|
||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||
Üçüncü Bölüm: Ara ve Yok Et Aralığın Yirmi Biri... Sirius Black gidip kaybolduğunun üzerinden yetmiş iki gün geçmişti ve bu da, Büyücü Dünyası'nı tahmin edilenden çok daha fazla yaralamışken Gelecek Postası onun alternatif bir hain mi yoksa ölümcül kusurları olan bir kahraman mı olarak adlandıracağına karar verememişti. Birçok kez ona korkak demişlerdi - ve daha da kötülerini. Her zaman geri dönmesi için bağırıyorlardı ama zamanla bu yazılar da güvensizleşiyordu. Ama Rita Skeeter, en çok uyanı yazmıştı: TÜM UMUTLAR BLACK'TE SOLUYOR. Bu cümle sürekli aklında dönüp duruyordu. İlk seferlerinde Remus bu kelimelere katılmamıştı ama artık öyle değildi. İki buçuk ay önce asla böyle bir şey olacağına, bir büyücünün hareketinin - bir basit seçimin - dünyayı mahvolmanın eşiğine getirebileceğine inanmazdı. Ama karanlık, dünyalarının üzerine çökmüştü, Sirius Black'in yaptığı karanlık. Birçok kez kahraman olduğunu kanıtlamıştı. Bu derin karanlıkta tek ışık, fırtınalı gökyüzünde tek umut ışığı olmayı başarmıştı. Remus onu sonunda savaşırken görmüş ve başarısız olmayacağına inanmıştı... ve diğerleri de inanmıştı. Bir adam, binlerce insanın hayallerini yakalamış ve onlara umut ettirmişti. Ama artık kırıldı. Skeeter'ın kayıp kahramanın Karanlık Lord'a katıldığı hipotezi görülmese de umutlar paramparça olmuştu. Hareketler sonra, günler sonra Voldemort güç kazanmıştı. Adım adım dünyalarını ele geçiriyordu ve kimsede, Seherbazlarda bile geri savaşacak istek kalmamıştı. Fransa'yla yapılan birlik yeterli değildi. James Potter bile ne kadar halk tarafından sevilse de yeterli değildi. Terkedilmişlerdi. Ama bu acı, Sirius'ın arkadaşlarına yaptığı acının yanında hiç kalırdı. Artık bu konu hakkında çok az konuşuyorlardı. Üçü de bunu kaldıramıyordu - onu bir kez kaybetmek, öldüğünü düşünmek ve sonra onun gidişini izlemek - Remus, duvara yumruk atmadan önce kendini durdurdu. Sirius'ın ihaneti onu her zaman saldırmaya, çığlık atmaya itiyordu. Ne yapmışlardı? Nasıl Sirius onun için orada olmayacaklarını düşünmüştü? Hayır. Soğuk gerçeklik araya girdi. Her zaman orada olduğumuzu biliyordu. Sadece bizim desteğimizi kabul etmemeyi seçti. Ne o, ne James ne de Peter bu kelimeleri söylemeye cüret edebiliyordu ama hepsi farkındaydı. Sirius kendi isteğiyle gitmişti ve geri dönmemişti. Neden olduğunu hiçbiri tam olarak anlayamıyordu ama her biri onun yokluğunda dünyanın parçalanmasını izliyordu. Remus, istatistikleri kalbinde hissediyordu. Yüz otuz yedi kişi Azkaban'daydı. Söylentilere göre hapishane o kadar çok dolmuştu ki Karanlık Lord, Ruh Emicilere keyiflerine göre öpücük verme izni vermişti. Remus biliyordu ki sadece yüz otuz hücre vardı. Bazıları ölmüş müydü, yoksa iki kişiyi bir hücreye mi koymaya başlamışlardı? Bilmenin yolu yoktu. Sadece karanlık vardı. Yoldaşlık bu saldırılara karşı durmaya çabalamıştı, hatta Bakanlık için minyatür bir Gardiyan Projesi bile yapmışlardı ama Voldemort'un hızı da destekçileri de çok fazlaydı. Seherbazlar ellerinden gelenin en iyisini yaparak saldırıp, kendilerinden olanı korumaya çalıştılar ama Alice Longbottom, Sirius'ın karizmasına sahip değildi ve dünyalarının ruhunu yakalayamıyordu. O ve Frank çok çalıştılar ama bu da yeterli değildi. Seherbazların, Avalon'da kalması da işlere yardımcı olmuyordu. Skeeter onların saklandığını iddia ediyordu. Remus yüksek sesle inleyerek yaslandığı duvardan uzaklaşmaya çalıştı. Anılar yardımcı olmuyordu - ne kadar incinmiş olursa olsun devam etmenin zamanı gelmişti. Seçeneği yoktu. Yetmiş iki gün, beklemek için yeterince uzundu. Zamanı geldi. "Harry, hızlı ol!" diye bağırdı Hermione, omzunun üstünden. "Treni kaçıracağız!" "Sakin ol, Hermione," dedi Ron, Harry'e bavulunu atsız arabaya yüklemesine yardım ederken. "Hogwarts Expres'ini kaçıramazsın - özellikle bu sene." Kız ona kaşlarını çattı ama Ron'un haklı olduğunu biliyordu. Bunun olmasına çok az vardı ama bu sefer Ron haklıydı. Bu, Hogwarts'ın uzun tarihinde ilk kez (en azından Hogwarts, Bir Tarih'e göre ve çocuklar ne kadar kızla bu konuda dalga geçerse geçsin genellikle haklı çıkıyordu) tüm öğrenciler kış tatili için eve gitmek zorunda bırakılmıştı. Genellikle birkaç kişi hep kalırdı ama iki hafta önce okul müdürü herkesin gitmesi gerektiğini söylemişti. Ve kimsenin, hatta gidecek yeri olmayan Meagan Jones'un bile itirazlarını dinlememişti. Onun kız kardeşi ailesinin tek üyesiydi ve o da bir Seherbaz olan Hestia Jones'tu. Neyse ki başka bir Hufflepuff ikinci sınıf öğrencisi Meagan'ı tatil için kabul etti ve işler düşünüldüğü kadar kötü gitmedi. Yine de Hermione, herkesin gitmesi gerektiği fikrini şüpheli buluyordu; söylentilere göre profesörler bile gitmek zorundaydı! Müdürün paranoyak olduğunu hiç düşünmemişti ama artık aklına geliyordu. Hogwarts güvendeydi. Değil miydi? Ron ve Harry, Hermione'ye yetişirken aynı şeyleri düşünüyorlardı. "Sence Hogwarts'a saldırı olacağını mı düşünüyor?" diye sordu Ron merakla. "Bilmiyorum." Harry omuz silkti. "Belki..." "Eğer bu doğru olsaydı okulu kapatıp herkesi eve yollamaz mıydı?" diye bastırdı Hermione, kendini çocukların arasında bulunca. "Ölüm Yiyenlere uyarı yollamak istemiyorsa yapmazdı," diye cevapladı Ron, Hermione'nin iç çekmesine neden olarak. "Aslında, Ron, gerçekten Profesör Lupin'in Ölüm Yiyenleri tetikte olmadıkları zaman yakalamak için herhangi bir öğrenciyi tehlikeye atacağını düşünüyor musun?" diye sordu. "Şey, hayır," diye söylendi. "Belki Profesör Fletcher yüzündendir," diye araya girdi Harry birden ve diğer ikisi ona bakmak için döndü. "Yani... her Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine gittiğimizde onu düşünüyoruz. Belki bizi anılarımızdan kurtarmak istemiştir." "Eğer artık bize öğretmenlik yapan Snape olmasaydı bu kadar kötü olmazdı," diye söylendi Ron. "Snape, fazla sınıf aldı diye ders programımızı düzenlememiz yeterince kötü - neden o yağlı piçten ders almak zorundayız?" "Ron!" "Affedersin, Hermione." Ron inatla gülümsedi. "Ama öyle ve sen de bunu biliyorsun." "Bir profesöre isim takmamalısın," diye cevapladı kız, onun aptalca bir belayı üzerine çekmemesine dua ederek. Aslında Ron daha iyi bilirdi - ve insanlar ne kadar öyle düşünse de kesinlikle aptal değildi. Sadece umursamıyordu ve problem de buydu. Sıranın sonuna geçtiklerinde Ron, Harry'ye gülümsedi. "İtiraz etmediğine dikkat et!" "Ben de etmiyorum!" Harry güldü. "Ron, o buralarda bir yerde!" Hermione ona işaret ederek tekrar denedi. "Ya -" "Ah, o yağlı yaşlı pi-yarasa-burada. Neden umursayayım?" "Belki, Mr. Weasley, umursamıyorsun çünkü kimse sana senden iyilere saygı duyman gerektiğini öğretmemiş," dedi arkasından düz ses. Ron döndü ve Hermione onun kolunu umutsuzca tutmaya çalışırken kaçırdı. Harry ise Ron'un ayağına basarak başardı. Güçlüce. "Av!" Üç çocuk da ona dönünce Snape'in asası kalktı. "Gryffindor'dan elli puan, Mr. Weasley, saygısız olduğunuz için," dedi adam. "Başka bir yirmi puan da Potter'dan, sakar olduğu için." "Ama Profesör ben -" diye kesti sözünü Harry ama Snape dinlemedi. "Evet?" "Hiçbir şey." Harry yüzünü ekşitti ve kendisini düzeltti. "Efendim." "Ama -" Ron başladı ama hızlı (ve dikkatlice hafif) bir Hermione tekmesi tarafından susturuldu. Mesajı almıştı. Snape dudak büktü. "Griffindor'dan on puan daha, Miss Granger, kaybedilmiş bir davayı gördüğünüzde tanımadığınız için." Ve sonra üç Kaçak'ı Dung Bombs'un desteğini umutsuzca bekleyerek böyle yararlı bir aleti geride bıraktıkları için pişmanlık içinde bırakıp gitti. Yine de Fred ve George'u görmek işleri aydınlatabilirdi ama ne yazık ki ikizler, Ginny ile birlikte trenin önündeydiler (Hermione zavallı kız için üzgün olabilirdi ama Ginny hiçbir zaman Weasley ikizlerine kızgın kalamazdı). Bu sefer, dönüş yolculuğunu eğlenceli geçireceklerine söz verdiler ama Hermione bile, Kaçaklar korkunç iksir dersinde kısılı kaldığında olacakları bekleyemeden edemedi. "Tam bir göt," diye mırıldadı Ron. "Ron!" Odaya girdiği anda biliyordu - Remus koridorlarda dolaşıp cevaplar bulmaya çalışıyordu. Zamanı gelmişti, çoktan gelmişti... ve artık günleri kalmıyordu. Ama nasıl? Soru, iki ucu keskin bıçaktı. Remus, Sirius'ın bulunacağını ümit etmişti, en iyi arkadaşların başaramadığı yerde Julia'nın başaracağını ummuştu ama yakında bir ay daha geçecekti ve zaman kalmamıştı. Dünyanın Sirius'tan daha çok ihtiyacı olan şey harekete geçmekti ve Çember tekrar oluşturulmalıydı. Eğer bunu çok yakında yapmazlarsa bir daha şansları olmayacaktı. Her gün Remus tereddüt ettiğinde dünya daha da karanlığa gömülüyordu. Bıçağın diğer yüzü: Köy Evi yok edilmişti. Onunla birlikte masa da sahip oldukları gelenekler de gitmişti. Öyleyse nasıl? Çember'in ruhu yok edilmişken nasıl tekrar oluşturacaklardı? Cevap, birçokları gibi Hogwarts'daydı. İhtiyaç Odası. Onu, cevaplar için dolaşırken yanlışlıkla bulmuştu. Kurucuların Odasından geçip Kaynak'ı saklayan sıkıcı ızgaralara saatlerce bakmıştı. O zamanda hiçbir şey değişmemişti. Remus sadece bakmıştı ve hatta ona arkadaş olan imgeler bile yoktu. Sadece yalnızlık. Yalnızlık ve bilginin ağırlığı, ki bilgi, harekete geçmesi gerektiğiyle ilgiliydi ama nasıl bilmiyordu. Ta ki kütüphaneye giderken yanlış bir koridora sapana - ki daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştı - ve yanlış kapıyı açana kadar. Sandalyeler bekliyordu. Sekizi de. Hatırladığı kadar mükemmeldi. Meşeden yapılmış masa hala ovaldi ve normalden biraz daha koyu renkte parlıyordu. Aynı anda hem çok yeni hem de etkileyici şekilde eski zamandan kalma görünüyordu; odunda yaşlanmış izlenimi vardı ve Remus bunu başkasının fark edip etmediğini merak etti. Ve kalbinde bildiği aynı kelimler masanın ortasında bir çember halinde yazıyordu: Zekâ, Güce karşı çıkar. Kapıda durmuş bu dört sıraya bakarken Remus'un omurgasından aşağıya bir ürperti indi. Bunları bir daha görebileceğini sanmıyordu, masanın Köy Evi'yle birlikte yok olduğunu sanmıştı, ama Voldemort'un gücüne ve karanlık hareketlerine rağmen buradaydı. Masa sağ salim çıkabilir miydi? Büyücü dünyasında bile olsa bu mümkün müydü? Yoksa İhtiyaç Odası bir kez daha ihtiyacı mı karşılamıştı? Remus yutkundu. Bazı sorular cevaplandırılmasa daha iyiydi. Elleri, içgüdüsel olarak en yakın sandalyenin arkasına kondu; Yoldaşlığın başı baktığında, sandalyenin arkasında beyaz çizgilerin Zekâ yazdığını fark etti. Remus'un her zaman Dumbledore'la özdeşleştirdiği bu kelime ellerinde altında güzel, beyaz ve saftı. Kusursuz. Zekice. Tahta neredeyse zamansızdı ve güçlüydü - katı. Remus,tüm gücünü ona karşı da kullansa sandalyenin kırılmayacağını biliyordu. Diğer sandalyeler de aynıydı; en ince ayrıntılarına kadar hatırladığı aynı dizaynda. Eski koltuğu Bilgi, altın rengiydi; Keşif, kırmızı. Güç hala siyahtı - bu bir işaret miydi yoksa kalbi mi öyle olmasını istiyordu? - ve Gizlilik bronzdu. Yanıltıcılık gümüş; Gerçek gri... Hiçbir fark yoktu tabi onları bir gün dolduracak kişiler hariç. Bir gün. Yakında. Remus ellerini kaldırırken derin bir nefes aldı. "Zaman geldi," diye fısıldadı kuşkuyla. Umdu... olmaması için umdu. "İyi ya da kötü için," Yoldaşlığın başı sessizce nefes aldı. "Zaman geldi." "Ah! Nereye gittiğine bak!" diye bağırdı Hermione, birisi tam arkasından hızla gelince yana kaçarken. Ron, yola adımını atmamış olsaydı orada bu olay kapanabilirdi. "Nereye gittiğime mi bakayım?" dedi Draco Malfoy, Harry daha tam arkasını dönemeden. Sarı saçlı çocuk Hermione'ye baktı. "Sence sana isteyerek dokunur muyum? Sence kendime bulaştırır mıyım?" Malfoy ve arkadaşları göründüğünde daha trene yeni binmişlerdi ve üçlü, düşmanlarına bakmak için döndü. Crabbe ve Goyle, Malfoy'un yanında bir resmin çerçeveleri gibi dikilmişlerdi ve Harry ile Ron'un arasında birden çok küçük görünen Hermione'ye yan yan bakıyorlardı. "Bulaştırmak mı?" diye hırıldadı Ron, diğer ikisi cevap veremeden önce. "Neyle? Zekâyla mı?" Dudak büktü. "Buna sahip olamayız, değil mi?" "Pis küçük kan haini," diye belirtti Malfoy. "Sen birazcık bile zekâdan anlamazsın - ama tabi ailen gerekli kitapları ve okul malzemeleri alamadığından buna şaşmamalı." Ron'un bagajı ve kitapları biraz bitkin görünse de Harry'nin onunla ilk karşılaştığı zamanki gibi değildi - Sihir Bakanı yardımcılığına yükselmek Arthur Weasley'nin sadece halk arasındaki saygınlığını arttırmamıştı - ve bavulun durumu da Kaçakların ilk senelerinde yaptığı bazı deneylerden ve ikinci yıl Gryffindorların odalarındaki davranışlarından dolayı böyleydi. Yine de Malfoy'lar Weasley'lerin dünyada yükseldiğinden haberdar değildi - ya da haberdarsa da umurunda değildi. "En azından benim babam, Voldemort'un artıklarını yalayarak yükselmedi," dedi Ron. Draco kıpkırmızı kesildi. "Benim babam harika bir adam," dedi yüksek sesle ve kontrolünü kazanmaya çalışarak. "Ve o kendisini Bulanıklarla düşüp kalkıp alçaltmadı, bu sana uyar-" "Uyar ne?" diye araya girdi Harry, öfke içinde kaynarken. Çok uzun zamandır Kaçaklar intikam için muziplik yapıyor ve Slytherinlerin her şeyi söylemesine izin verip umurlarında değilmiş gibi davranıyorlardı. Ama umurlarındaydı ve Hermione gibi insanlar bu çöplüğü duymak zorunda değildi. "Devam et, Malfoy. Söyle. Neden korkuyorsun?" "Korkmak mı, Potter?" diye dudak büktü diğeri. "Ben neden korkayım?" "Belki de kaybedeceğinizi bildiğin için." "Kaybetmek mi?" Draco güldü. "Başlıkları görmedin mi, Potter? Sizin ordunuz hainlerle, yarım kanlarla ve Bulanıklarla doluyken nasıl kaybederiz?" "Bu kelimeyi beni incitecekmiş gibi söyleyip duruyorsun," dedi sonunda Hermione, sesi sert ve gözleri keskindi. Hafifçe güldü. "Sence ben camdan mı yapıldım, Malfoy, senin emrinle kırılacak mıyım?" Tekrar kızardı ve belli ki kızın ona gülebilmesine kızgındı. "Kırılacaksın! Sen, ailen ve tüm diğer değersiz çöpler. Kırılacak ve öleceksiniz!" Çat! Harry ya da Ron hareket edemeden önce Hermione uzanıp Malfoy'un hemen kızaran sol yanağına tokadı bastı. Bağırıp geri çekilirken aklı karışmış Crabbe'e çarptı ve Hermione bir adım öne çıkınca korkuyla sindi. "Hermione, hayır!" diye bağırdı Ron, kızın kolunu tutmaya çalışarak. Ama kaçırdı ve Harry de Draco bağırmadan önce harekete geçecek fırsat bulamadı. "Ne cüretle? Ben bir Malfoy'um. Ben -" "Ne olduğun umurumda değil!" diye bağırdı Hermione. "Benim hakkında ne söylediğin de umurumda değil ama ailemi rahat bırak!" Malfoy geriye tökezleyerek anlamsızca kekeledi. Harry ve Ron, Hermione'nin iki yanında durmak için ilerlediğinde Crabbe ve Goyle itaat ederce yola çıktılar. "Hakkın olanı alacaksın, Bulanık!" diye bağırdı sarışın, korumalarının arkasına saklanarak. "Elbette alacak," dedi Ron. Harry homurdanarak ekledi: "Tam Grindelwald dönüp pembe kıyafetlerle bale yapmaya başladığında." Fawkes, isimsiz sekiz mektubu ulaştırdı. Remus, kendinin bile mektup alacağından emin değildi - tek bildiği Son Çember'in tamamen yepyeni bir başlangıç olacağıydı. Belki başkaları o koltukları doldurup, karanlıkla onlar yüzleşecekti. Ruhunun bir köşesi bunu ummuştu ama Remus o köşenin korkak köşe olduğunu biliyordu. Diğerleri gibi ne pahasına olursa olsun barış isteyen köşesi... Ama öyle olmadı. Fawkes ona sonsuz bir anlayışla bakarken gözleri haftalardır olduğundan çok daha yumuşaktı ve masaya mektubu bıraktıktan sonra altın kırmızı renklerle kayboldu. Yavaşça Remus onayladı ve mühürlü mektuba uzandı. Kâğıt, birkaç dakika önce hissettirdiğinden çok daha farklı hissettiriyordu ve mührü kırarken çok önemli hissetti. Bunu istememişti, beklememişti ya da bununla ne yapacağını bilememişti ama bir şekilde bu his, çok uygun görünüyordu. Fawkes, son çemberi özgürce seçecekti ve iyi seçecekti. Ne olursa olsun son birleşme, tamamen Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na ait olacaktı. Bu davayı iki haftadır devam ettiriyordu - ilkinden çok daha umut veren izler bulmuştu - ve artık yavaş yavaş bunun da yanlış iz olduğunu anlamaya başlıyordu. Başka da iz yoktu. Bu davayı tüm Fransa, Almanya ve İsviçre'de sürdürmüştü; son ülkede izler bulacağını ummuştu ama Sirius'ın orada olduğu sadece bir dedikoduydu. Malfoy ailesinin tüm dünyada cadılar ve büyücülerle bağlantısı vardı ama kimse saklanmaktan nefret eden ve sessiz duramayan Sirius Black hakkında hiçbir şey duymamışlardı. Elbette onun kim olduğunu biliyorlardı - kim bilmiyordu ki? - ama kimse görmemişti. Julia'nın deneyimi bile işe yaramamıştı. Kadın, kayıp şeyleri bulma ve gizemleri çözme konusunda uzmandı... ama Sirius onu yenmişti. Belliydi ki saklanacak yeri iyi seçmiş ve kafasını aşağıda tutmuştu. Sonunda tüm bu dedikoduların insanların istediği şey olduğunu fark etti. Belki bu hariç... Sarkaç Oyunları, 72 High Sokak, Oxford. Güzel ve eski görünüşlü bir dükkândı ve Büyücü Dünyası tarafından yüksek kalitede tavla, Go, oyun tahtaları ve özellikle satranç setleri satılmasıyla tanınıyordu. Sahibi, Mr. Bishop (herkesin ilk adı hakkında bildiği tek şey D ile başladığıydı) genellikle orada olur, etrafında hobi oyunlarını tutar ve onlara sarkaç derdi. Julia'nın bunun ne anlama geldiği konusunda fikri yoktu ama dükkânının adına da bunu vermişti. Tüm evrene göre hafif garip olsa da iyi bir adamdı ve Dumbledore'la iyi arkadaştı - Julia, Grindelwald'ı yenmiş bir adamın böyle bir hobisi olduğunu görünce şok olmuştu ama sonra onu orada sık sık görmüştü. Eski okul müdürü ve Mr. Bishop iyi arkadaşlardı. Ama bu yüzden bir Pazartesi akşamı Sarkaç Oyunları'nın kapsında dikilmiyordu. Julia satrancı sevse de (Lucius ve onun paylaştığı az ortak noktalardan biriydi), alışveriş yapmaya gelmemişti. Bunun yerine Diagon Yolu'nda gezerken duyduğu bir iddiayı araştırmak için ipucu topluyordu. Madam Malkins'in dükkânında tatil alışverişi yaparken Leslie Stimpson'ın oyun dükkânına birkaç gün önce girdiğini söylediğini duymuştu. Julia Stimpson'ı Hogwarts'tan tanıyordu ve hafızasının o kadar zayıf olmadığını biliyordu. Daha da önemlisi Stimpson, Sirius'la dördüncü yılınca kısa da olsa flört etmişti ve bu da kimden bahsettiğinden emin olduğunu gösteriyordu. Alışverişi unutarak Julia hemen Muggle Oxford'ına Cisimlendi ve kendini Sarkaç Oyunları'nın kapısında buldu. Oxford Blues'un - Sarkaç Oyunlarını saklayan bir Muggle erkek giyim dükkânıydı - etrafından dolaştı ve kapıdaki yazıya birkaç dakika boyunca bakarak kaldı. Bishop seti'nin önemini anlayan ailelerin çocukları ilk satranç setlerini alıyorlardı ama birkaç yetişkin de vardı. Ama Sirius yoktu. Kılık değiştirse bile Julia onu her yerden tanırdı ve iç çekmemek için kendini zor tuttu. Onun yerine derin bir nefes aldı ve kapıyı açıp içeriye girdi. Rin. Rin. Sarkaç Oyunları, tam hatırladığı gibi güzel bir dükkândı ve ağzına kadar satranç tahtalarıyla ve akla gelebilecek her türlü büyülü oyunla doluydu: Pahalı golf topları serisi; bir görkemli ve altın patlayan pişti ile birlikte yüzlerce oyun kartı; oyun düellosu kitapları; çikolata kurbağa kartları ve daha niceleri. Ama satranç setleri Bishop'u ve Sarkaç Oyunları'nı efsane yapan şeydi. Her yerde, güzel cam raflarda ve cam kutularda dizilmişlerdi ve hiçbiri kapalı kutuda değildi - çünkü kapalı olunca zevki kalmıyordu. Bishop, o küçük bir kızken gülerek sormuştu. Oyunlar oynamak için değil mi? Dükkân, ebedi bir düzenli dağınıklık içindeydi. Oyunlar (özellikle satranç setleri) tamamen temiz ve tozsuzdu, kutular köşelere yığılmıştı ve her yerde biraz kâğıt vardı. Ahşap zemin de oldukça temizdi ama bir köşede içi doldurulmuş bir hayvan duruyordu - parlak kırmızı bir bere takmış penguen. Garip. Zil çalmayı bitirmeden önce adam başını çevirmiş ve her zamanki esrarengiz gülümsemesini takınmıştı. Gümüş saçlı ve tamamen normal görünüşlü Mr. Bishop güldüğünde değişiyordu; bazen Julia'ya yaramaz bir yumurcağı andırıyordu. "Julia Malfoy!" dedi adam. "Ne büyük beklenmedik onur!" Abartılı bir şekilde eğilip ve eski tarz bir reverans yaparken gözlerinde muzip bir ifade vardı. Julia kendine rağmen sırıtarak ciddi bir şekilde kafasını eğerek selamladı. Mr. D. Bishop onu her zaman güldürürdü. "Bu nazik karşılama için teşekkürler, Mr. Bishop," diye cevapladı kadın. "Beni hatırlayacağınızı sanmıyordum." "Elbette hatırlıyorum. Her zaman buraya ağabeyinle gelirdin ve her zaman ondan daha ilgili olurdun." Başını hafifçe kaldırdı. "Hala oynadığını umuyorum?" "Elbette." Dükkân sahibi köşeden çıktı ve raflara işaret etti. "Son geldiğinden beri çok önemli setler satıyorum - büyükbabama ait olan ve yıllar önce kaybettiğimi sandığım da dâhil. Tamamen el yapımı..." "Güzel." Elbette ki öyleydi. 'El yapımı' Büyücü Dünyası'nda Mugglelardan daha özel bir öneme sahipti; bu durumda satranç parçaları tamamlanana kadar tamamen elle yapılıp bittikten sonra büyüleniyor demekti. Küçük figürler neredeyse canlı gibiydi; Julia onların zarafet ve gerçeklikle hareket ettiklerinden emindi. Beyaz taşlar açık renkli tahtadan yapılmıştı - çobanpüskülünden mi? - kırmızılar da gül ağacından görünüyordu. Küçük atlar ve kaleler, bir resimden fırlamış gibi hafif görünürken Şah ve Vezir tamamen orta çağdan gibiydi. Piyonlar bile mükemmel detaylıydı; tüm seti yapmak on yıllar almış olmalıydı. Julia bir süre, sadece onun güzelliğini takdir etmek için sete baktı. Dünya mükemmeldi. Hiçbir yanlış yoktu. Rüyaları gerçek olmuştu ve hayat tam olması gerektiği gibiydi. Sirius'la birlikte. Sirius. Adamın düşüncesi rüyalarından ayırdı ve Julia düzeldi. "Maalesef," dedi kadın, "Burada satranç takımlarına bakmak için gelmedim." "Öyle olduğunu sanmıyordum," Bishop'un gülümsemesi soldu ve ciddi - belki de biraz basit - yaşlı bir büyücüye döndü. Julia ellerine cebine koyarak tamamıyla adama döndü ve etrafı bu kadar kalabalıkken dükkânın boş olmasını isterdi. "Bir arkadaşıma bakıyorum. Burada olduğuna inanmak için nedenlerim var." "Neden bu arkadaşına bakıyorsun?" diye sordu Bishop, bir gümüş kaşını kaldırarak. "Sesinin tonuna bakılırsa bulunmak istemiyor." "Bu acil bir durum," diye cevapladı kadın sertçe. Aldığı gülüş nazikti. "Biliyorsun, onu bilmiyor olabilirim." "Bence biliyorsun. Ya da en azından onu tanırsın," diye cevapladı kadın. Adamın omuz silkmesi kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu. Sessizce yaşlı büyücü onu izledi, bekledi ve... ne? "Yaşlı gözlerim var," diye cevapladı Bishop, aynı gözler parlarken - yoksa ışık mı yayıyorlardı? Söylemek zordu. "Çok fazla şey kaçırıyorum." "Bu kadar değil," diye itiraz etti Julia. Adamın yalan söylediğini biliyordu. Nasıl olduğu hakkında bir fikri yoktu ama yalan söylediğini biliyordu. Bishop kıkırdadı. "Bana arkadaşın kim olduğunu söyle?" "Sirius Black." Başlar döndü ve sonra Julia onlara bakınca hepsi işlerine dönmüş gibi davrandılar. Adı, elbette ki herkesin dikkatini çekiyordu - Sirius kalabalığın kahramanıydı, daha iyi biri gelene kadar kalabalık tarafından sevilecekti. Bazı yetişkinlerin yüzünde öfke belirdi ama Julia artık onları suçlayamıyordu. Sirius'a ihtiyaçları vardı. "Sirius Black," diye tekrar etti Bishop, çenesini kaşıyarak. "Onu hatırlıyorum. Buraya her zaman babasıyla gelirdi ve fena halde sıkılırdı." Julia, tüyleri diken diken olmasın diye uğraştı. "Onu gördün mü? Nereye gidebileceğini biliyor musun?" "Maalesef, hayır." Adam kıkırdadı. "Ama eminim bu... ilginç bir deneyim olurdu." "Ah." Julia iç çekti. Bu ipucunu tesadüfen bulmuştu ve başkasının onun izlemesi için attığı bir tuzak olamazdı. Hayır, bu gerçekti ve bunun anlamı da Sirius isteyerek ona yanlış iz bırakıyordu - ya da Bishop yalan söylüyordu. Bu fikri sevmedi ve bir öncekine yoğunlaştı. Sirius gerçekten bulunmak istemiyordu... ona ne kadar ihtiyaçları olursa olsun. Ne kadar acıtırsa acıtsın. "Teşekkürler," dedi kadın boşça ve yürüyüp gitti. "Hermione, bu mükemmeldi!" dedi Ron, üçlü yollarına devam etmeye başlayınca. Üçüncü sınıf bir kızın Hagrid'e, Gilderoy Lockhart'ın imzalı resmini şatoda unuttuğundan geri dönmek için yalvardı. Kekeleyen kızla konuşurken Hagrid tamamen kaybolmuş görünüyordu ve Harry kendisine rağmen kıs kıs güldü. "Bu güzeldi," diye ekledi gülerek. "Birisinin Malfoy'a yaptıklarının karşılığını verme zamanı gelmişti." Hermione kızardı. "Kendimi durduramadım. Beni delirtti -" "A! Hermione! Harry! Ron!" George, yüzünde gülümsemeyle kalabalığı yararak onlara doğru koştu. Ron'un ağabeyi üçlünün önünde durdu ve Hermione'nin elini yakaladı, hayranlıkla sıktı. "Sen," George sırıttı, "mükemmelsin. Bu iki şakacının sana farklı bir şey söylemesine izin verme - o işareti Narin Küçük Draco'nun yüzüne koyan kim olursa olsun benim kız tipimdir!" Sesi azaldı ve bir fısıltıya dönüştü. "İstediğin zamanla benimle muziplik yapabilirsin." Kız hemen kırmızılaştı. "Dürüst olmak gerekirse George, bu sadece -" "Mükemmeldi," diye tekrarladı Ron. "İnanılmaz derecede mükemmel." "Üstelik ima yok -" dedi Harry. "Şuraya bakın!" dedi bir kız sesi. Fred, bir yerlerden çıkıp geldi ve çarpıp Harry'yi dümdüz yere yapıştırdı. "Oooph!" Yeşil ışık çaktı. Çocuklar çığlık attı. Hagrid'in karmaşa arasından bağırdığını duyabiliyordu ama Fred'den başka bir şey göremiyordu - Fred iyi miydi? Uzaktan, Ron, Hermione ve George'un da kendilerini yere attıklarını ve asalarını çıkarttıklarını fark etti. Ginny neredeydi? Garip bir ses konuşmaya başladı. "Avada -" Gökkuşağı rengindeki ışıklar havada dans ederken daha fazla öğrenci çığlık attı. Harry, Fred'in etrafından ne olduğunu ve Fred'in neden onu yere yapıştırdığını görmeye çalıştı. "Üzerimde çekil!" "Ah. Affedersin." Harry'nin homurdanmasını sağlayan bir dirsek ağzına girdi ama Fred kenara çekildi. Fred, iyiydi. "Hagrid, hayır!" dedi bir kızın tiz sesi. Ginny'nin sesi. Harry, kafasını kaldırınca yerdeki bedenler arasından Ginny'nin kızıl kafasını görebildi. Çok uzakta olmayan uzun, Ölüm Yiyen cüppesi giymiş bir figür dengesi sağlamak için geriye gitti ve asasını tam Harry'ye doğrultu. Hagrid koşmaya başladı. "Avada Kedavra!" diye bağırdı Ölüm Yiyen. Hagrid atladı. Çocuklar çığlık attı. Yeşil ışık çaktı ve Hagrid ses çıkarmadan yere yığıldı. Hermione çığlık attı ama Harry'nin gözleri maskeli Ölüm Yiyendeydi. Adam gülüyordu. Gülüyordu. Hagrid'in üzerinden atlarken onun cansız bedenine hor gören bir ifadeyle baktı ve Harry, maskesinin altından gözlerinin buruştuğunu fark etti. Ama Ölüm Yiyen tekrar ileriye bakınca asasını tekrar Harry'ye doğrulttu. Hareket etmeliyim, diye düşündü aptalca ama tek yapabildiği boşça bakıp sırtüstü yatabilmekti. Uyuşmuştu ve George ayağa kalkmaya başladı - "Expelliarmus!" diye bağırdı Snape, nereden çıktığı anlaşılmadan. "St -" Ölüm Yiyen büyüsünü bitirmek için hiç şans elde edemedi; asası uçtu ve kendisi de geriye uçarak bir platforma çarptı ve her yere tahta ve kıymık sıçrattı. Çocukların çığlıkları sönerken adam, sanki cübbenin altında biri yokmuş gibi yattı. Snape, rahatça asayı yakaladı ve çocuklara döndü. "Herkes trene!" diye emretti. "Şimdi!" Koyun sürüsü gibi olan kalabalık daha da hızlandı ve Harry de kalabalıkla gitmeye başlamıştı ki omzunda demir gibi bir el onu durdurdu. "Sen hariç, Potter." Harry kaşlarını çatarak durdu. Diğer Kaçaklar da hemen durdu ama Snape'in bakışı hepsini geride tutmayı başardı. Harry, arkadaşlarının yardımını onaylayacaktı ama birden ağzı kurumuştu. İlk kez işler çok kötü gidiyordu. Bu rast gele bir saldırı değildi; Ölüm Yiyen, onu öldürmeye çalışmıştı. Ve Hagrid ölmüştü. Hagrid hayatını kurtarmış ve ölmüştü. Yaşlar gözlerini doldurdu ama onları geri itti. Snape'in hangi tarafta olduğunun önemi yoktu ama yine de o iğrenç İksir Ustası'na ağladığını göstermeyecekti. Emindi ki Snape gülerdi ve Harry'nin zayıflığına dudak bükerdi. Ama Hagrid ölmüştü ve duyguları geride tutmak çok zordu. Kaçakların yarı-devi ziyaret ettiği her anı hatırlıyordu - nezaketini, herkese yardım etmek için çabalamasını. Hagrid, muzipçileri Filch'ten ya da herhangi bir profesörden çok daha sık yakalamıştı ama "zararsız eğlence" oldukları için bir uyarıyla yollamıştı. Kalabalık çabucak dağıldı; kimse Hagrid'in cesedinin yanında kalmak için durmadı. Çok korkmuşlardı ve şok geçiriyorlardı. Hogwarts güvenli olmalıydı. Hogsmade, boş olmalıydı. Profesörler öyle demişlerdi. Snape'in eli hala omzundaydı ve İksir Ustası, Harry'nin dikkatini çekmek için onu salladı. Harry irkildi ama Snape kısık ve devamlı bir sesle konuşmaya başladı. "Beni dinle, Potter, fazla zaman yok. Karanlık Lord, senin onun kaderindeki düşman olabileceğini düşünüyor ve yaşın gelmeden seni yok etmeye çalışıyor. Kimseye güvenme, yakın arkadaşlarına bile." Karanlık gözleri, artık boşalmış istasyonu taradı. "Dokuz üç çeyrek platformunu ailenle terk et yoksa yaşayamazsın." Harry ağzını açarak bu bilgiyi sindirmeye çalıştı "Ama -" "Şimdi git, çocuk! Harcayacak zamanın yok." Snape onu trene yönlendirdi ama Harry'nin bacakları kendi emirlerine uymuyor gibiydi. Kafası karışıktı ve gözleri Hagrid'in cansız bedeni üzerine odaklandı. Okulun Bekçisi huzurla yatıyordu, sanki uyuyor gibi - ama Harry kendini kandıramazdı. Deneyemezdi bile. Bir Seherbaz'ın oğlu olarak büyümek ona ölümü kabullenmeyi öğretmişti ve Hagrid ne kadar huzurlu görünürse görünsün, bir daha asla uyanmayacaktı. Sonra gözleri, bilinçsiz yatan Ölüm Yiyen'e takıldı ve Snape'in onunla ne yapacağını merak etti. Ama soracak zaman yoktu - güçlü eller onu Hogwarts Ekspresine sürükledi ve kapı arkasından kapandı. Hemen tren hareket etmeye başladı. Harry, soğuk hissetti. "Kimseye güvenme," demişti Snape. "Arkadaşlarına bile." Ne demek istemişti? |
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||