Sekizinci Bölüm: Yapılmış ve Yıkılmış Köprüler
"Bitti mi?"
"Evet, Efendim," Snape Voldemort'un cüppesinin kenarını öperek cevapladı ve ellerindeki şişeyi dökmemeye gayret etti. Bazı iksirler kesinlikle sallanmamalıydı ve bu çok hızlı sallanırsa tüm etkisini kaybederdi. Şimdi bitirildi. Sonunda.
Bu iksir, onun hayatının işi olmuştu, açıkça ondan çok gurur duysa da tutkuyla bunun hiç bitmemiş olmasını diliyordu. On iki farklı reçeteden daha az olmayan kombinasyonla hazırlamıştı -çok eski olan onların dördünü sıfırdan inşa etmek ve tahmin etmek zorundaydı- ve karanlık sihrin tehlikeli birleşmesi Snape'in şimdiye dek yaptığı en zor şeydi. Yirmi üç yıl önce bu... bu trajedi ile görevlendirilmiş ve asla bunu tamamlayabileceğini düşünmemişti. Şimdi tamamlamıştı ve bundan büyük gurur duyuyordu.
Şimdi, Lord'un ayaklarının önünde diz çökerek duruyordu. Bir budala bu iksiri Karanlık Lord'a vermemeyi önerirdi; yüce birisi iksirin yerine zehir koymasını söylerdi. Ama Severus Snape ikisi de değildi ve kimse Snape'in yürüdüğü ince çizginin farkında değildi. Lord Voldemort ve Remus Lupin, onun iki efendisinden -söylenmesi gerekirse-, sadece biri gerçekten onu anlıyordu. Diğeri - daha tehlikeli olan- sadece kalbinin sallanmasından şüpheleniyordu ve bunu ispatlamak için hiçbir kanıtı yoktu.
Snape'in hayatının çalışması olan iksir, sonsuza dek ölümsüzlük bahşetmek için Voldemort'un eline gitti.
"İyi iş." Daha karanlık efendisi sunduğu şeyi, sanki bu hakkıymış gibi kabul ederek mırıldandı.
"Teşekkür ederim efendim," diyerek cevapladı itaatkâr bir köle şeklinde.
Ona basitçe Elixir dedi, daha gösterişli veya şiirsel bir şey değil. Severus kendi iksirlerine bile normal isimler vermemişti -isim verme görevi önce Julia Malfoy'da sonra da ölümüne kadar Minerva McGonagall yüklenmişti- fakat bu yetkili bir isimdi. Bu yüzden onu olduğu şeyle isimlendirdi. Elixir. Onun Elixir'i.
"İşe yarar mı diye sormama gerek yok değil mi Severus?" Soğuk ses yavaşça sordu.
"Hayatımı ortaya koyarım Lord'um." Mümkün olan tek cevabı verdi.
"Koyar mısın?"
"Sadece bir örneği var," Snape dürüstçe cevapladı. Kendi çalışması için bir örnek bile tutmaya cesaret etmemişti. Bu yalnız tek gruptu ve sadece tek bir kişi için yeterliydi.
"Ve reçeteyi emredildiği gibi imha ettim."
"Güzel."
Başıyla selam verdi ve kalkması için işaret veren uzun parmakları izledi. Snape çok yavaşça kalktı ve Voldemort, iksiri incelerken izledi. Sonunda iksir ustasına tepeden bakan bir bakış attı.
"Ve yan etkileri?"
Ürperti Snape'in omurgasından aşağı kaydı ama bu soğuk hissi onu kalp ağrısı hissinden uzak tutmadı.
"Hiç yok, efendim."
Voldemort gülümsedi.
Kız, adama, onlarla savaşırken korkutmak için ne yaptığını sormak istedi ama cesaret edemedi. Bu yüzden Hermione, olanlar hakkında, Lucius Malfoy'un gri gözlerindeki korku hakkında ve Ölüm Yiyenlerin, Sirius Black ile yüz yüze geldiği zaman kaçmaları hakkında Harry ile konuştu. Bill'i çok sevse de, onları korkutanın Bill olmadığını biliyordu; bunun yanında Hermione Bill'in Sirius'a nasıl baktığını görmüştü ve tüm olanlar onu şaşırtmıştı.
Dikkatini çeken şeylerle ilgilen. Harry yardım ediyordu. Çoğunlukla anlıyordu.
Umutsuzca onu kontrol etmek isteyen acısını çoğu zaman kontrol ediyordu
.Onlara söyleyebilmek için sadece bir günüm daha olsaydı... Hermione her şeyi geri getirmek için yüzüncü kez yutkundu. Bazen hatıralar çok fazlaydı.
En azından Noel'i onlarla geçirdim. Son Noel. Ağlamayacaktı! Daha sonra.
Onun küçük odasının zemininde birlikte toplanarak fısıltıyla konuştular. Harry şimdi şişman kuzeninin odasının zemininde uyku tulumunda uyuyordu ki eğer şişman çocuk büyüden bu kadar korkmasaydı, Hermione bu konuda endişelenebilirdi. Şimdi onun yüzü eski Muggle okulundakilere benziyordu ve gerçek olduğuna bile inanamadıkları bir şeyden korkuyordu. Gerçeklik gelmeden önce, bu düşünceler eğlenceli oluyordu.
"Keşke Ron burada olsaydı," Harry kucağındaki kitaba göz atarak üzgünce konuştu. Yapacak bir şeyleri olmadığı için artık ders çalışıyorlardı ve Hermione, bunun Harry'i deli etiğini biliyordu. Bundan başka her şeyi yapmayı tercih ederdi ama alışık oldukları her şeyden uzaktılar ve Hogwarts, düşünecek tek güzel şeydi.
"Bence de," diye Hermione itiraf etti. "Ama bunu ona söylemeye cüret etme!"
Harry kıs kıs güldü ve Hermione kahkaha attı. Gülmek güzeldi ve kız hatırlamadığı sürece bunu yapabiliyordu.
Hermione biliyordu ki hatırlamak zorundaydı, tabi ki. Er ya da geç. Gerçekten kaçınacak bir şey yoktu, geçmiş veya sırf gerçek. Bunu biliyordu - aptal değildi, her şeyden sonra savaşın insanları nasıl yaralayabildiğini görmüştü. Gerçek, kaybın zalim gerçekliği ona o gece sertçe çarpmıştı, sonunda gerçek haline gelmişti ama Hermione biliyordu ki acısıyla anlaşmak zorundaydı. Sadece bunu şimdi yapmak istemiyordu.
Sonra.
Uzun bir dakika boyunca sessizlik oldu ve Harry sanki kızın aklını okuyormuş gibiydi. Kızın bakmadığını sandığı zamanlarda ona endişeli bakışlar atıyordu ve huzursuz görünüyordu. İçgüdüyle kız ağzını açıp ona neyin yanlış olduğunu soracaktı ama sonra yutkunarak kapattı. Bilmek istemediği şeyler vardı -
"Hermione?" Harry birden sordu.
Yeniden yutkunmak zorunda kaldı. "Evet?"
"Merak ediyordum... Sana bir şey sorabilir miyim?"
"Tabi ki." Hermione, alaylı bir şey söyleme içgüdüsünü bastırdı. Harry ciddiydi ve şimdi bunun sırası değildi.
"Yani, sen... bilirsin, sen bundan sonra bizimle mi yaşayacaksın?" Harry aceleyle, tüm kelimeleri bir çırpıda çıkarmaya çalışarak sordu. Sorduğu için utanmış görünüyordu. "Diğer tatillerimiz boyunca mı?"
"Sanırım." Ailesinin yüzü Hermione'nin gözlerinde parladı ve dudağını ısırmak zorunda kaldı. "Sirius'un söylediğine göre... sanırım öyle. Senin için bir sakıncası yoksa?"
Son cümle niyetlendiğinden çok hızlı çıkmıştı, çok korkmuş ve çok umutlu bir şekilde.
"Yok," Harry rahatlattı ve çekinerek gülümsedi. " Her zaman bir kardeş istemişimdir ama annem ve babam bunun güvenli olduğunu düşünmediler. Her zaman Ron'u bir parça kıskandım çünkü bir sürü ..." Kararsızca, onu incitmeye korkarmış gibi durdu. "Konuşacak birisine sahip olmak güzel olacak." Zayıfça bitirdi.
"Evet." Hermione uysalca onayladı. "Öyle olacak."
"Altı gün önce hayatımın en iyi iksirini yaptım," Profesör'ün salonunda her zamanki yeşil koltuğuna otururken Snape mırıldandı. Kingsley Shacklebolt, yakınlarda kolsuz kalmıştı ve şimdi Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretiyordu, ona tuhaf bir bakış attı ama iksir ustası, yavaşça devam etti. "Başyapıtımı yaptım, sadece bir tane ve reçeteyi imha ettim.
"Ve şimdi Lord Voldemort ölümsüz."
"Ne?" Üç baş, ona bakmak için hızla döndü. Boyunlar ani hareketin gücüyle keskince çatırdadı.
Remus aniden kıpırdanmayan tek kişiydi, o sadece iç çekti. Ted Tonks - Mundungus Fletcher'ın ölümünden itibaren Gryffindor binasının başı olmuştu- Snape'e büyümüş ve korkmuş gözlerle bakarken, Shacklebolt onun koltuğuna atlamaya ve boğazını sağlam eliyle sıkmaya hevesli bir şekilde bakan diğer kişiydi. Auriga Sinistra, Shacklebolt'un yanındaki kanepeye oturup sadece yutkundu ve Sprout'un ağzı açık kaldı. Yine de konuşan, yıpranmış Astronomi Profesörüydü, "Ne yaptın?"
Snape sakince ellerini kavuşturdu. "Deneme yanılmalardan yirmi üç yıl sonra Elixir'imi yaptım. Şu an itibariyle, onu alan Karanlık Lord'a sundum ve şimdi ölümsüz. Yan etkisi yok. Yaşlanmayacak, bozulmayacak. Sadece yaşayacak."
"Ne?" Ted, bir hayli farklı nedenlere rağmen bu kez Sinistra'ya katıldı. Remus öne eğildi.
"Bu odadaki herkes," dedi gözlerin ona odaklandığını hissederek -Snape'inkiler hariçti ve en umrunda olan da oydu- "Zümrüdüanka Yoldaşlığının bir üyesidir. Herkes. Snape ve ben sizi bugün buraya getirdik çünkü o, aynı zamanda başka bir şey." Kısılmış üç göz çifti, İksir ustasına dikildi. "Severus şüphesiz olarak sandığınız gibi ayrıca bir Ölüm Yiyen. Hogwarts'tan ayrıldığı gün kabul edildi."
"İtiraf etmek için geldin Snape?" Shacklebolt iğneleyici bir şekilde gürledi. Sağ kolunun kalan parçası cüppesinin içinde gizlenmişti ama onlar onun acısını anlıyorlardı. Snape'in onun bir sürü arkadaşlarını öldürmüş olma olasılığı yüksekti. "Biraz geç. Sanrım."
Severus gözlerini yuvarlama içgüdüsüyle savaşıyor gibiydi. Remus cevapladı. "Severus Voldemort'un takipçilerine karşı en uzun süre hayatta kalan Yoldaşlık casusu."
"Son ay, on iki sene oldu," Severus hala diğerlerine bakma zahmetine girmiyordu. Görünüşte rahat gözüküyordu ancak Remus biliyordu ki stres onu yiyordu. Er ya da geç. Bu ince çizgide yürümeye bir son vermek zorundaydı - çok uzun zamandır ondan nefret eden taraftaki insanlardan çekiyordu.
Remus, Severus'a başını sallayıncaya dek kimse tek kelime etmeye cesaret etmedi ve o sonunda öne eğilip gözlerinin odayı taramasına izin verdi.
"Burada olmanızın - burada olmamın - neden yakında Hogwarts'ın bir savaş altında kalacağıdır." Bunu çok görmüş ve bir an önce bitmesini bekleyen Remus hariç herkes nefesini tuttu. "Tarihini bilmiyorum ve bilsem de söyleyemezdim bu yüzden sormayın. Fakat yıllardır bu günün geleceğini biliyorduk."
"Peki, neden bize şimdi söylüyorsun?" dedi Ted sakince. "Neden kendini açığa çıkarıyorsun?"
"Beni, yanlış zamanda arkamdan lanetlemeyin diye," diye cevapladı. "Sizin tarafınızda gibi görünmeyeceğim ama sizin tarafınızdayım."
"Neden sana güvenmeliyiz?" Ted bastırdı.
"Çünkü gerçeği söylüyor," Shacklebolt Remus kelimeleri diyemeden cevapladı. Snape eski Seherbaz'a garip bir bakış fırlattı ve daha iri olan adam omuz silkti. "Çoğu küçük tutarsızlıklar şimdi anlam kazanıyor," diye açıkladı. "Ve ..." Devam etmeye isteksiz bir şekilde omuz silkti. "Mantıklı."
Bir dakika sonra Ted, Sinistra'ya bakış atıp geri dönüşte gergince gülümseyerek başını salladı. Kadın biliyordu, tabi ki- yıllardır bilmişti ama bu tamamıyla ayrı bir hikâyeydi. "Tamam o zaman," dedi yavaşça. "Şimdi ne yapıyoruz?"
"Öğrenciler yarın dönüyor," diye Remus cevapladı. "Rutin işlere döneceğiz fakat onları korumak zorundayız. Ne olursa olsun Severus'un bugün bize söylediği şeyi hatırlayın. Onun hareketi belki bizi kurtaracak... Eğer ona yapması için izin verirsek."
Beton zeminde ayak sesleri...
Arka planda çığlıklar atılırken adımlar tereddüt ediyor. Bir dakika sonra devam ediyor.
Siyah çizmeler, siyah pantolon, siyah cüppe. Seçim yapılmıştı ve kaçabilen kaçmıştı. Kalanlar, ölebilirdi.
Acımasız Kararlılık.
Parlaklık.
"Müdürüm?" Sinistra kibarca sordu. Remus, hayal meyal onun bir soru sorduğunu fark etti ve kafası karışmış bir şekilde gülümsedi.
"Üzgünüm - Dalmış olmalıyım. Sorunu tekrarlar mısın?"
Gülümsemeye çalıştı ama sıkıntılı görünüyordu. "Diğerleri neden burada değil? Yoldaşlığın üyeleri olmadıkları için mi?"
"Korkarım öyle," Remus itiraf etti. "Ve korkarım sizden bu bilgiyi ne olursa olsun hiç kimse ile paylaşmamanı istemek zorundayım."
Nedeni açıklamak zorunda değildi. Hepsi Severus'un onlara hayatıyla güvendiğini biliyordu - Niçin olduğunu anlamasalar bile. Gerçekten anlamıyorum diye Remus kendine itiraf etti. Sadece yapılması gerektiğini biliyordum ve Severus doğru olduğuna inanıyordu. Ve öyleydi. İçten içe ikisi de bunun böyle olduğunu biliyordu. Bu ikisini de öldürse bile.
Ellerine, soğuğa karşı cebine koyarken Sirius, James'in yanında terk edilmiş Muggle parkında gezindi. Kar, her iki büyücünün de üzerine ikisinin de silkelemek için acele etmediği ince beyaz bir tabaka serperek kararsızca yağıyordu. Bu onlara - geçici olarak- olmak için rol yaptıkları Muggle'lar gibi görünmelerine yardım etti.
"Sadece eğlence için, kimle dalga geçebileceğimizi görmek için Muggle meyhanelerine gittiğimiz zamanları hatırlıyor musun?" dedi James hüzünlü bir şekilde, hemen hemen Sirius'un aklını okuyarak.
"Evet, ne günlerdi." Onlara yüzyıllar önce gibi görünen günlerdi.
"Bunu bu şekilde söyleme," dedi James birden, sesi gergindi. "Beni yaşlı hissettiriyor."
Sirius gürültüyle soludu. "Bir
yaşlıyız, Çatalak."
"O kadar değil, otuzumuzu yeni geçtik." Eski arkadaşı ona bir gülüş fırlattı ama Sirius birden boş hissetti. Karanlığı savuşturmak için yutkunmak zorunda kaldı.
"Yaşları saymak için yıllardan daha çok yol var, biliyorsun." Cehennemde harcanan on yıl gibi.
Bunu düşünme. Sirius, James cevap verirken başını salladı.
"Biliyorum. Ve ben- "
"Bunu deme," diye durdurdu onu. "Bunu mahvetsem ve gelecek Karanlık Lord olsam da asla üzgünüm deme. Ben seçimimi yaptım." Sirius dik dik baktı. "Benim seçimim, James. Ve tam olarak aynı yolda yürümem, tam olarak aynı riskleri almam gerekse de yine aynısını yapardım."
"Bununla ilgili şaka bile yapma," zayıf bir cevaptı. "Sen asla öyle olmayacaksın-"
"Elbette, olmayacağım." Sirius bu kez çok daha fazla güven verecek biçimde James'i yeniden kesti.
İkimiz de çok iyi yalancı olabileceğimi bilsek bile. "Bu sadece en kötü senaryo..."
"Bunu da söyleme," James fısıldadı.
"Özür dilerim." Özür boş gibi gözüktü ve bu yüzden konuyu değiştirdi. "Bu enteresan bir karşılaşma. Sanırım Umbridge, kapıda bizi dinliyordu."
James, gürültüyle soludu. "Yeni bir şey değil. Fakat Fudge bir dolaplar çeviriyor."
"Bu da yeni değil."
"Hayır, ancak bunun büyük bir şey olduğunu düşünüyorum," Sihir bakanı düşünceli bir şekilde cevapladı. "Onun şimdi oldukça iyi tanıyorum ve bunun farklı olduğuna eminim."
"Voldemort için Bakanlığa ihanet etmek gibi mi değişik yoksa kibar politikacı olarak mı değişik?" diye sordu Sirius.
"Politikacı."
"Ah. Güzel, rahatladım." Bir kahkaha attı. "Şimdi bunun
senin problemin olduğunu biliyorum."
"
Benim problemim mi?" James dayattı.
"Evet. Ben karanlık büyücülerle baş ediyorum, sen politikacılarla. Bunu not almadın mı?"
Ve James kahkahalarla güldü ki bu Sirius'un kulaklarına müzik gibiydi. Bu günlerde hayatında pek çok az gülüş vardı ve birisini güldürmek yaralarına teselli oluyordu. Şimdi, özgürce gülümseyebiliyordu ve arkadaşının alınmış bakışına kahkaha atabiliyordu.
Sirius'un yokluğundan beri yapılan ilk bölüm başkanları toplantısından dönüyorlardı ve diğerlerinin onu gördükleri için biraz şok oldukları açıktı. Büyücü dünyası, onun geri dönüşünü oldukça iyi bir biçimde yutmuştu; muhabirler hala onun kaçtığı şeyi veya saklanmak zorunda olduğu şeyi sormak eğilimindeydiler. Fakat genel olarak, çoğu insan Sirius'un yapmak zorunda olduğu şeyi yaptığını kabul etmişti.
Bunun yanında bugünlerde iyi bir bakış, tüm gazetecileri kaçırmaya yetiyor, diye hoşnutsuz bir biçimde düşündü.
Benimle gerçekten uğraşmak da istemiyorlar.
Fudge bile. Sirius'un kovulmasını teklif etti fakat diğerleri tarafından ortak bir şekilde oylama ile kabul edilmedi. Hepsi tabii ki efsanevi kahramanlarını arıyorlardı fakat Sirius sadece ağzını kapatmak ve onu yalnız bırakmalarını ve işini yapmasına izin vermelerini istiyordu. Fudge bile bunu anlıyor gibi görünüyordu ve Sirius bilgiyi ona vermek zorunda bile değildi.
Geçmişte, bunun çok kolay olduğunu düşünmüştü. James haklıydı, Fudge bir şeyler planlıyor olmalıydı.
"Peki ne düşünüyorsun?" Gülüşmeleri durduğunda sordu.
"Hiçbir fikrim yok. Sadece his, gerçekten..." James kaşlarını çattı. "Keşke Remus burada olsaydı. Belki bir şeyler hissederdi ama oldukça meşgul."
"Belki onu Hogwarts'tan birkaç günlüğüne koparabilirsin," diye önerdi Sirius.
"Belki. O zamana dek idare edeceğim. Bu o kibar alçak ile başa çıkamayacağım anlamına gelmiyor."
"Ve onun zehirli mantarını unutma. Onunla da başa çıkmak zorundasın."
James gözlerini devirmeye çalıştı ama çabası gülüşe döndü. "Ama o kadın bir kurbağa!" diye itiraz etti.
Sirius sırıttı. "Vrak."
Tıpkı birçok su damlacığı gibi Hogwarts ekspresinden damla damlaya, gülerek, şakalaşarak ve geri dönmekten memnun bir şekilde birer birer geldiler. Remus öğrencilerin tam sayısını kalbiyle biliyordu, her ismi, her yüzü biliyordu ve Merlin aşkına, onlarla karanlıkla, tehlikelerle yüz yüze geldikleri için ve döndükleri için çok gurur duyuyordu. İçinden büyüyerek ve acı vererek yükselen önsezi hissi yoğun olsa bile. Remus sayının aynı kalmayacağını ve bir veya iki ay içinde bu yüzlerin bazılarının gideceğini bilerek de olsa onları görmekten memnundu.
Remus acıyla yutkundu, öğretmenliğin koruyucu doğasını zorladı. Lord Voldemort, öğrenciler onun duvarlarının arkasında olsun olmasın Hogwarts'a saldıracaktı ve o Voldemort'un bunu tatil sırasında yapmasını umuyordu. Noel'de bir saldırı, Karanlık Lord için biraz klişe olsa da uygun olurdu. Bu daha önceden yapılmıştı. Yine de hala onları - şu saniyede bile - eve geri yollayabilir, hatta gelmelerine engel olabilirdi. Her aklı başında müdür, böyle yapardı. Yönetim kurulu bile okulu kapatması için baskı yapıyordu, çocukları güvende tutması için.
Fakat üzücü gerçek çok daha karışıktı. Çoğu öğrenci Hogwarts'ta daha güvendeydi, özelliklede Muggle doğumlular ve yarım kanlar. Ölüm Yiyenler, evlerine ve ailelerine saldırdıkları zaman daha yüksek ölme olasılıkları vardı. Tabi ki Ölüm Yiyenlerin çocukları her yerde güvendeydi ama çoğu öğrenci Hogwarts'ta çok daha iyiydi. Burada belki bazıları ölebilir. Remus ruhsuz bir yüzle düşündü. Ama ayrılırlarsa çoğu ölür.
Tek son bakış.
Onun ilk atsız at arabasının içinden izlediğini bilmiyorlardı ve Remus, bunun gizli kalmasını istiyordu. Sadece bir Profesör olduğu ve öğrencilerinin her zaman erişebileceği kadar yakın olduğu zamanlargeride kalmıştı. Sorumlulukları şimdi daha büyüktü, ama mesafesi de daha büyüktü ve Remus daha genç bazı öğrencileri özellikle son zamanlarda korkuttuğunu biliyordu. Görme gücü, onu en iyi zaman da bile tahmin edilemez ve dikkatsiz yapıyordu.
Hemen hemen işaretle-
Ormanda çocuklar koşuyordu. Koşuyordu. Yanlış yola doğru koşuyordu. - ama bir şekilde doğru yol. Cesaret, yetişkinler ile sınırlı değildi.
Trelavney konuşuyordu, gözleri arkaya dönüktü ve kan bir yanağından aşağı akıyordu.
Voldemort kelimeler üzerinde kafa yorarak bir kağıt parçasına tanıdık el yazısıyla bir şeyler karalıyordu.
Sesi yumuşaktı ve mırıldanırken yalnızdı:
"Karanlık, masum gözleri karartırken..."
Gerçeklik geri geldi. Bu kelimeleri biliyordu! Remus birden hemen hemen unutulan bir zafer dalgası hissetti. Ama sonra gözleri Weasley'ler ve Harry Potter tarafından kuşatılan üzgün Hermione Granger'ın üzerinde durdu. Ve öngörüler onu bir kez daha alıp götürdü.
Daha büyük ya da daha bilge bir Hermione Granger, bacak bacak üstüne atmış bir şekilde ağzında bir şekerle oturuyordu. Ron Weasley ve Harry Potter, hayal kırıklığıyla birbirlerine satranç parçaları atarken ve diğer Weasley çocukları kahkaha atarken kız, gülümsüyordu. Lee Jordan, Ginny Weasley'nin yanına - ki kesinlikle kız daha büyüktü - oturmuştu ve kız, uzun kırmızı saçlarındaki dolaşıklığı çözüyordu. Lee, Fred ve George bakmazken onlara sürekli bilyeler atıyordu.
Lee Jordan?
Gryffindor ortak salonu sıcaktı; ateş köşede çatırdıyordu ve büyülenmiş kâğıt, havada, kanepe üzerinde tur atarak uçuyordu. Günlük - olağan - gülüşmeler ve çalışmalar, Hermione bazı denemeleri veya başka şeyleri hatırlatmak için ağzını açıyordu çünkü eğer bunu yapmazlarsa S.B.D'yi geçemezlerdi.
Şırak.
At arabası hareket ediyordu. Ve başı fırıl fırıl dönerken gerçekler, Remus'un etrafını kuşattı. Başka bir dönem başlıyordu; sorumlulukları vardı şimdi. Sessizce kendi kendine iç geçirerek ve garip gücü üstünde daha fazla kontrol sahibi olmayı dileyerek, umutsuzca sadece bir kez daha bakmayı isteyerek geri oturdu. Sahne çok tanıdık ve çok farklıydı... Bu ona geçmişte bir zamanı hatırlattı, bir ömür önceki zamanı. Dört çocuk da bir zamanlar böyle gülmüştü fakat onların masumiyeti, savaş tarafından çalınmıştı.
Ve bunu geri getirmek için sadece tek bir yol var, dedi aniden Remus kendi kendine sert bir şekilde. Asla bir savaşçı olmamıştı ve olmayı dilememişti. Her zaman savunma büyülerinde saldırı büyülerinden daha iyi olmuştu ve olmak istemişti. Fakat içindeki kurt birden saldırmak istedi ve hayatında ilk kez, içindeki insan, kurtu bastırmak istemedi.
Neredeyse, diye kurt içgüdüsünü teselli etti. Zaman neredeyse geldi. Kahkahalar arkasından geldi ve Remus kendi kendine başını salladı.
Neredeyse.