|
||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||
On Dördüncü Bölüm: Yapılan Fedakarlıklar Başka bir dünyada Grimmauld Meydanı On İki Numara, güvenli bir barınak olabilirdi. Karanlık, kirli ve harap bir şekildeydi ama daha fazla Weasley olsaydı mutlu olabilirlerdi. Bir süre için. İkinci günün akşamına doğru çoğu ağlamalar bitmişti. Hatta Molly Weasley bile, kaybettiği ikinci oğlunun arkasından ciğerlerini sökecek şekilde çığlık attıktan sonra artık zaman zaman burnunu çekmeye başlamıştı. Lily, çocukları ondan uzaklaştırarak Bill ve enerji dolu öğrencisi Nymphadora Tonks gelmeden önce onunla birlikte kaldı. Birlikte, Kaçakları, Percy'nin ölümü yüzünden içinde bulundukları öfkeden kurtardılar ve hayat, on beş Ocak'ta tekrar başladı. Büyük çoğunluk için. Penelope Clearwater'dan gelen gözyaşı dolu mektup yardımcı oldu, çünkü çılgına dönmüş ebeveynler bile oğullarının kahraman gibi öldüğüyle gurur duyabilirdi. Hogwarts'tan gelen haberler seyrekti ve aileler hayatta kalan çocuklarını saklarken üçüncü gün ağardığında işler yoluna girmeye başlamıştı. Harry bile, WWN'de muhabiri dinlerken bunu hissedebiliyordu. İnsanlar, ne kadar kilitli kapılar ve korumalar ardında titreseler de, Hogwarts'ın kaybını kabullenmeye başladılar. Weasley'ler ve Hermione, o zamandan beri Grimmauld Meydanında korunuyordu - güvenlik çok önemliydi ve James ile Arthur günlerinin tümünü Bakanlıkta harcarlarken Lily ve Molly birlikte rahat hissediyorlardı. Gerçeği söylemek gerekirse çocuklar da öyleydi. Birlikte durmayı tercih ediyorlardı. Şokla mücadele etmek, diğerleri dikkatini dağıtırken daha kolay oluyordu. "Tekrar olmaz," diye mırıldandı Harry, kablosuza bakarken. "... Ve Bakanlık'taki kaynağımızdan Sihir Bakanı James Potter'ın sözde Savaş Konsil'ini tekrar devreye soktuğunu öğrendik. Söylentilere göre bölüm başkanlarının arasında anlaşmalıklar var ve barışa bir şans verilip verilmeyeceği merak konusu. Kaçınılmaz bir şekilde eskiden zapt edilemeyen olarak bilinin Hogwarts, Cadılık ve Büyücülük Okulu'nun kaybı hala Bakanlığı etkiliyor. Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in zaferinin üçüncü gününde hiçbir Bakanlık kuvveti ne Hogwarts ne de Hogsmade sınırlarında görülmedi..." Harry uzanıp KAPAT tuşuna bastı. Babasının ve Arthur'un her gün eve getirdiği haberleri ve Harry'nin hayatında ilk kez tanık olduğu, babasıyla vaftiz babası arasındaki ilk gerçek kavganın nedenini dinlemesine gerek yoktu. Sirius, harekete geçmek için can atıyordu ama bunu yapmak, hükümeti parçalardı - ya da Harry'nin babası öyle demişti. "Bunu dinliyordum, biliyorsun," dedi Hermione donukça. Önce ebeveynleri ölmüştü, şimdi de Hogwarts kaybedilmişti; Harry, kızın dünyasının alt üst olduğunu biliyordu. Ama kız, Harry'nin tam karşısında ve radyoya Harry kadar yakın otursa da düğmeyi açmak için hareket etmedi. "Ah. Affedersin." Hermione omuz silkti ve kitabına, Karanlığın Hikâyesi 1613-1877'ye döndü. Harry bakmaya devam etti. Kaçaklar, oturma odasını kendilerinin ilan etmişlerdi ve zaman zaman kütüphaneye girip çıkıyorlardı. Hermione, en sık kitap arayandı ama hepsi için okumak biraz da olsa teselli oluyordu. Sessiz ve huzurluydu ama yalnız değillerdi. Yalnız olmamak yardımcı oluyordu, özellikle geçen gün önce oyunları tükendiğinden ve üzerlerinde şakalarını deneyecekleri Percy olmadığından beri. Harry, kendi düşünceleri yüzünden irkildi. Neden Percy? Hepimizden daha dikkatliydi. "Yapılacak bir şey olmasını isterdim," dedi Ginny sessizce, koltuktaki eski bir fotoğraf albümüne bakarken. "Herhangi bir şey... burada oturup onun hakkında düşünmekten başka." "Evet," dedi Ron yumuşakça. "Quidditch ya da başka bir şey oynayabilseydik." "Lily, oynayamayacağımızı söyledi," diye cevapladı Hermione neredeyse otomatikman ve birkaç bakışı üzerine çekti. Hemen yüzü düştü. "Affedersiniz." "Yarına kadar," George ilk kez konuştu. "Yarın oynayabiliriz." "Ve Hermione bile oynayacak," dedi Ginny. "Değil mi, Hermione?" Hermione iç çekti. "Ginny, yükseklerden hoşlanmadığımı biliyorsun." "Alçakta dururuz," diye söz verdi Fred. "Ve yavaş oluruz," diye ekledi George. "Bir süpürgem bile yok." "Babamın bir tane fazladan süpürgesi var," diye destekledi Harry. "Onu kullanabilirsin." "Ama..." "Lütfen?" diye sordu Ron, karakteristik olmayarak sessizdi. Hermione huysuzlandı. "Tamam." Kaçaklar sonunda gülümsemeyi başardı. "Ama yemin ederim ki oyunu sabote edeceğim." Ginny kıkırdadı. "Bir oyun olduğu sürece." Ve onu birlikte yaptıkları sürece... Hayat devam etti. Üçüncü günde bile. Remus'un gözleri bir odaklanıyor bir bulanıklaşıyordu. Çoktan zaman kavramını kaybetmişti; dört günün geçtiğini sanıyordu, ama emin olmanın bir yolu yoktu. Mahzenlere hiç ışık girmiyordu - neden bazı öğrencilerin Severus'un vampir olduğunu düşündüğüne şaşmamak lazım - ve işkenceciler düzenli aralıklarla geliyorlardı. Ruh Emiciler gibi. Ama bu, farklıydı. Daha Karanlık Lord'la yüzleşmeyi beklemiyordu. Özel olarak değil. Kırmızı gözler onu inceliyor, dış görünüşünü geçip içindeki adama bakıyordu. Remus hafifçe titrerken saklanmaya gerek duymadı. Eğer Voldemort onu küçük görürse daha iyi olurdu... ama bu kadarı da yeterliydi. Kendini durmaya zorladı. Eğer Sirius on yıl boyunca böyle hissettiyse, onu hiç yeterince takdir etmemişim. Derin nefes. Bunun gibi düşünceler için zaman olacaktı. Şimdi hayatta kalmalı ve Voldemort'un gözlerine bakmalıydı. "İyi gidiyorsun," dedi onu tutsak eden adam. "Bir kurtadama göre." Remus sadece baktı. Hile, derisinin altına geçmemesine ve hareket etmemesine neden oluyordu. "Dört gün içinde dolunay olacak, biliyorsun." Sessizlik. Remus unutmamıştı ve artık tam olarak kaç gün geçtiğini biliyordu. Bugün ayın on beşiydi. Hala üç gün vardı. "Kurtboğan iksiri almadan geçireceğin yıllardır ilk dolunay olacak, değil mi?" diye devam etti diğeri hafifçe. "Bunun biraz acı dolu olacağını tahmin edebiliyorum." Yani? Her zaman öyle... Soğuk gözler kısıldı. "Arkadaşın senden daha iyi bir konuşmacıydı." Bu şimdilik bir uyarı değildi. Sadece fikir beyanıydı. Ama Remus bir lütufta bulunmaya karar verdi. "Sirius birçok şey söyler." "Buna rağmen hiç dikkatimi vermem gereken bir şey söylemez." Sirius'ı iyi tanıyor. "Benden ne istiyorsun?"diye sordu Remus sonunda, bu soruyu sormanın Voldemort'a göre bir zayıflık gibi görüneceğini bilerek ama konuşmayı arkadaşından başka yere çekmeye çalışarak. "Sadece gerçeği," dedi nazik ses. "Daha fazlasını değil." Remus başını salladı. "Hogwarts'ı istiyorsun." "Öyle." Solgun yüze bir gülüş yerleşti. "Ama onların bir ve aynı şey olduğunu düşünüyorum. Değil mi?" Sessizlik. Çok ileri gitmişti. "Senin yolunla gidelim o zaman. Crucio!" Konumu hakkında güzel olan tek şey, araştırma materyallerinin bozulmamış olmasıydı. Voldemort'un çağrısından önce üzerinde çalıştığı her şey bıraktığı gibiydi ve düşününce bu bir sürpriz değildi. Mahzenler bugünlerde çok boştu; Slytherin öğrencileri bile gölgelerde dolaşmaya cesaret edemiyorlardı. Ayrıca Ruh Emiciler de eşyalarla ilgilenmiyordu ve böylece Snape'in araştırmaları güvendeydi. Ofisinin sol arka köşesinde kaynayan kazan, Lucius onun yanında ofisine girdiğinde bile fark edilmemişti. Elbette üstünde bir etiket yoktu ama birazcık saygın bir iksir ustası bile onun amacını hemen anlardı. Her şeyden önce büyüyle yapılmış felçlere karşı olan bir iksir o kadar güç fark edilen bir şey değildi. "Bunun ne kadar doğru olduğu çok garip," diye mırıldandı Severus, nefesinin altından, koyu mor sıvıyı kıpırdatmak için hareket ederken. Eğer kendi kendine konuşuyorsa işler gerçekten kötü olmalıydı. Ama cevap, Severus'un yüzüne bakıyordu. Geçmişe baktığında ondan daha düşük derecede bir iksir ustası bu karışımı aylar önceden bitirirdi; Severus, tuzaklar, gizli karışımlar ve Neden ve Etki Faktörleri olarak adlandırdığı işler konusunda çok titiz davranmıştı. Her şeyden önce tüm yetişkin hayatı boyunca bir Ölüm Yiyendi ve bu iksirleri yapanların aklının nasıl çalıştığını iyi biliyordu Severus iksire selim görünen karışımları ekledi ve bu karışımın orijinalin yan etkilerinden daha kötü yan etkileri olacağını garantiye aldı. Martha Blackwood, Severus Snape değildi. Aslında o, yetenekli bir iksir yapıcısı bile değildi ve bu da Severus'u sıkıyordu. Snape, daha yüksek kaliteli rakiplere alışkındı. Gözlerini yuvarladı ve iksirin kokusuna bakmak için eğildi. Neredeyse hazırdı; dört gün daha kaynarsa işlem tamamlanmış olacaktı. Ondan sonra tek yapması gereken koyu mor sıvının soğumasını beklemekti (şu anda kaynıyordu ve ateşi, asasının bir hareketiyle ayarlıyordu. Köpürüyor sonra kaynıyor sonra köpürüyor). Son bir kez daha karıştırdıktan sonra geri çekildi. Artık ona, ayın on dokuzundan önce dokunmak zorunda değildi. Bir şekilde, James Potter'ın felcinin tedavisinin, aynı gün için hazırladığı Kurtboğan İksiri'yle yan yana durması ironiydi. "Anne gitmem lazım," dedi Bill nazikçe, kadının ellerinin kolundan çekilmesi için dua ederek. Molly, ona tutunmak istiyormuş gibi görünüyordu ama Arthur onun yerine kadının ellerini aldı. Bu, babasının Bakanlık'ta olmayıp evde olduğu nadir zamanlardan biriydi ve Bill, bunun için memnundu. Çiftin arkasında küçük kardeşleri ve onların arkadaşları koridorda duruyor ve onları izliyordu. Bill, hepsine kaygısızca veda etmişti ve hepsi bunun olması gerektiğini biliyordu. Percy'nin cenazesi, bedenini alana kadar beklemeliydi (eğer alabilirlerse) ve bu sonun olmaması Bill'in ayrılmasını kaldırmayı daha da zorlaştırıyordu. Hepimiz için. Tonks bir gece önce akşam yemeği için evine gitmişti ve onun da ailesi bundan uzak durması için onunla konuşmuştu. En azından Bill, tek başına değildi. "Dikkatli ol," diye hatırlattı annesi, gözleri endişeli olmanın ötesine geçmişti. "Olacağım, anne," diye söz verdi. Akşam için kalabilirdi ama daha fazla kalmasının imkânı yoktu. Olanlardan sonra yoktu. Kadın ağlamak üzere görünüyordu ve Bill, onun ağlamasından nefret ediyordu. Ama gitmezlik edemezdi ve ona sarılırsa, bu işleri sadece daha kötü hale getirirdi. Eğer izin verirse ona saatlerce sarılırdı. "İyi şanslar, Bill," dedi babası kalınca. Siyah halkalar Arthur Weasley'nin gözlerindeydi ve Bill'in daha önce gördüğünden çok daha yaşlı görünüyordu. Bakanlıktaki stres onu bitiriyordu ve James, çoktan Bill'in babasının da olması gereken bir toplantı için ayrılmıştı bile. "Teşekkürler, baba." Ve arkasını onlara dönerek çoktan Tonks'un beklediği ön kapıya doğru ilerlemeye başladı. Defalarca yürüyüp gitmişti, yüz kez tehlikeye arkasına bakmadan ve kalbinde bir ağırlık olmadan yürüyüp gitmişti ama bu seferki farklıydı. Bu sefer ebeveynlerini ölü iki oğulla ve üçüncüsünün o olacağı korkusuyla bırakıyordu. Tonks hafifçe gülümseyerek onu kapıdan dışarıya takip etmeden önce kolunu sıktı. Çoktan bir öğrenci olduğu kadar bir arkadaş olmuştu ve bunun nedeni büyük ihtimalle yaşlarının yakın olmasıydı; aralarında sadece sekiz yaş vardı. Ama Bill, özellikle şimdi arkadaşlıkları için minnettardı. Bazen Seherbazlar yaslanacak aileden daha fazla şeylere ihtiyaç duyuyorlardı. Aile genelde riskleri ve tehlikeleri tartar ve yapılması gereken konusunda sizinle konuşup yaptırtmamaya çalışırlardı. Bill, arkasından kapıyı kapattığının aynı saniyesinde annesi ağlamaya başladı ama Bill kapıyı büyük bir kararlılıkla kapatmıştı. Eğer geriye bakarsa, büyük ihtimalle o kapıdan hiç çıkamazdı. "Lordum, zamanınızın bir dakikasını alabilir miyim?" diye sordu Lucius, yere kadar eğilerek. Voldemort, iyi bir ruh halinde görünüyordu ama katil ruhlu Karanlık Lord'un bir sonraki hareketinin nasıl olacağı tahmin edilemezdi. Cezalandıracak birini arıyorsa işler çok iyiye gidebilirdi. Özellikle de bu, en az öfke bekleyen kişiye olurdu. Lucius'ın kendi fikrine göre Voldemort'un ruh halindeki bu ani değişiklikler izleyiciler içindi; şöhretini tahmin edilemeyen olarak korumak istiyordu. Başı dönmedi. "Konuş." "Oğlumun size yardımcı olabilecek bilgileri var, Efendim." Ama ellerini Draco'nun omzunda sıkıca tuttu. Bu, çocuğun aptalca bir şey söylemesine engel olacaktı. "Ah?" Voldemort sonunda omzunun üzerinden bakarak Draco'nun gergince eğilmesine neden oldu - çok fazla kutudan fırlayan bir bebeğe benziyordu ama o kadar zarif değildi. "Evet, Lo -" Draco'nun gözleri bir kapı kulpu kadar genişlemişti ve kekeledi. "Efendim." "Devam et." Piç, keyiflenmişti. "Kalenin altında bir kapı var," diye cevapladı Draco hızlıca - çok hızlıca. Aynı nefes içinde tüm kelimeleri söylemeye çalışmıştı ve Lucius, çocuğun dikkatini çekebilmek için omzunu yeterince sert sıktı. Neyse ki oğlu bu mesajı düzgünce aldı ve devam etmeden önce biraz yavaşladı. Daha ağırbaşlı. "Ona, Kurucuların Kapısı diyorlar ve efsaneler -" "Hogwarts'ın en büyük hazinesini korumak için inşa edildi," diye araya girdi Voldemort, ses tonu hala hafif ve şakacıydı. "Evet, hikâyeyi biliyorum ve o kapı artık yok. Ne ilgisi var?" Hazırlıksız yakalanan Draco çırpındı. "O -" dedi sonra kesti. "Şey -" Lucius gözlerini yuvarlama içgüdüsüne karşı koymaya çalıştı. "Ben -" "Oğlum ve arkadaşları, Lupin'in birkaç hafta önce oraya girdiğini görmüşler. Oraya notlarla girmiş ve onlar olmadan çıkmış, Lordum." "Ah?" Lucius bile kabul etmeliydi ki bu yandan bakışlar sinir bozucuydu, özellikle on iki yaşındaysanız. Bu yüzden Draco'nun cevap vermesini beklemedi. "Hiçbir şey olmayabilir, Efendim," diye ekledi kibarca. "Ama Lupin'in geride bir şeyler bırakmış olma ihtimali var ve herhangi bir şey yapılmadan size söylenmesi gerektiğini düşündüm." "Öyle mi?" diye mırıldandı Karanlık Lord ama Lucius tuzağa düşmedi. Bunun için bekle... Voldemort elini ciddice salladı. "Çok güzel." Bu açık bir huzurundan çekilme izniydi ama Lucius'un umduğu şey değildi - ama sahip olduğunda çıkışı kullanmayı bilirdi ve böylece oğlunun anide eğilmesini sağlayarak geri çekildi. Orada bir şey olduğunu düşünüyor. Öyle olmasaydı şu anda onu araştırıyor olurdum. Draco hemen, hala titreyerek ama Karanlık Lord'a önemli bir bilgi vermiş olduğunu büyük hikâyesiyle annesini bulmaya gitti. Kadın onunla kolayca ilgilendi ve arkadaşlarına ne yaptığını anlatması için gönderdi. Bir sorun yoktu; Narcissa düşünceliydi ve Draco'nun hikâyesini duyduğunda Lucius'un nereye gittiğini öğrenmişti. Kurucuların Kapısı'na gidecek kadar aptal değildi. Bunun yerine Hogwarts'ı diğer herkesten daha çok bilen eski bir arkadaşı aramaya gitmişti. Ve sen bunu Efendine neden söylemedin, Severus? diye merak etti Lucius. Tabi çoktan söylemediyse... Ya da... tabi bilmiyor da olabilirdi ki Lucius buna çok zor inanırdı. Her türlü, o kapının ardında bir şeyler vardı ve Voldemort bunu biliyordu. Lucius bunu bulacaktı. "Yani burada kısılıp kaldık," dedi Jason Clearwater öfkeyle. "Demek istediğin bu mu?" Bu sefer için ustası, onu kaba ses tonundan ya da liderlerini rahatsız etmekten dolayı suçlamadı. Ama yine de Hestia'nın ilgilenmesi gereken kendi kayıpları vardı ve bu normalde cana yakın olan cadıyı garip bir şekilde sessiz hale getiriyordu. "Hayır," diye cevapladı Sirius, birden kendini Penelope Clearwater'ın ölmemesinden dolayı aşırı memnun hissederek. Ağabeyi zaten yeterince bir problemdi; kızın ölümü onu her an patlamaya hazır bir bomba haline getirirdi. "İstediğiniz zaman gidebilirsiniz. Eve gidebilirsiniz. Ama... harekete geçemeyiz. Şimdi değil." "Eğer orada daha fazla çocuk varsa ne olacak?" diye bilmek istedi Horace Smeltings. Sirius iç çekme içgüdüsüyle savaştı. "Olduğunu sanmıyorum," diye cevapladı sessizce, bu kelimelerin yeterli olmadığını bilerek. "Ve önemli olan şey - bunu söylemekten ne kadar nefret etsem de - eğer emirler olmadan harekete geçersek hükümeti parçalarız." "Bu o kadar kötü bir şey mi?" Başlar, Jessica Avery'ye bakmak için döndü. Kadın omuz silkti. "Bu savaşın bitmesini hepiniz kadar istiyorum, ama Bakanlıktaki bazı kişiler bunu mümkün olduğunca uzatmaya çalışıyorlar. Eğer Fudge'ı düşürürsek belki bir şansımız olur." "Ya da belki Fudge haklıdır," diye fısıldadı Austen Fenwick nefesinin altından ve Hocası, Alice Longbottom'dan ani bir bakışa maruz kaldı. "Ya da aptallığıyla hepimizi öldürebilir," diye karşı çıktı kadın, Sirius konuşamadan önce. "Merlin çırılçıplak Bakanlığın çatısında dans ettiği gün, Fudge'ın Büyücü Dünyası'nın kurtarıcısı olduğuna inanırım." "Onun dünyanın kurtarıcısı olduğunu söylemedim," diye cevapladı Fenwick rahatsızca. "Sadece belki barışa bir şans vermemiz doğru olur. Yeterince insan ölmedi mi?" "Ve biz kimiz ki eğer -" diye başladı Clearwater, Fenwick'e dönerek. "Yeter!" Sirius bu kelimeyi bağırarak söyledi, yapmak zorunda olduğunu hissettiği için değil ama nerede durduğu hakkında hiçbir şüphe kalmaması için. "Kişisel inançlarımızın ne olduğunun bir önemi yok, gerçek olan şey bizlerin Seherbaz olduğu, sevsek de sevmesek de hükümeti bölüm olarak desteklemekle yükümlüyüz. Ve şu anda bunun anlamı ellerimizin üzerine oturacağız demektir." "Ne kadar zaman için?" diye sordu Calvin Waters. Eski Seherbazların bugün sessiz durması ve yenilerin sorular sorması garipti. Herkes Sirius'ın hissettiği dehşeti mi hissediyordu? "Bilmiyorum." "Ama orada -" "O da biliyor, Calvin," diye araya girdi Cornelia Crouch yavaşça. "Hepimiz biliyoruz." "Şok haber - şimdi! Cadılar büyücüler, Bakan James Potter için güvenoyu çıkmadığı söylentisi nedeniyle Sihir Bakanlığına hücum etti. Bakanlığın içindeki kaynağımız bunun bir ihtimal olduğunu ve tek onaylamanın bu olduğunu söylüyor - "James Potter'ın savaş konsülü sabah saat onda Sirius Black geldiğinden beri devam ediyor. Seherbazların Başı ve Bakan Potter'ın çok eski arkadaşının böyle bir oylamaya karşı çıkacağına kesin gözle bakılıyor ve -" James çok yorgun görünerek sandalyesine çöktü. Bir gece önce uyumuş muydu yoksa bunun olacağını biliyor muydu? Arthur Weasley savaşa yirmi dakika önce başlamıştı... tam olarak Sirius'un odadan içeri adımını attığı anda kapıların arkasından kilitlendiğini fark ettiği saatten dört saat sonra. Beni içeriye almalarına bile şaşırdım. Bensiz başlamaları, kazanmalarını daha da kolaylaştırırdı. Masanın karşısındaki James'le göz göze geldi; kendisini en iyi arkadaşının tam karşısına oturtması rastlantı değildi. Ama bu yardımcı olmadı. James'e bakmak sadece kalbindeki ağırlığı arttırıyordu. "Ne düşünüyorsun?" diye sordu Arthur, on beşinci kere. "Aslında düşünüyor musun? Çok yaklaştık, çok yakınız. Voldemort'un Hogwarts zaferinin seni kandırmasına izin verme - ilerleme kaydediyoruz. Bunların hepsini bir çırpıda atacak mısın?" "Çocukların ölmesini bir ‘ilerleme' olarak göremiyorum," diye cevapladı sertçe Paden Patil. Sirius'a göre çok açık bir şekilde Arthur iç çekti. Yüz ifadelerini daha dikkatli takip etmeliydi. "Hogwarts'ın bir trajedi olduğu konusunda tartışmıyorum," diye cevapladı. "Sadece bir kaybın bize bunu yapmasına izin vermeyin. Kaç kez kesin yenilgilerden zaferler çıkardık? Kaç kere hiç umut yokken umut yakaladık?" Arthur James'i işaret ettiğinde onu kızgın gözler takip etti. "O bunu yaptı. Biz yapmadık. Hiçbirimiz bu adamın yaptığı kadar bu dünya için kalbimizi ve ruhumuzu ortaya koymadık." Adams'ın tüyleri diken diken olurken ve Sirius iç çekmemek için kendini tutarken Arthur devam etti. "Bu kadar çok çalışması karşılığında ona ettiğiniz teşekkür bu mu? Yaptıklarının bir hiç için olduğunu söyleyerek?" "Biz," diye cevapladı Fudge, ciddice ayağa kalkarak, "Mr. Potter'ın başarılarını küçümsemiyoruz ve hatta kritik zamanlarda bize iyi liderlik yaptığını da tartışmıyoruz. Buna rağmen Hogwarts, bu savaşta farklı bir sayfa açtı ve bizim de bununla mücadele için yeni bir başlangıç yapmamız gerekiyor." "Yeni bir başlangıç sadece bizi öldürecek," diye cevapladı Arthur acıyla. "Savaşı kaybettirecek." "Ehem, ehem." Tekrar Umbridge, Fudge için araya girdi. "Bunu garanti edecek bir şey yok. Sizin de bizim de kendi fikirlerimiz var. Burada hepimiz aynı taraftayız." O politik gülüşünü attı. "Öyle mi?" diye mırıldandı Sirius, duyulup duyulmadığını umursamayarak. Umbridge'in başı hemen kaktı. "Söyleyeceğiniz bir şey mi var, Mr. Black?" diye sordu kadın. "Hayır." Adam başını salladı. "Gerçekler, çoktan söylendi ve birden fazla kere görmezden gelindi. Söyleyeceğim hiçbir şey fikrinizi değiştirmeyecek." Umbridge'in gözlerinde zafer parladı ama Fudge bunu göstermeyecek kadar kurnazdı. Kurbağa Sirius'a doğru nazik olduğunu düşündüğü bir şekilde gülümsedi ama Sirius karşılığında gözlerini kıstı. Ne yaptıklarını biliyorlar mıydı? "Bu durumda -" diye başladı Fudge, Sirius onun sözünü kesene kadar. "Ama bunu söyleyebilirim." Ayağa kalkmadı, bunun yerine sandalyesinin arkasına rahatça yaslandı ve elleri masanın üstünde kavuştu. "Eğer onunla savaşmazsak, Voldemort kazanacak. Eğer barış için görüşürsek, tavizler vere vere savaştığımız her şeyin hayatlarımız olduğunu fark edeceğiz. "Ölümü istiyor musunuz? Yok edilmeyi? İşkenceyi?" Sirius ses tonunu hafif tutmaya ve karanlığı gözlerinden çıkarmaya çalıştı. "Hayır mı? O zaman savaşın." Tek tek hepsinin gözlerine baktı. "Ya onunla savaşın ya da ölün. Bu, bu kadar basit..." "Ehem, ehem. Barış isteğimize bazı sınırlamalar getirmeyecek kadar aptal değiliz," dedi Umbridge yukarıdan bakarak. "Ve onları nasıl kabul ettireceksiniz?" diye karşılık verdi Sirius. "Tekrar başladığında onu nasıl durduracaksınız? "Burada kimseye saygısızlık etmeye çalışmıyorum ama hiçbirinizin - burada yerinden etmeye çalıştığınız adam hariç - Voldemort'un gözlerine bakıp hayır diyebilecek gücü oluğunu sanmıyorum." Gücenen Fudge, kendini savunmaya çalıştı. "Ben -" "Özellikle siz, Mister Fudge." Sirius bir zamanlar yaptığı gibi tatlıca gülümsemedi. Şimdi ölü gibi ciddiydi ve anlıyor olmalarını umdu. "Kişisel hakaretlerin burada yeri yok!" diye yapıştırdı Adams, Fudge cevap veremeden önce. "Katılıyorum," diye cevapladı Sirius. "Yeri yok." "Her türlü artık bir oylama yapmamız lazım," diye araya girdi Amos Diggory gergince. "Dört saat, tartışmak için yeterince uzun bir süre -" "Bir dakika bekleyin," diye araya girdi Arthur. "İşleri aceleye getirmenin anlamı yok..." James kafasını salladığında sustu. "Hayır," dedi Sihir Bakanı sessizce. "Oylarınızı verin." Gözleri, Sirius'ınkilerle buluşunca James omuz silkti. Çok yorgun, çok yenilmiş görünüyordu ve hiçbir şey için olmasa da merhamet için bunu sona erdirmenin zamanı gelmişti. James'in mantığı ve gücü onları kazanamamıştı. Arthur'un tutkulu tartışmaları boşa gitmişti. Peter'ın acımasız dürüstlüğünün onlar için anlamı yoktu. Sirius'ın konuşmalarının sağır kulaklar üzerinde etkisi yoktu. Arkadaşının gözlerine bakınca Sirius zamanın geldiğini anladı. Bu işi istememişti bile, diye hatırladı Sirius. Bu işe onu biz soktuk. Neredeyse Lily'yi kapının ardında nefret ettiği gibi kulak misafiri olurken hissedebiliyordu. Ve yaptığı iyi işlere bakın. Hepsi boşuna mıydı? "Çok güzel," diye cevapladı Fudge. "1993'ün on altı Ocak'ında güvenmeme oylamasını açma kararı alıyorum." Gözleri masanın etrafında gezinirken sert ve hevesliydi. "Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Başkanı." "Güveniyorum." "Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi Başkanı." Adams, neredeyse dudak bükecekti. "Güvenmiyorum." "Büyülü Kazalar ve Felaketler Dairesi Başkanı güvensizlik oyunu kullanıyor," diye devam etti Fudge, sağındaki James'e bakarak. Sirius bunun için onu öldürebilirdi. Piç herif dünyalarını mahvetmeye mi çalışıyordu? "Uluslararası Sihirsel İşbirliği Bölümü Başkanı." "Güveniyorum," diye cevapladı Peter sessizce. Bir dakika için endişeli gözleri Sirius'ınkilerle buluştu ve küçük adam gülümsemeye çalıştı. Başarılı olamadı. "Büyülü Taşımacılık Dairesi Başkanı." Diggory tereddüt ederek önce Fudge'a sonra Adams'a baktı. "Hayır... güvenmiyorum." "Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi Başkanı." "Güvenmiyorum," diye cevapladı Patil hemen ve Sirius yutkundu. Artık olmuştu. Geri dönüşü yoktu. Ama elbette ki Fudge, bunu sonuna kadar götürecekti. "Esrar Dairesi Başkanı." "Çekimser." Başlar döndü; gözler dev gibi açıldı. Tekrar mı? Bode'un soğuk cevabı bir sürprizdi ama hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Fudge, Adı-Ağza-Alınmayan'a neredeyse saygıyla başıyla onayladı. "Çok güzel. Dörde iki ve bir çekimser oyla, oylama bitmişti. Seçimler yapılana ya da savaş bitene kadar geçici Sihir Bakanı, bölüm başkanlarını seçecek. Sihir Bakanı Yardımcısı olarak, -" "Bir dakika," diye araya girdi James, gözlerinde sert bir ifadeyle. "Mr, Potter, burada işiniz yok," diye cevapladı Fudge keskince. James'in kaşları kalktı ve sonra çarpıkça gülümsedi. "Ne olursa olsun bu tek şeyi söyleyeceğim." Gülümseme, zor bir yutkunmaya döndü. "Bundan pişman olacaksınız. Bu sözümü bir yere yazın... bu dakikadan pişman olacaksınız." "Bu bir tehdit mi?" diye sordu Umbridge. James birden üzgün görünerek başını salladı. "Hayır. Sadece sizin - bizim - bizim dünyamızın - bu günü kanla ödememesi için dua ediyorum." İkili kapılardan adımını attığı anda flaşlar Sirius'ın yüzünde patladı. Kimsenin tekerlekli sandalyesini çekmesini istemeyen James'in yarım adım önünde yürüyordu. Sirius'ın yanındaki Peter da yardım etmek istemişti ama James yardım edilme ve zayıf olma modunda değildi. Gazeteciler ona doğru bağırmaya başladığında bile yüzü sakindi. Sirius yüzünü ekşitti ve bunu göreceklerini önemsemedi. Bugün yalancı gülüşlerin ve uyduruk güvenin günü değildi. Fudge'ın onlara nasıl ihanet ettiğini tüm dünya bilmeliydi. Ondan bahsetmişken - küçük aptal, yeni hazırlanmış podyuma doğru yürüdü ve kalabalığa hafifçe gülümsedi. Ah, o içindeki zafer ifadesini gösterecek kadar salak değildi ama güveni ve haklı başarıyı sızdırıyordu. Aptal. Gazeteciler elbette ki önceden uyarılmıştı. Fudge, kendini nasıl sattıracağını iyi biliyordu. Kendi satışını. Sirius neredeyse seslice homurdanacaktı. Aptalın satışı politikaydı ve bunun ötesini göremeyecek kadar yeteneksizdi. "Bakan Fudge!" Rita Skeeter'ın yüksek frekanslı sesi kalabalığı yardı. "Söylentiler doğru mu? Siz yeni Sihir Bakanı mısınız?" Nazik bir gülüş. "Evet, Ms. Skeeter. Öyleyim." Patlama. Gazeteciler sorularını bağırarak sorarken birbirlerinin üzerine çıkmaya çalışıyorlardı. Bazıları itti, diğerleri çekti ve eller, dikkati çekmek için havada sallanıp durdu. Şok olmuş gözler Fudge'ın arkasında duranları inceliyordu (bunlara James ve Sirius da dâhildi) ama Nathaniel Adams'ın kahverengi gözleriyle yaptığı bir göz kırpma dışında hiçbirinin ifadesinden bir şey anlaşılamıyordu. Hala gazeteciler, sanki en çok sesi çıkan ilk ve en hızlı olacakmış gibi bağırıyorlardı; bu kaosun ortasından tek bir soruyu bile duymak imkânsızdı. Fudge, onları sabırla bekledi, yüzünde o devlet adamı tipli selim gülüş vardı. Sessizce James, Sirius'la Peter'ın arasında gelirken yüzü hala taş gibiydi. Sirius birden arkadaşına dokunmak istedi ama ela gözlerindeki öfke onu durdurdu. James, hayatının işinin mahvoluşunu izlerken ona acımalarına ihtiyacı yoktu. Hatta intikam bile istemiyordu; Fudge'ın asla anlayamayacağı gibi sadece doğru olan şeyi yapmak istiyordu. "Bayanlar ve baylar," Fudge'ın sessiz (memnun!) sesi, bağırmaları kesti; neredeyse herkes sessizdi ve bakmaya başladı. "Bakan -!" "Bir dakika, lütfen," diye kesti Fudge, Li'yi sakince. "Önce anlatmama izin verin. "Herkesin bildiği gibi Hogwarts, Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'ye düştü. Bilmediğiniz şey ise bize barış için bir teklif sunulduğu. Bu savaşı bitirmek için bir şans sunuldu." Şok olmuş ah sesleri kalabalıktan yükseldi. "Belli ki bu şansı yok sayamayız." Fudge, James'e bakarak başıyla nazikçe selamladı. "Bunun için Bakanlık, daha barış yanlısı bir hükümetle yer değiştirdi. Bakan Potter, mükemmel ve parlak bir savaş lideriydi ve artık değişimin önemini anlıyor. Bu yüzden görevinden istifa etti ve hükümeti yönetme görevini bana devretti." Hiç olmadığı kadar kibar, diye düşündü Sirius soğukkanlıca. Ama yine de zafer, iyiliksever olmayı sağlayabilir. Yine de... ne yapmaya çalışıyor? "Bakanlarımı açıklıyorum. Sihir Bakanı Yardımcısı: Dolores Umbridge. Sihirli Oyunlar ve Sporlar Dairesi Başkanı: Nathaniel Adams. Büyülü Kazalar ve Felaketler Dairesi Başkanı: Evelyn Midgen. Büyülü Taşımacılık Dairesi Başkanı: Paden Patil. Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Denetimi Dairesi Başkanı: Amos Diggory. Gizemliler: Abner Bode. Ve Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Başkanı: Sirius Black." Ne? Şaşırarak Sirius, James'e bakmak için sağa döndü. O, Fudge'ın atamasını beklediği tüm dünyadaki son insandı; Sirius tüm bölüm başkanları arasından en uygunsuz ve en az kontrol edilebilir olandı. Ama James o kadar da şaşırmış görünmüyordu. Eski Bakan'ın gözlerinden öfke hiç gitmedi ama merhametsiz bir kavrama yerleşti. James'in söyleyeceği her kelime artık anlamsız olacaktı; Fudge, süpürgeye önce gitmişti ve onu nezaketle öldürmüştü. Ama yine de... James yavaşça onayladı. "Çatalak?" diye fısıldadı Sirius, kararsız olmaktan nefret ederek ama gözlerine inanamayarak. "Al onu, Sirius," diye cevapladı James, gözleri Fudge'a kilitlenmişti. "Al ve ne yapılması gerekiyorsa yap." Derin nefes aldı. "Tamam." Fudge ve Umbridge için çalışmayı hayal bile edemiyordu; onlarla birlikte çalışmak yeterince kötüydü. Ama eğer James'in bunu yapmasına ihtiyacı varsa... Sirius yapacaktı. Onların yeni "Bakanı" her şeyi acele getirmeye çalışıyordu, kimin yardım ettiğinin önemi yoktu; ama yine de Fudge dünyalarının parçaladığında tekrar toplayacak birine ihtiyaçları vardı. Bu James olacaktı ama Sirius yardım edebileceği şekilde edecekti. Hemen Sirius diğer bölüm başkanlarına katılarak öne çıktı ve kalabalıktan gelen alkışların farkına zar zor vardı. Fudge'ın diğer seçimlerini onaylamıyorlardı ama James'in en iyi arkadaşını seçmek, Fudge'ı asil gösteriyordu. Diğer taraftan bu hafif bir geçiş oluyordu. Mutlu bir geçiş. Bu barışın ne pahasına geleceğini bir bilseler, diye düşündü Sirius karanlıkça. Voldemort'un dediklerinin tek bir kelimesini bile kastetmediğini bilseler. Büyük ihtimalle. Soğuk bir şeyler göğüs kemiğine tutundu ve sıktı. Fudge'ın gücü bittiğinde iyi olmayacaktı. Kalabalık, normal olamayacak kadar sessiz bir şekilde bir James'e bir Fudge'a bakıyordu. Dumbledore'un ölümünden beri tekerlekli sandalyeye mahkûm olan James Potter yaşayan bir ikon haline gelmişti. Engeline rağmen kelimeleriyle olağanüstüyü normal hale getiren ateşli bir lider olmuştu. Çoğu kişi onun daha iyi günlerin geleceği sözünün gücüyle savaşıyordu - şimdi ne yapacaklardı? "Bakan Potter!" elbette ki yine Skeeter'dı. "Ekleyeceğiniz bir şey var mı? Herhangi bir itiraz? Elbette ki siz -" "Ekleyecek bir şeyim yok." Yabancı biri James'in gözlerindeki öfkeli acıyı göremeyebilirdi ama Sirius onu çok iyi tanıyordu. Eski arkadaşına bir bakıştan daha fazla bakamazdı - Sirius hala Fudge'ın destekçilerinin arasındaydı ve duygusuz davranmak zorundaydı - ama yine de ona dokunmak için can atıyordu. James, öfkesini gömecekti ve bu onun için iyi değildi... ama Sirius'ın ya da başka birinin dünyanın daha iyi olmasını ummaktan başka yapabileceği bir şey yoktu. "Emin misiniz?" diye bağırdı bir Gelecek Postası Muhabiri olan Leah Lackey. "Eminim," diye cevapladı James serince. "Olan oldu." Olan oldu. Sirius titredi. Düştüğümüzde dünya bizi affetsin. |
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||