Harry Potter Cafe
Harry Potter Cafe | Forum Harry Potter Cafe | Resim Galerisi Harry Potter Cafe | Üyelik
Unbroken Universe - Hatırlanan Sözler | Yorumlar
The Unbroken Universe | Kitap 1 ~ Unutulmayan Sözler The Unbroken Universe | Kitap 2 ~ Hatırlanan Sözler The Unbroken Universe | Anasayfa
The Unbroken Universe

On Birinci Bölüm: Yanlış Çare

Padma, Michael Corner'ı tüm gücüyle sıkıca kavramıştı, ama oğlan da titriyordu. Diğer Rawenclawlardan ayrı düşmüşlerdi -bir şekilde- ve Penelope'nin, Profesör Flitwick ve diğerlerinin nereye gittikleri hakkında bir fikri yoktu. Arbedenin üzerinden hiçbir şey göremeyecek kadar kısaydı (her zaman diğerlerinden kısa olmuştu, grubun en büyüğü ve sınıf başkanı olsa bile) ve yaklaşan kara gölgeler vardı.

"Hepimiz öleceğiz," dedi Zacharias boş bir sesle, etraflarında süregelen savaşa cam gibi gözlerle bakarak. Kısa bir zamana kadar Ölüm Yiyenler çoğunlukla öğrencileri lanetliyorlardı ve dördü kale duvarına yapışabildikleri kadar yapışık çömeldiklerinde fark edilmemişlerdi.

Şimdiye kadar. Ruh Emiciler onları fark etmişti, ama gidecek bir yer yoktu.

"Ölmeyeceğiz," dedi ona Penelope elinden geldiğince yumuşak bir şekilde, cikleyerek. "Profesör Flitwick her an burada olabilir ve-"

"Ayılır mısın, Clearwater?" dedi Zacharias acı bir sesle. "Kimse bizi kurtarmayacak! Kimse gelmeyecek! Kendi başımızayız ve öğretmenler ölüyor ve-"

"Kapa çeneni!" diye bağırdı Michael, tam da Padma'nın çığlık attığı sırada.

"Geliyorlar!"

"Hadi!" Penelope kendinden daha küçük olan kızın kolunu yakaladı, kalbi öyle yüksek sesle çarpıyordu ki Ruh Emiciler onu kesin kırk fit öteden duyabilirlerdi. Ayrıca savaş alanında öylesine bir kaos vardı ki yaratıkların etkisi birazcık azalmıştı.-

"Onlar öldü, Penny," diye fısıldadı sesi titreyerek. "Onlar öldü ve her-her şey bitii..."

"Hayır," diye fısıldadı kendi kendine. "Bunu kendime yapmayacağım. Şimdi değil. Şimdi değil."

"Penelope?" diye fısıldadı Padma, öylesine soluktu ki bir hayaleti her zamankinden daha çok andırıyordu.

"Bu taraftan," diye yanıtladı kararlı bir şekilde, duvarın hemen kenarından ilerleyerek. Orası savaşın ortasına daha yakındı, ama Ruh Emiciler, o taraftaki bir şeye ilgileri kaymışçasına, sola dönüyormuş gibi duruyorlardı ve ayrıca Gryffindorlar da bu yoldan gitmişti. Kendi küçük grupları-üç Ravenclaw ve bir kaybolmuş Hufflepuff- gri bir toz bulutunun içine tökezleyip öksürmeye başladılar. Penelope, destek almak için duvara yaslanırken bunun onu ve şanssız yoldaşlarını ölümden başka yere götürmesini umut etti - ölümden başka herhangi bir yere. Şu anda yakalanmak bile çok fazla güvenli görünüyordu... uzakta bir yerde biri çığlık atarken sesi, Öldüren Lanetle kesildi.

İlerlemeye devam etti, gözlerini kırparak ve dumandan görmeye çalışarak. Padma, olması gerektiği gibi asasını tutmak yerine, ona iki eliyle birden yapışmıştı. Asasını kaybetmiş miydi? Penelope kendininkini kaybetmemişti; onu terli avucuna yapıştırdı, ama parmakları kaymayı sürdürdü, onu sabit tutmak zorundaydı. Gryffindorlar tam önlerinde olmalıydılar, artık pek de uzak değildi. Belki Profesör Tonks orada olabilirdi ve bir şey yapabilirdi-ya da belki Percy-

"Thomas! Finnegan! Geri dönün!"

Önce olanları hayal ettiğini sandı. İlk önce ölmüş olabileceğini veya halüsinasyon gördüğünü sandı, ama onun sesiydi.
"Percy!" Penelope, diğer çığlıkları bastıramayacak bir şekilde bağırdı.

Hala dumanda tökezlemeye devam ediyorlardı ama kız, ses çıkarabilecek kadar nefes aldığında Michael'ın uzaktan gelen sesini duydu. "Zacharias nereye gitti?"

"Ne?" Padma soluğunu tuttu. "Ne demek ist-"

"Yürümeye devam et," Michael öksürdü."Penelope, daha-"

Çok uzaktan gelmeyen bir ses sözünü kesti. "Dean, dikkat et!"

"Seamus!"

"Thomas, çık oradan!" dedi Percy tekrar.

"Percy!" diye bağırdı Penelope umutsuzca.

"Dean! Dean!"

Yakınlardan kulak patlatıcı bir ses gelince Penelope duvara doğru sıçradı ve birden dumanlardan çıktı.

"Percy!"

"Finnegan, buraya gel!"

"HAYIR!"

"Finnegan!" Percy tekrar bağırdı, Zacharias'ı geçip çocuğa erişmeye çalışarak.

Sabit duranı sarsıyordu, Penelope'nin tanımadığını. "Dean!"

"Percy!" oğlanı ilk kez görerek, onun adını tekrar bağırdı. Çok yakındaydı-neredeyse bir kol mesafesi uzaklıkta-ve Zacharias, neredeyse Percy'nin ayağını yerden kesmişti, umutsuzca ve korkmuş bir şekilde... dümdüz bir Ruh Emici'nin kollarına doğru koşarken. Percy ve ikinci sınıf bir Gryffindor, Finnegan, yana doğru pike yaptılar.

"Penelope!"

"Percy!" Michael'ın geleceğinden emin bir şekilde Padma'yı öne doğru sürükledi -sonra Padma çığlık attı, karşısında deli gibi titriyordu.

Michael tam da Percy öne doğru sıçradığı sırada bağırdı. "Koş!" Penelope geriye bakmaya cüret edemedi.

"Git, Finnegan! O öldü!"

"Ama-"

"Git!" Percy oğlanı dürttü ve o da tökezleyip, tam hız koşmadan önce arkadaşına son bir bakış attı. Rüzgâr bile yüzündeki yaşları savuşturamadı.

Percy sertçe onun kolunu yakaladı, çok pis ve yorgun görünüyordu, ama hiç bu kadar canlı olmamıştı. Kahverengi gözleri parıl parıldı. "Hadi! Harcayacak zamanımız yok!"

"Aman Tanrım. Penelope, geliyorlar-" diye cırladı Padma kulağının dibinde.

Ensesinde soğuk bir rüzgâr esti.

"Hadi!"diye bağırdı Percy, kızın yapabileceğini düşündüğünden çok daha büyük bir güçle. Aslında Percy'nin hareketi Penelope'nin ona tökezlemesine ve öpüştükleri zaman hariç, hiç olmadığı kadar yaklaşmalarına neden oldu. Kızın bir tarafı ona gülümsemek istedi ama durumun aciliyeti titreterek buna engel oldu.

Padma tekrar çığlık attı ve Percy çığlık atarak şiddetle sarsıldı. Üçü birden aynı anda ileri atıldılar ama birbirlerine takıldılar. Penelope titremesini durduramıyordu ve Percy, normalden çok daha soluktu -arkalarında sinir bozucu bir takırtı sesi geliyordu ve Penelope omzunun üstünden bakmayı göze aldı.

Michael gitmişti. Onun yerinde yüzü olmayan ve yaklaşan bir Ruh Emici süzülüyordu.

"Koş!" dedi birisi. Penelope kim olduğunu asla hatırlamayacaktı.

İlerlemeye başladılar, ama yeterince hızlı değildiler. Bir an, Penelope, Padma'nın kolunu sıkıca tutuyordu ve ardından kız, "Penelope!" diye çığlık atarak gitmişti.

"Expecto-ahhh!"

Ölü veya şuursuz bir beden geriye, Percy'nin bacaklarına doğru düşerek onun Penelope'nin kollarına yuvarlanmasına neden oldu. Andrea Owen'dı, Hufflepuff sınıf başkanlarından biri, zihni hissizleşmişti, aniden yavaş çalışmaya başlamıştı. Donmuş gibi. Arkasına baktığında, Padma gitmişti. Ölü değildi. Hiçbir yerde değildi. Sadece gitmişti. "Padma? Padma!"

Percy dengesini sağladı ve onu geri döndürmeye çalıştı, ama Penelope dönemedi. "PADMA!"

İşte oradaydı. Penelope neredeyse rahatlıkla yere çökecekti, çünkü Ruh Emici onu öyle nazikçe tutuyordu ki sanki onu incitmeye meyil edemezmiş gibiydi-Percy onu ileri doğru dürttü.

"Koş! Git ve geriye bakma!"

İki Ruh Emici daha geldi ve Padma artık yerdeydi. Hareketsiz ve çok huzurlu görünüyordu... Percy'nin kuvvetli itişi Penelope'yi neredeyse yere düşürüyordu, ama oğlan onunla birlikte hareket etmiyordu.

"Sen ne-?"

"Sadece git!"

Başka ne yapabilirdi ki? Penelope hala donumş gibi hissederek, koştu.

Ve sonra Percy onun yanından geçti. Ve sonra Percy gitmişti. Penelope onun başka bir büyü denediğini duyduğunu sandı, ama bu bir çığlıkla boğuldu. Onun çığlığı mıydı? Penelope geriye bakmaya cüret edemedi. Percy gitmişti.


Çoktan gazetelere çıkmıştı. Gelecek Postası'nın dokuz kopyası, James yanında güç bela kontrol edilebilir bir Sirius'la birlikte içeri girdiğinde, konferans masasına düştü.

Çoktan başladı.


13 Ocak 1993

HOGWARTS SALDIRIYA UĞRADI!

Özel Muhabir Charles Lii'den

Sihir Bakanlığından gelen son haberler Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na başka bir saldırı daha olduğunu ortaya çıkardı. Şu an pek detay yok ama Bakanlığın gizlice toplanması görmezden gelinemez. Bu, Karanlık Büyücülerin İngiltere'nin Büyücülük Okulu'nu alma girişimlerinin ilki de değil.

Hogwarts'a ilk saldırı 31 Ocak 1984'te gerçekleştiğinde okula çok az zarar gelse de hem Albus Dumbledore'a (eski okul müdürü) hem de Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'ye ciddi zarar vermişti.

İkincisi 11 Ocak 1992'de Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'nin müttefikleri devler tarafından gerçekleştirildi. O saldırıda hiçbir öğrenci ve öğretmen yaralanmamışken bazı devler hafifi yaralandı ve biri öldü. Üzerinden bir yıl, iki gün geçmesine rağmen hala bilgilerimiz az ama Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'nin davasına artık daha az dev katılıyor.

Üçüncü saldırı, beş aydan az bir zaman önce, 15 Eylül 1992'de gerçekleşti ve okula hiç zarar gelmezken şu anki okul müdürü Remus Lupin'in sürpriz başarısıyla sonuçlandı. Ölüm Yiyenler geçilmez direnç karşısında geri çekildiler.

Söylentilere göre bu saldırı farklı. Kimse nedenini bilmiyor ama Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'nin destekçilerinden birinden aldığımız güçlü ipucuna göre bugün, artık bildiğimiz Hogwarts'ın sonunu getirecek-ve Müdür Remus Lupin'in sonunu.
(Geçmişteki Hogwarts saldırıları hakkında bilgi ve istatistikler için sayfa 6, 9, ve 17'ye bakın.)


Makale James'in bilmediği bir şeyden bahsetmiyordu ama yine de midesinin ters dönmesine neden oldu. Yapmak zorunda olduğunu bilmesine rağmen, kendini kapak sayfasına bakmaktan alıkoyamıyordu. Donmayı kabul edemezdi. Şimdi değil. Remus ölseydi bunu bilirdik. Zorlukla yutkundu ve gözyaşlarını gazeteden uzak tutmaya çalıştı. Değil mi?

James hissizce başını salladı ve düşünceleri uzaklaşmaya zorladı, ama midesini kemiren endişe kaybolmadı. Kendinden emin olmalıydı, güçlü olmalıydı, konuşmalı ve harekete geçmeliydi -çünkü harekete geçmek hareketsizlikten iyidi ve bekleyemezlerdi- ama sadece boş boş bakabiliyordu.

Omzuna bir el dokundu, sıktı. James başını kaldırıp baktı ve Sirius yerine geçmek için elini çekmeden önce bir anlığına göz göze geldiler. Şimdilik bu yeterliydi.

"Bu kadar çabuk geldiğiniz için teşekkür ederim," diyebilmeyi başardı James, beceriksiz ve endişeli duymamaya çalışarak ama acı bir şekilde başaramadığını bilerek. Çarpılmış ve gergin gülümseme yapabildiğinin en iyisiydi. "Şimdiye kadar -hepinizin okuduğuna eminim- bildiğiniz gibi, Hogwarts saldırı altında."

"Çağrılarınızda yeterince şey söylemiştiniz," diye yanıtladı Fudge kibarca. En azından ses tonu kibardı; Srius masanın diğer tarafından ona öfkeyle baktı.

"Öyle yaptım." Derin bir nefes alarak, James Remus'un notunu cebinden çıkardı ve boğazını temizledi. "Bu mektubu bir saat önce aldım, Remus'tan... Remus Lupin." Sesi sabit kalmak istemiyordu. Başka bir derin nefes daha aldı. "Bana saldırıdan bahsetti. Ve... Hogwarts'ın düşeceğini söyledi."

"Ne?" yedi ses aynı anda karşılık verdi. Sirius'un karanlık gözleri sessiz ve sabit bir şekilde yalnızca diğerlerini izledi.
James başını salladı. "Bunun henüz olup olmadığını bilmiyorum, ama o... bilebilecek bir pozisyonda. Yakında öğreneceğiz."

"Bunu size söyleten nedir?" diye küçümsercesine sordu Paden Patil. Sihirli Ulaşım Bakanı olan Marcy Basil'in yerine geçmişti, ama yakalanan amiri kadar James'i desteklemiyordu o. Tabi ki yeğenleri için de endişeliydi ve stresten yüzünde çizgiler belirmeye başlamıştı, ama o anda James'i endişelendiren şey politikaydı.

"Voldemort'un bunu sır olarak saklamayacağına eminim," diye yanıtladı James, bu düşünceyle yüzünü buruşturarak, ama doğruydu.

"Oh, öyle mi?" Fudge tatlılıkla sordu, sonra homurdandı: "Acaba neden?"

"Kendine dikkat et, Fudge." Şaşırtıcı bir şekilde hırlayan Peter'di, James'in onu hiç görmediği kadar kızgındı. Mimikleri keskin ve yüzü solgundu; bu onun sarı saçlarının her zamankinden beyaz görünmesine neden oldu ve Peter daha yaşlı göründü. Daha az tombul ve masum.

Peter senelerdir o kadar da tombul olmamıştı, ama o gün her zamankinden daha az tombuldu.

"Beni tehdit mi ediyorsun, Pettigrew?" diğeri ona güldü. Patil, Adams ve Bode onunla güldüler;  Diggory hastaymış gibi göründü.

"Hayır, sadece uyarıyorum."

Fudge homurdandı. "Belli."

"Bu kadarı yeter," James'in sağında oturan Arthur araya girdi. "Burada harekete geçmek için bulunuyoruz, küçük düşmanlıklarımız yüzünden kavga etmek için değil ve ne kadar kısa bir sürede harekete geçrsek o kadar çok başarı şansımız olur. Eğer Seherbazları çok geç olmadan Hogwarts'a sokabilirsek-"

"Söz konusu olamaz," diyerek anında karşı çıktı Fudge, tam da Sirius bir şeyler fısıldadığı sırada. Fakat James'in ne olduğunu soracak vakti olmadı çünkü Arthur, Fudge'a ağzı açık bir şekilde bakarak sordu.

"Ne dedin sen?"

"Dedim ki, Seherbazları yollamak söz konusu bile olamaz," diye aynı şekilde yanıtladı Fudge, sonra aniden Sirius'a bakmak için döndü. "Şu anda kaç tane aktif Seherbazımız var ki?"

Mavi gözler karardı ve Sirius kasılmış dişlerinin arasından konuştu, "Yeteri kadar."

"Tam sayı, lütfen."

"Yirmi altı," dedi Sirius oldukça kesin bir tonda, Fudge'a bakarak. "Fakat bizim Fransızlarla olan ittifağımız-"

"Ah, Fransızların bir İngiliz okulunu kurtarmasını kesinlikle bekleyemeyiz," diye araya girdi Fudge. James'e kısa ama göz alıcı bir bakış ettı. "Her şey bir yana, onlara Laçenne'de tam olarak yardım etmedik değil mi?"

Şoke olmuş bir şekilde, James yanıtlamak için ağzını açtı, ama Fudge taktik değiştirip bir kez daha Sirius'u incelemeye başladığı için buna şansı olmadı.

"Bana barış zamanında kaç Seherbaz gerektiğini söyler misiniz?" diye sordu.

Sirius iç çekti. "En az yüz elli."

"Peki ya savaş zamanında kaç tane?"

"Biz savaşa iki yüzle başladık ve ilk dört yılda neredeyse üç yüze kadar yükseldik," diye ruhsuzca karşılık verdi Sirius.

"Ama senin nereye varmaya çalıştığının farkındayım. İşe yaramayacak.

"Ne işe yaramaz?" diye sordu Fudge masumca.

"Eğer sizi endişelendiren buysa, yirmi altı bu iş için gerekenden fazla. Voldemort'un Hogwarts'ta kaç tane Ölüm Yiyeni olduğunun önemi yok. Onları dışarı çıkaracağız-özellikle hızlı hareket edersek. Ne kadar hızlı hareket edersek, profesörler bize o kadar yardımcı olabilir... ve bir o kadar daha fazla çocuğu kurtarabiliriz."

"Peki ya başka bir tuzaksa?" Diğeri başını alaycı bir şekilde yana yatırdı. "Riddle Evi gibi olabilir mi belki de?"

James sonunda sesine kavuştu. "Seherbazlar aynı numaraya iki kez kanmazlar," diye hırladı.

"Aynısı olacağını söylemedim. Bakan."

James ters ters baktı.

"Ne olursa olsun, hemen harekete geçmeliyiz," dedi Arthur zorlukla. "Hiçbir şey yapmadan burada öylece oturamayız-"

"Tabi ki öyle düşünüyorsun, Arthur. Senin... kaç tane çocuğun var Hogwarts'ta?"

"Beş." Bu sefer ters ters bakma sırası Arthur'daydı.

"Onların güzevliği için endişelenmeni anlıyorum," diye cevapladı Fudge dürüstçe. "Ve kesinlikle yalnız değilsin -Amos'un oğlu da hala orada ve Paden'in yeğenleri de, ama harekete geçmek onları kurtarmanın bir yolu değil."

"Ne öyleyse?" diye sordu James. Seni göt, benim oğlum da orada. Bunu bilerek görmezden geldiğini fark ettim.

"Görüşme."

"Ne?" Bu kez Diggory, Patil, Arthur ve Sirius, James'in şok olmuş haykırışına katıldı.

"Bunu görmüyor musun? Beklemeliyiz!" Fudge masaya bakındı, sıcak ve sempatik gözleri öteki bakanların üzerinde gezdirdi. "Herkesten çok ben, Hogwarts'ı Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in ellerinde görmek istemiyorum ama aceleci olmak sadece insanların ölümüyle sonuçlanacak! Başka bir Riddle Evi Baskınını kaldıramayız. Bizi yok eder."

"Eğer bunun tekrar olacağını düşündüysen delisin," diye hırladı Sirius.

"Ya başka sekiz seherbazı da kaybedersek?" diye hırladı Fudge. "Peki, o zaman bizde ne kalacak, yirmi mi? Ne kadar büyük bir savaş gücü!"

"Ve sekiz hayata karşılık kaç çocuğun hayatını kurtarabiliriz?" diye sordu Sirius, son zamanlarda ilk kez gözlerinde böyle bir ateş vardı. "Soğuk ve acımasız bir karşılaştırma ama buna nerden bakarsan bak, sonuç, riske değer."

"Korkarım Bay Black, bu konuda yanılıyorsunuz," dedi Fudge üzüntülü bir şekilde. "O sekiz Seherbaz yaşamadığı için ilerde kaç kişi ölecek? Tekrar, bunlar zalim istatistikler, ama elimizdeki her seherbaza ihtiyacımız var."

"Sekiz seherbazı kaybetmeyeceğiz."

"Öyle söylüyorsun. Ama Riddle Evi Baskını da da tahmin etmemiştin." Merhametle üzgün görünen yüzü, James'in kaldırabileceğinden fazlaydı.

"Şimdi, buraya bak -!" diye öfkeyle başladı, sandalyesinden kalkarak Fudge'ın üzerinde yükselmeyi diledi. Bir an için, bacakları bu isteğe yanıt verir gibi göründü - oturduğu yerden biraz hareket ettirdi ve yarı-dikey ile oturma arasında sendeledi - ve James şok içinde konuşmayı kesti. Bir an sonra, herkes ona bakarken tekrar sandalyesine çöktü.

"Endişeni anlıyorum James," diye rahatça aniden söyleyiverdi Fudge. "Ama biz harekete geçmezsek çocuklar güvende kalacak. Sonuçta kim çocuklarını bir savaşın ortasına koymayı ister ki?"

Birkaç kişi mırıldandı ve -ah Merlin, hayır- kabul etmiş gibi göründüler.

"Bunu Azkaban'daki çocuklara söyle," dedi Sirius karanlıkça, diğerleri dönüp ona baktı ki bunların en keskini Amos Diggory'ninkiydi. Derhal James, Diggory'ye bağırma dürtüsünü kontrol etmek zorundaydı; oğlu oradaydı.

Kaygı ve acı, James. Kaygı ve acı. Ses hemen hemen Dumbledore'unki gibiydi, azimli ve şefkatli. Azimli ve bilgece.

Şu an yeterli bilgeliğim yok, Albus. Yapamam. Şimdi değil.

"En azından hayattalar," Bode sakince söyledi. "Bu kadarını biliyoruz."

"Hayatta kalmak orada yaşamaktan farklıdır." Peter, Sirius konuşabilmeden önce söyleyiverdi. Bu ikisinin arasında James'in izlediği kadarıyla sessiz bir iletişim oldu, Sirius Peter'a, kendi yapamadığı şeyi söylediği için teşekkür etti.

"Yine de hayattalar. Yaşayan çocuklar kurtarılabilir," dedi Diggory ürkekçe. "Savaştaki çocuklar tesadüfî lanetlerle vurulur. Onlar, çapraz ateşte yakalanabilir kimse anla -" Aniden sustu, kendi kontrolü için çabaladı."Çocukların savaşta yeri yok."

"Bu yüzden onları kurtarmalıyız. Şimdi." James Diggory'nin sinir krizini yenmek için gözlerini kullanmayı denedi ama diğerlerinin ifadesini değiştirmedi.

"Başarısız olurlarsa ne olacak? Sadece kendi çocuklarımızı kollamaktan daha fazlasını yapmak zorundayız..." Diggory zorlukla yutkundu.

"Orada bizim çocuklarımızdan daha fazlası var," diye belirtti Arthur.

"Evet, ama-"

"Eğer daha fazla seherbaz ölürse, dünyamızı sona mahkûm ederiz ve bizim sorumluluklarımız bir hükümetinki gibi; ailelerimize karşı sorumluluğumuzdan daha fazlası." Fudge, Diggory'e baktı. "Söylemeye çalıştığın bu muydu Amos?"

Diggory berbat göründü. "Evet."

"Görmüyor musun James?" diye sordu Fudge kazanmışçasına. "Riskleri göze alamayız. Hatta bir Seherbaz ölse bile çok fazla ki bir de yanlış Seherbaz ölürse..." Sesini manalı bir şekilde azalttı ve Sirius'a baktı.

"Bir adam, dünyanın düzelmesine ya da mahvolmasına neden olamaz," diye geldi hazır cevap geldi, ama James bunun rahatsızca söylenmiş olduğunu görebildi. Ah, evet. Onlar Sirius'un ne olduğunu çok iyi biliyorlar.

"Fazla alçakgönüllüsün arkadaşım."

Tekrar, homurdandı. "Ben arkadaşın değilim."

"Yazık." Fudge yalvarırcasına diğerlerine döndü. "Lütfen benim burada tek aklın sesi olmama izin vermeyin. Biz duygu ile hükmedemeyiz. Doğru seçimi yapmalıyız-"

"Kimin için doğru?" diye tersledi James. Fudge üzgünce gülümsedi.

"Dünyamızın hepsi için," diye cevapladı. "Hizmet ettiğimiz ve koruduğumuz tüm insanlar için."

"Sen delisin," Arthur sinirlendi. "Beklemenin bir şeyler çözeceğini düşünüyor olamazsın. Ne yapmaya çalışıyorsun, Fudge? Ve bedeli ne?"

"Doğru şeyi yapmayı deniyorum, Arthur. Bunu göremediğin için üzgünüm."

"Yeterince tartıştık," Nathaniel Adams kimse konuşamadan araya girdi, ilk kez konuşuyordu. Artık çok geçti, James, son parçaların da yerine oturduğunu gördü. "Bunu oylamaya koyalım. Bakanım?"

James onaylarcasına başını salladı. Ağzı kurumuştu. "Seherbazların Hogwarts'a gönderilmesini destekleyenler?"

Sirius, Peter ve Arthur. Bu kadardı. Diggory'nin yüzü bulutluydu ama oylamaya katılmadı.

James ağlamak istedi fakat sesini seviyeli tuttu. "Karşı olanlar?"

Fudge. Patil. Adams. Kaşlarını çatan Diggory.

Bode çekimserdi, başını salladı.

Fudge zaferle gülümsememek ve James de sakin kalmak için çabalarken uzun bir sessizlik oldu. İlk önce Remus... ve şimdi de Harry. Harekete geçememeyi asla hayal edemiyordu. Oğlunu ve Hogwarts'taki diğer çocukları kurtaramamayı hayal edemiyordu. Nerelere geldik. Sertçe yutkunmak, artık kendini iyi hissettirmiyordu.

Bir parçası bunu, her şeye rağmen yapmayı tasarlıyordu. Sirius'a dönerek Bakanlık'ın kararının canı cehenneme demeyi ve bir şekilde birlikte yapmayı düşündü. Yasal olarak bu bir politik intihar olsa da, yine de yapabilirdi. Güç ve politika hakkında neyi önemsiyordu ki? Başlarda bu işi yapmak istememişti. Ya işi bırakırsa ne olurdu. Büyük ihtimalle geceleri daha rahat uyuyabilirdi... ya da uyuyamazdı. Uygunsuz olarak Fudge'ın kelimeleri James'in zihninde yankılandı: "Hizmet ettiğimiz ve koruduğumuz tüm insanlar için."

Kahretsin ki dünyaya karşı da sorumlulukları vardı.

"Buna katlanmayacağım." Sirius aniden ayağa kalktı. "Bu... felaketin bir parçası olmayacağım."

Kapıya doğru yöneldi ve arkasına bakmadı.

James onu suçlayamadı, ama daha sonra Sirius'un, Fudge'ın memnun sırıtışını görmesini istedi. Görseydi, daha erken anlarlardı.

"Bunu yapamaz!" Adam itiraz etti. "Bize karşı gelemez."

"Endişelenme," diye cevapladı Fudge rahatlıkla. "Geri dönecek."


Büyük Salon, çocukların pisliğinden temizlenmiş, masalar kenarlara itilmişti. Önceden göründüğünden daha resmi görünüyordu... ama bir şekilde boştu. Salonun tavanı hala fırtınalıydı ve Severus okulun öfkeli gücünü hissedebiliyordu.

Önceden öğretmenlerin masasının bulunduğu yerde bir sandalye vardı. Masanın şimdi nerede olduğunu Severus bilmiyordu. Ya da zaten önemsemiyordu. Voldemort, yeni tahtının önünde durarak müritlerine hükmediyordu.

Kollarını iki yana açtı. "Hogwarts..." Ölün Yiyen'ler etrafını sararken, hala zafer sarhoşluğu içinde yüksek sesle konuştu. Birçoğu duvarlara dizilmiş ve önceden öğrencilerin oturduğu sandalyelere zincirlenmiş bir hayli ganimetleri vardı. "Benim.

"Sonunda."

Kelime saygılı bir fısıltıyla çıkmıştı. Severus, Karanlık Lord'un yüksek sesle konuştuğunu fark ettiğini sanmıyordu. Voldemort'un hiçbir şekilde bunu önemsemediğinden emindi. Yeni kurduğu dünyanın lüksünü çıkarmakla oldukça meşguldü.

Severus'un sağında, Vector kendine gelirken inledi. Snape, ona bakmaya cüret etmedi. Görünüşünü korumalıydı. O, kendi öğrencileri tarafından sırtından bıçaklanarak düşürülen ilk Hogwarts Profesörüydü. Severus, kendi kendine hafifçe homurdandı.

Aynı öğrenciler artık Büyük Salon'da ailelerine katılmış, gururlu ve kendini beğenmiş bir tavırla sanki savaşı onlar kazanmış gibi davranıyorlardı.  Kendini beğenmiş hain veletler.

Vector'a biraz bile yardım edememiş, hatta acısız ölmesini bile sağlayamamıştı - ama ona bu son merhameti gösterebilirdi. Asası hafifçe yükseldi ve fısıltı şeklinde kelimeleri söyledi. "Stupefy."

Kadın, hemen bayıldı. Severus etrafında hızlıca bir bakış attığında kimsenin fark etmediğini gördü. Her neyse zaten biri sorsaydı, onun gibi bir kan haininin bu zafer anını görmeye hakkı olmadığını söylerdi. Ve bu kelimeler, Severus Snape'in itiraf etmek istemediği gibi çok doğru olurdu; Vector ondan iki yaş büyük, "iyi" bir Slytherin'di. Onların bu zalim sporuna ve bağnazlığına hiç ilgi göstermemişti. O, kendine güvenir ve kim olduğunu çok iyi bilirdi. Severus'un gülümseyişi, içi kadar çarpıktı. Belki bu, ona yardım eder, diye düşündü karanlıkça. Çünkü başka bir şey etmeyecek.

"Severus," diye çağırdı ses ve o da, eğilerek ileriye çıktı.

"Lordum?"

"Bu özel gün için sana teşekkür etmeliyiz," dedi Lordu yüksel gönüllülükle ve tahtına oturdu. "Gel, yanımda dur."

Yavaşça kendine denileni yaparak Voldemort'un sağına yürüdü -ah, Bellatrix ona nasıl bakıyordu! Platformun en alt basamaklarına gelince durdu ve kendini Karanlık Lord'la aynı seviyede tutmamaya özen gösterdi. Bu, yeni Ölüm Yiyenlerin her zaman sorunlu olduğu bir alışkanlıktı: nazikçe saygı göster. Lucius bile bunda usta olamamıştı; bağımlılığın her türünden nefret ediyordu ve o kadar kendini beğenmişti ki rolünü iyi oynayamıyordu. Diğer taraftan Bella'nın hiç umurunda değildi. Sadakat konusunda o kadar çok saplantılıydı ki hiçbir konuda nazik olamıyordu.

"Kurtadamı durdurdun, eski dostum." Lord'a ona bir gülüş bahşetti. "Ödül olarak ne istiyorsun?"

"Hizmet etmekten başka hiçbir şey, Lordum." Her şeyden önce, Remus'un hayatını bağışlamasını isteyemezdi.

Tiz gülüş, bu gece hafif, neredeyse oyun istiyor gibiydi. Mutluydu. "Ama Karanlık Lord, bir ödül söz verdiğinde bunu unutmaz, Severus," diye cevapladı Voldemort hafifçe. "Bunun hakkında düşün ve ne zaman istersen söyle."

"Yapacağım, Lordum. Öngörünüz için teşekkür ederim." Sana on üç yıl boyunca sadık olmadığımı öğrendiğinde bu benim hayatımı kurtarır mı? Bir yanı kahkahalarla gülmek istiyordu ama o yanı, öğrencilerine gösterdiği alaycı yanıydı. Dar kafalı ve zalim Snape'in burada yeri yoktu.

"Onu öldürmedin, tabi ki?" Bu soruyu sormadan önce ödül vaat etmesi, Voldemort hakkında çok şeyi belli ediyordu - büyük ihtimalle Severus'un onda hala hayran olduğu tek yandı. Adamın onuru vardı... kendi bakış açısıyla.

"Hayır, Lordum. Sadece baygın." Şu anda ciddi bir gümüş zehrin etkisinde. Bunu halledeceğini umuyorum.

Umuyor muyum?

Bundan kaçmanın yolu yoktu. Hiçbirinden. Ne Vector'ün karşısındaki masadaki Shacklebolt'tan ne de arkadaki Trelavney'den. Büyük bir mucizeyle hiçbir çocuk ele geçirilememişti - çok kişi ölmüştü evet ama hiçbiri ele geçirilememişti... ya da kalmak isteyenler haricinde hiçbiri. Diğerleri Profesörleriyle ve güvenmek için birçok nedenlerinin olduğu insanlarla gitmişti.

Tıpkı bana neredeyse güvendikleri gibi. Yutkunma içgüdüsüyle savaştı.

"Bella..." Voldemort'un sesi Snape'i karanlık düşüncelerinden kurtardı ve düşüncelerini başından attı. "Bana kurtadamı getir."

Kadın ateşle cevap verdi. "Memnuniyetle, Lordum."


Yasak Ormanın köşesine Cisimlendiğinde sinirden titriyordu. Buraya gelmeden önce Avalon'a gitmeye bile zaman ayırmamıştı; bunun yerine Alice'e hızlı bir not yazıp şömineden attı. Not, Alice'i yakında bulacaktı ve kadın ne yapılması gerektiğini bilirdi. Çocuklar tehlikedeydi.

Aslında Sirius onların Yasak Ormana doğru koştuğunu duyabiliyordu, hala uzaktaydılar ama yaklaşıyorlardı. Tüm bedeni, rahatlayarak çökmek istedi. En azından bir kısmı kaçmayı başarmıştı ve bu, işini daha da kolaylaştırırdı.

Elbette küstahça, Bakanlığa kafa tutma niyetinde değildi - şimdilik. Bunu yapmak James'in başına iş açardı ve akılları değiştirip Remus'u oradan çıkartmak için yollarını riske atardı. Hayır, Sirius'ın tek yaptığı şey keşifti, fazlası değil. Önceleri, eğer orada hala çocuklar varsa kendini aptal bir şeyler yapmaktan nasıl alıkoyacağını merak ediyordu ama Remus onları tasfiye etmeyi başardıysa... Remus hakkında düşünme. Bunu kaldıramazsın. Şimdi değil. Sakin ve soğuk olmak için konsantre oldu. İş. Aklını işinde tut. Neden şu anda kendini lanetlenmiş hissediyordu?

Derin nefes. Azimle Sirius ileri atılarak çocuklara doğru, hepsinin güvende olduğunu umarak gitti.

Bunu yaparken aklının bir köşesinde düşünceler pusuya yatmıştı ama düşünmeyi kaldıramazdı. Bir şekilde Sirius bunun kalbini kıracağını biliyordu.
Lestrange'ler Remus'u, törenle, cesetleri attıkları gibi bir havayla Voldemort'un ayaklarına fırlattılar. Aslında bu, büyük ihtimalle Bella'nın ve Rodolphus'un Remus'a bakış açılarıydı; müstakbel ceset. Voldemort, onun gerekenden fazla yaşamasına izi vermeyecekti. Remus bir kez, kendiyle Hogwarts arasındaki bağın kaynağını söylediği anda ölecekti.
Bunun hakkında düşünme, Severus. Yardımı olmayacak.

İki Lestrange de eğilerek geri çekilirken antipatiyle gülümsediler. Snape kendini hasta hissediyordu ama Voldemort, sadece müdürün bedenini inceledi. Uzun dakikalar sonra Karanlık Lord gülümsedi.

"Onu uyandıralım mı?" diye sordu Voldemort, gözlerinde tehlikeli bir şeyler dans ediyordu. Asasını, yerde yatan objeye yöneltti.

"Crucio!"


Gözlerine kan geliyordu ve neden olduğunu bilmiyordu. Belki başını bir yere çarpmıştı. Umursamıyordu.

Ormandan gelen çığlıkları duyabiliyorlardı. Kaçaklar, en geniş Gryffindor grubu olduklarını düşündükleri bir grubun arkasında kaldılar. Birden çok kez George, Profesör Tonks'un sesini duyduğunu iddia etti; aslında Hermione de bir kere Percy'nin birine devam et diye bağırdığını sandı. Her koşulda ağaçların arasından olabildiğince hızla ilerliyorlardı ve takip eden bir Ölüm Yiyen olabileceği düşüncesine rağmen geriye bakmaya cesaret edemiyorlardı.

Hermione bir şeye takıldı ve hemen düştü; Ron küfrederek, kızın üzerine atlamayı başardı. Bugün ikinci kez, ikisi birbirinin üstüne düşüp homurdanıp bağırmayı başarmıştı.

"Üzerimden kalk, Ron!" dedi Hermione.

"Affedersin! Bilerek atlamadım. Sen gidip yere düşmeseydin ben de -"

"Eğer beni bu kadar yakından takip etmeseydin bu olmayacaktı, değil mi?" diye cevapladı kızgınca, altından çıkmaya çabalarken.

"Bunun benim hatam mı olduğunu düşünüyorsun?" diye sordu Ron.

"Yeter!" George, Ron'u ayağa kaldırırken Fred de Hermione'yi yakaladı ve ekledi:

"Siz ikiniz daha sonra tartışabilirsiniz! Gitmemiz lazım!"

Ginny omzunun üzerinden bakmak için döndüğünde ikisi de utançla kızardı. Ron mırıldanarak, "üzgünüm," dedi.

Hermione sadece baktı. "Artık bizi kovalamayı bıraktıklarından eminim."

"Evet, ama yeterince dikkatli olamayız," diye cevapladı George.

"Ve diğer herkes hala koşuyor," diye belirtti Fred.

"Devam etsek iyi olur," dedi sonunda Harry, Hermione'yle aynı fikirde olmak istiyordu. Hepsi yorulmuştu ve büyük ihtimalle Hermione aralarındaki en yorgun olandı - Quidditch oynamıyordu (ya da başka bir spor yapmıyordu) ve saatlerce koşmaya alışkın değildi. En azından saatlermiş gibi gelmişti ve lanet kılış giderek ağırlaşıyordu.

Hermione ağırca iç çekti ve Harry, bir şeyler yapabilmelerini isterdi. Daha ancak on gündür okuldaydılar ve bu başlamıştı... ama beklemek onları öldürebilirdi.

"Haydi gidelim," dedi Hermione sonunda ve dönünce tekrar bir çalılığa takıldı. Ginny durup dönmeden önce ancak bir düzine adım atmışlardı.

"Geliyorlar," dedi kız ve herkes ona bakmak için döndü. Kız, yine Dumbledore'un gözlüklerini takmıştı.

"Lanet olsun," dedi Ron ve daha hızlı koşmaya başladılar.

On İkinci Bölüm: Sevgi ve Arkadaşlık

Çeviren: Dame, JuliaSirius, iposh, Luthien
2005 - 2008 © Harry Potter Cafe
Yukarı Çık
unbroken universe Anasayfa | Üye Ol | Forum | Galeri | Kullanım Şartları | Hakkımızda | İletişim unbroken universe
Copyright © 2005-2007 HarryPotterCafe.com
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 License.