Harry Potter Cafe
Harry Potter Cafe | Forum Harry Potter Cafe | Resim Galerisi Harry Potter Cafe | Üyelik
Unbroken Universe - Hatırlanan Sözler | Yorumlar
The Unbroken Universe | Kitap 1 ~ Unutulmayan Sözler The Unbroken Universe | Kitap 2 ~ Hatırlanan Sözler The Unbroken Universe | Anasayfa
The Unbroken Universe

Bölüm Kırk İki: Ve Kırılmamak

"Seninle konuşmam lazım."

Sert ses, James'i hayallerinden çıkardı; kiraz renginden yeni masasını bakıyor ve her şeyi nereye koyacağına karar veriyordu - odasına biri girip çok ihtiyacı olup da düşürdüğü bir şeyi getirmeden bir dakika zor geçiyordu. James'in fark ettiği gibi Dumbledore'un çok fazla eşyası vardı ve ne işe yaradıklarını anlaması gerekiyordu.

James'in yeni inşa ettiği (tüm şekli değiştirmişti) ofisin girişinde Severus Snape duruyordu.

"Burada ne yapıyorsun?" diye sordu James, kendini durduramadan önce. Sonra saate baktı, çok eski bir Muggle yapımı saate. Neden Dumbledore onu burada tuttu ki?

"Dediğim gibi, seninle konuşmam lazım." Snape, eşikten içeriye adım attı. - James'in kapısı yoktu - ve davet edilmeden sandalyeye kuruldu. "Hem Yoldaşlık hem de Bakanlık için önemli." Adam tereddüt etti. "Ve Seherbazlar için."

Birden James, ofisteki havanın belirgin bir şekilde düştüğünü hissetti - ki aslında daha bakanlığın dörtte üçü inşa edilmişken ve klima sisteminin çalışmadığı kesinken bu oldukça mümkün bir şeydi. "O zaman neden geçen gece söylemedin?"

"Geçen gece zamanı değildi."

"Anlıyorum." Snape'in neden olduğunu açıklamasına gerek yoktu - James zaten biliyordu ve bildiği için kendinden nefret ediyordu. Neredeyse ona katılacaktı. "O zaman neden burada? Sihir Bakanlığına gelerek neden kendini riske attın?"

Snape neşesizce güldü. "Burada olduğumu biliyor."

"Ne?"

"Tıpkı Riddle Evi Saldırısı'nı bildiğim gibi," diye cevapladı en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden. "O saldırının düşeceğini bildiğim gibi."

"Ve bize söylemedin mi?" diye sordu James öfkeyle.

"Elbette söylemedim." Birden asasını kaldırıp omzunun üzerinden salladı. "Silencio. Eğer size bildiğim her şeyi anlatırsam bu, sadakatimin nerede olduğunu açıkça ortaya koyardı ve size hiçbir yararım olmazdı. Ya da Karanlık Lord'a."

James, onun çok fazla hak ettiği acımasız fikirlerini kendine sakladı, çünkü haklıydı. James ondan tüm kalbiyle nefret edebilirdi ama Snape haklıydı ve bu adama güvenmesi gerekiyordu. Eğer Snape onlara ihanet etmek isteseydi, savaş yıllar önce kaybedilirdi. Eğer Snape bize ihanet etmek isteseydi, hepimiz ölmüş olurduk. James hafifçe iç çekti.

"Beni ne hakkında görmeye geldin?"

"Moody öldü," dedi Snape girişte. "Asa ve göz, oraya Seherbazlar bulsun diye ve Riddle Evi'ne çekmek için bilere bırakıldı. Moody her zaman ölüydü."

Uzun bir dakika boyunca James sadece bakabildi. Hepsi boşuna mıydı? "O zaman kim çığlık atıyordu?"

"Mugglelar. Rasgele kurbanlar." Snape omuz silkti. "Bu görev için getirildiler ve sonra katledildiler. Sorduğumda Rodolphus bu bilgiye benimle memnuniyetle paylaştı."

Ve Sirius biliyordu. "Harekete geçmekten başka şansımız yok," dedi sessizce, İç Çember buluşmasında. "Yapmak zorundayız yoksa uğruna savaştığımız her şeyi riske atarız. Yine de... sadece yanıldığımı umabilirim. Eğer yanılmıyorsam..." James yutkundu. Nasıl bilmişti? Bilebilir miydi? Snape, James'in cevap veremeyecek durumda olduğunu sezmiş olmalıydı.

"Moody'nin 1988'den beri ölü olduğu konusunda hiç şüphe yok."

James tiksinme, korku ve öfkeyi geriye itti. "Sirius'ın bunu bilmesi lazım. Seherbazlar bilmeli."

"O zaman bunu sana bırakıyorum," diye cevapladı Ölüm Yiyen. "Senin... arkadaşınla konuşmaya hiç niyetim yok."kelimeleri sanki lanetmiş gibi söylemişti ve James'in tüyleri diken diken oldu.

"Dün geceden sonra seni görür görmez lanetlerse onu suçlayamam," diye cevapladı Bakan, Snape'in homurdanmasına neden olarak.

"Sence ondan korkuyor muyum, James?"

"Hayır." Eğer Snape hakkında reddedilemeyecek bir şey varsa o da cesur olduğuydu. Yaptığını yapmak için inanılmaz cesurdu - ve yüzleştiğiyle yüzleşebilmek için - neredeyse on iki yıldır.

"Yanılıyorsun," diye geldi hafif cevap. "Ondan korkuyorum. Ne olacağından korkuyorum."

"Sen -"

"Onu gördün. Bunu inkâr etme." Snape'in gözleri karanlıktı ama bir şeyle doluydu. Bu öfke miydi? Adam hırladı, "bunun daha önce olduğunu gördüm."

James baktı. "Ne?"

"Ona hangi iksirleri verdiğimi sor. Kendisine ne yaptığını sor - isteyerek ve seçimle diyor kendisi. Sonra bana gel ve o adamın, o canavarın senin arkadaşın olduğunu söyle."


Dung, öğrencilerinin Hogsmade'e gitmesini izledikten sonra ofisine döndüğünde Lily, onu bekliyordu. Kadın onu gördüğü anda neredeyse bunu yaptığına pişman olacaktı - onu çok iyi karşılamasına rağmen Biçim Değiştirme Profesörü çok bitkindi. Daha önce hiç görmediği çizgiler gözlerinin etrafına yerleşmişti ve son birkaç gündür, kilo kaybetmiş görünüyordu. Yakında, stresli Severus Snape'e benzeyecekti ama saçları onun kadar yağlı değildi. Neyse ki...

"Seni beklettiğim için özür dilerim, Lily," dedi Fletcher sessizce. "Her zamanki gibi Weasley ikizleri bir şeyler peşindeydi ve ben de onlara ceza veriyordum. Ve Hogsmade'e gitmelerini yasakladım."

Adam yüzünü buruşturdu. "Maalesef beni endişelendiren şey, ikisinin de özellikle hayal kırıklığına uğramış görünmemesiydi." Nadir bir gülümseme adamın yüzüne yerleşti. "Sadece onların yeni kurbanı olmadığımı umabilirim."

"Eminim, değilsindir." Kendine rağmen Lily kıkırdadı. Bu günlerde çok az şey komikti ama oğlunun ve arkadaşlarının yaptığı belaları - sevgili 'Kaçaklar' hakkında bir şeyler duymak her zaman eğlenceliydi. Lily, Hogwarts'tayken bir muzipçi değildi ama onlardan biriyle çıkınca ve James'le evlenince esprinin güzel taraflarını takdir etmeyi öğrenmişti. Bunun yanında bir sonraki hedeflerinin kim olduğunu biliyordu tabi ki deli olduklarını kanıtlayıp Remus'a şaka yapmaya kalkmazlarsa... Sanırım bunun sonuçlarını görmek için para öderim!

"Doğru," dedi adam huysuzca. Gülüşü gitmişti. "Beni hangi konuda görmek istedin?"

"Sadece konuşmak için. Birkaç gün önce tüm semptomlarının üstünden geçtiğimizi biliyorum ama ne yaptığımızı bilmeni istiyorum."

"Bir şeyler yapabilir misiniz?" diye sordu Dung, nedenlice.

Lily sertçe onayladı. "Yapabileceğimize inanıyorum. Grimmauld Meydanı'ndaki kütüphane oldukça ilginç eski kitapları da içeriyor ve birçoğunda Uzaktan Görme Büyüsü ile ilgili bilgiler buldum. Bir karşı büyüsü yok ama büyünün nasıl yaratıldığı ile ilgili bilgi var. Oradan hareket ederek yeni bir tedavi geliştirebiliriz."

"Ne kadar zamanda?" Dung, belli ki endişesini göstermemeye çalışıyordu ama başarılı olamayarak yutkundu.

"Birkaç ay," diye cevapladı Lily gülerek. "Belki daha az. Molly Weasley, büyüleri kırmakta oldukça iyi."

"Bu kadar zamanımız olduğunu sanmıyorum," diye fısıldadı adam.

Lily kaşlarını çattı. "Bu zaman kolay olmayacak Dung, ama öğrencilerin için bir tehlike olacağını düşünüyorsan biraz izin al ve -"

"Hayır, sorun bu değil." Adam kafasını salladı. "Tam olarak değil, neyse. Ama... bizim bir İç Çembere ihtiyacımız var, Lily ve şu anda bunu yapamıyoruz. Sanırım Remus, benden önce Sirius'tan şüphelendi ama benim. Öyle olması lazım... Fawkes biliyor."

"Bu kadar emin misin?" diye sordu kadın.

"Eminim."

"O zaman hayatta kalacağız," diye temin etti kadın onu. "Çok ileri gittik. Sadece birkaç aya ihtiyacımız var - hatta otuz gün kadar kısa bile olabilir. Ve sonra Çember tekrar oluşturulur."

"Bu kadar zamanımız olduğundan emin değilim," diye cevapladı Dung, basitçe.

Lily uzandı ve elini sıktı. "Yapacağız. Göreceksin." Kadın ayağa kalkarken adamın elini bıraktı. "Bir daha ki hafta gelip sana gelişmeleri anlatacağım."

"Tamam." Adam boş boş baktı. "O zaman görüşürüz."


Sabah. Şafak. Güneşin Doğması. Bunlar, umudun ve güzelliğin simgeleri olarak mutlu zamanlar olmalıydı. Yeni başlangıçlar. Karanlığın kovulması.

Sirius homurdandı. "Doğru."

Belki uyumak yardımcı olurdu ama ne kadar denerse denesin başaramadı. Sirius karanlıkta yatıp tavana bakarak düşündü. Hatırladı. Hatırladı.

"Beni bazen hayrete düşürüyorsun, Sirius. Bunu kabul ediyorum." Soğuk parmaklar alnını okşadı. "Ama neden benimle savaşmak için bu kadar güç harcıyorsun? Burada unutulmuş ve yalnız başına gerçekten ölmeyi tercih eder misin?"

"Evet." Konuşmak yaktı. Kanın tadını aldı. Umurunda değildi.

"Sana dünyayı sunuyorum... Bu, acı dolu bir hayattan daha az mı çekici?"

"On yıl." Sirius acı içinde nefes aldı. "On yıl... sana hayır dedim."

"On yıl ve ben hala teklif ediyorum," diye cevap verdi Voldemort sessizce. Parmaklar çenesine kayarak Sirius'ın acı içinde geri çekilmesine neden oldu. "Ve teklif hala geçerli..."

Bulanık görüşünün arkasında bir asanın kalktığını gördü. Sirius kendini buna hazırlayacak zamanı zar zor buldu. "Crucio!"

Dünyası acı içinde patladı; gözlerinin önünde ışıklar çaktı. Yine de Karanlık Lord'un son kelimeleri Sirius'ın zayıf çığlıklarını aştı. Yumuşak ve baştan çıkarıcı - ama bu kadar acıya rağmen yeterince baştan çıkarıcı değil...

"Bunu hatırla."

Sirius titreyerek oturdu. Nefes nefese kalmıştı ve acıyı o kadar canlı hatırlıyordu ki neredeyse tekrar Azkaban'a dönmek gibiydi. Ama zaten son birkaç gün hep böyleydi. Dakika dakika, anı anı cehennemi yaşamıştı. Yavaşça nefesinin kontrolünü eline aldı ve ayaklarını yatağın yanından uzattı. Elinin bir hareketiyle yatak örtüsünü fırlattı.

Oda sıcak olmasına rağmen titredi. Aslında çok sıcaktı - uyumadan önce bunu garanti etmişti ki fazla sıcak belki yardımcı olurdu. Ama yardımcı olmamıştı ve Sirius, umursamaktan vazgeçti. Kişisel konforu konusunda endişelenmekten önce endişeleneceği çok fazla şey vardı. Düşünmeden giyindi ve hangi cüppe olduğunun bile farkında değildi. Sadece asasını cebine atmak içi durakladı.

Sessizce odasından ve Ana Villa'nın dış kapısından çıkıp Altıncı Lab'a doğru yürümeye başladı. Artık Seherbazlar onun ne yaptığını bildikleri için hiç ziyaretçisi olmuyordu ve Sirius bundan memnundu. Tonks ve Bill bile uzak durmuştu ki bu Sirius'ı hafifçe şaşırttı - Sirius bu meraklı çiftin korkularını yenip ilk ona gelecek çift olduğunu sanmıştı. Korku. Hiçbir zaman korkulan biri olmak istememişti ama şimdi Seherbazlar onun hareketlerini destekleyeceklerini söyleseler bile ondan kesinlikle korkuyorlardı.

"Dün akşam çekip gitmemen lazımdı," dedi sessizce Bill Weasley, Sirius Ana Villa'nın doğu tarafına geldiğinde. Belliydi ki yanılıyordu. Bill, uzak kalmasını sağlayacak kadar korkmuyordu. Şimdilik.

Sirius durdu. "Söylenecek hiçbir şey yoktu."

"Yok muydu?"

Ona, onun bana ait olduğunu söyle. Kelimeler Sirius'ın aklını o kadar büyük bir hızla fethetmişti ki gözleri büyüdü. Gerildi, karanlığı, soğuğu, acıyı hissetti - Fletcher'a benim olduğunu söyle. Bill ona bakıyordu ama Sirius diğer Seherbaza en ufak bir ilgi kırıntısı göstermiyordu. Karanlık onu boğuyordu ama bu sefer farklıydı... Sirius'ın içinden bir şeyler Voldemort'a erişmek için uyandı.

Karanlık Sirius'ın içine saplandı ve ürperdi. Acının Voldemort'tan mı yoksa kendisinden mi geldiğini söyleyemezdi ama bu Sirius'ı harekete geçmesi için kışkırttı. İçine uzanarak Seherbaz, daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Avalon'a saldırıda Sirius geriye çekilmişti ama şimdi saldırdı. İçindeki her güç zerresini acıyı Voldemort'a göndermek için, Karanlık Lord'un karanlığı yutması için yönlendirdi. Bir saniye içinde aralarındaki bağdaki acıyı hissetti ve sonra dünya karardı - bir dakika sonra hemen geri geldi. Sirius, Ana Villa ile Kütüphane arasında dikiliyordu. Bill bakıyordu.

"Sen iyi misin?" diye sordu genç adam endişeyle.

Sirius yutkundu ve Voldemort'u geriye püskürttüğünün saf hazını saklamaya çalıştı ve - sonunda başarısının - onu korkuttuğunu. "Ben iyiyim."

"Bu neydi?"

"Bir anı," diye yalan söyledi ve başını sallayarak aklını toplamaya çalıştı. Voldemort ne demeye çalışıyordu? Bilmek istiyor muydu? Yüz defa bu kelimeleri Sirius'a söylese ve Dung'ın onun olduğunu iddia etse de kesinlikle bunu geçmişte Dung'a da söylemişti. Ama bu farklı mıydı?

"Yalan söylüyorsun," diye cevapladı Bill sessizce. İncinmiş görünüyordu.

"Evet. Yalan söylüyorum."

Söylenecek başka bir şey var mıydı? Hayır, yoktu. Hala yoktu.

Ve yine, Sirius çekip gitti.


"Hazır mısınız?" diye sordu George ve diğerleri onayladı.

"İşe yarası iyi olur," diye nefes aldı Hermione, asasını kaldırırken.

"Elbette işe yarayacak, Hermione," diye temin etti onu Fred. "Onu sen keşfettin."

"Kapa çeneni," kız kızarırken Ginny, George'ın karnına dirseğini geçirene kadar ikizler kıkırdadılar.

"Hey! Bunu neden yaptın?"

"Çünkü sen bir götsün, bunun için," diye cevapladı kız memnuniyetle. "Şimdi bırak da kız çalışsın."

Fred homurdandı. "Hiç eğlenceli değilsin, Gin."

"Çok eğlenceliyim," diye cevapladı kız soğukça. "Tıpkı senin şu anda tam -"

"Ginny!" Ron, şok içinde nefesini tuttu.

Kız, büyük abisine masumiyetle dönerken Kaçaklar kıkırdadı. Hermione bile omzunun arkasından bakmak için asasını indirdi - Ginny'nin takındığı manalı bakış harikaydı. "Ah, bu kadar şaşırmış davranma. Sanki sen de annemin sana bağırmasına neden olan şeyler söylemiyorsun."

"Ama bu farklı!"

"Ron, bu kelimeleri senden öğrendim."

Genç Weasley erkeği parlak bir kırmızıya dönerken Hermione kıkırdadı. Fred ve George kahkaha attı. Ron tekrar denedi. "Ben -"

"Siz ikiniz tartışmayı bırakın da işimize bakalım," diye araya girdi Harry birden.

"Güzel fikir," diye konuşmaya başladı ve büyük ihtimalle Profesör Vindictus Viridian tarafından yazılan tek işe yarar kitap olan Kilitler, Anahtarlar ve İkisini Arasında Gezinmek kitabında okuduğu her şeyi tam olarak hatırlamaya çalışarak kapıya döndü. Hermione kendi kendine gülümsedi ve sonra asasını kilide hafifçe vurmaya başladı. Sağa. Sola. Yukarı. Yukarı. Sola. Yukarı. Aşağıya. Köşegen -

"Bizi kim yakalayacak ki?" diye sordu Ron, kızın arkasından. "Herkes ya Hogsmade'de ya da çalışıyor ve kimse Profesör Snape'in nerede olduğunu bilmiyor -"

"Herkesin Hogsmade'de olduğuna emin misin, Ron?" diye sordu bir ses.

Ron kekeledi, ikizler küfretti, Ginny sıçradı ve Harry öyle bir döndü ki Hermione'nin koluna çarpıp asasını kilide sokmasına ve yaptığı Kilit Açma büyüsünü tamamlamasına neden oldu. Klik sesiyle kapı, birkaç inç açıldı.

"Burada ne yapıyorsun, Percy?" diye sordu George.

"Hogsmade'de olman gerekmiyor mu?" diye ekledi Fred kızgınlıkla. "Sevgili Penelope'nle birlikte?"

Hermione tam zamanında dönüp Percy'nin kendini nemliymiş gibi yükseltmesini gördü. "Ben bir Öğrenci Başı'yım. Size açıklama yapmak zorunda değilim. Aslında açıklaması gereken siz altınız. Merlin adına Profesör Snape'in kişisel odasına girmeye çalışarak ne amaçlıyorsunuz?"

"Başarmayı," diye mırıldandı Ron ama Percy onu görmezden geldi.

"Ve neden umurunda?" Bizimle birlikte başının derde mi girmesini istiyorsun?"

"Hayır, o hiç bir zaman böyle aşağılık ayaktakımı bela çıkarıcılardan olmadı," diye düzeltti ikizini George. "Değil mi, Perce?"

"Bana öyle deme," dedi daha yaşlı olan Weasley.

"Tamam, Perce."

"Sorun değil."

"Hiç değil."

"Asla," diye ekledi Ron.

"Bu zamana kadar öğrenemedin mi?" diye sordu Ginny neşeyle.

Harry hafifçe kıkırdadı.

"Size emrediyorum, Profesör Snape'in odasından uzak durun!" diye bağırdı Percy ve Kaçaklar güldüler.

"Bize emrediyor musun?" dedi Ron. "Aman aman."

"Çok korktum," diye araya girdi George. "Sen de mi küçük kardeşim?"

"Ölüme kadar," diye cevapladı Ron.

Fred kıkırdadı. "Ben titriyorum."

"Dehşete düştüm," diye ekledi Harry.

"Sanırım şimdi ağlayacağım. Yatağımda biraz hıçkıracağım," bu da Ginny'nin eklemesiydi.

"Sanırım ben de muzipliği bırakıp kaçacağım." Hermione Percy'ye gülümsedi. "Bu işe yarar mı? Her neyse biraz çalışmam lazım."

Percy kekeledi ve diğerlerinin ne diyeceğini öğrenecek şansı olmadı. Soğuk bir hava Profesör Snape'in odasının kapısını açtı ve büyülü mumlar birden yanmaya başladı. Kapıdan çok az fit uzakta yerde bir şey vardı.

"Bu da ne -" diye başladı George ama kendini durdurdu.

Hermione soğuk hissetti. "Ah, hayır," diye fısıldadı, diğerlerinin etrafında toplandığını hissederek. Ama en iyi görüş açısı ondaydı ve bunların ne olduğu oldukça açıktı.

"Bunlar... bunlar Ölüm Yiyen cübbeleri..." diye kekeledi Percy.

Ron ıslık çaldı. "Babam haklıymış..."

"Ben bunu biliyordum," diye fısıldadı kız, daha çok kendi kendine. "Sadece Quirrell olmadığını biliyordum."

"Bir şeyler yapmalıyız." Birden Percy'nin sesi ciddileşti. "Onun Profesör Lupin'i daha fazla kandırmasına izin veremeyiz."

"Umm... O kimseyi kandırmıyor," diye konuştu Harry, diğerlerinin bakmasına neden olarak. "Profesör Lupin biliyor. O - göründüğü gibi değil."

"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Hermione, kendini durduramadan. Harry ile bir buçuk yıldır arkadaştı ve bir şeyler sakladığında anlıyordu. Bu, kesinlikle o durumlardan biriydi.

"Şey, ee, ben -"

"Bu önemli değil," diye araya girdi Percy ciddice. "Şu anda birine söylememiz lazım."

"Ama -" Percy dönüp yürümeye balamadan önce Harry cümlesini bitirecek zaman bulamadı. "Bekle! Anlamıyorsun!"

Percy yürümeye devam etti ve Ginny küfretti. Aynı anda Hermione, Harry ile yüzleşmek için döndü. "Profesör Lupin'in bildiğini mi söylüyorsun? Snape bizim tarafımızda mı?"

"Evet!"

"O zaman hepimizin pişman olacağı bir şey yapmadan önce gidip onu durduralım," dedi George vahşice.

"İyi dedin," dedi Ron tam Hermione konuşurken:

"Haydi gidelim."

Kaçaklar hep birlikte Percy'nin peşinden koştular ve Hiç Durmadan Hoplayan Topları unuttular.


"Ne düşünüyorsun, Lucius?" Karanlık Lord tarafından sorulan böyle bir soru her zaman tehlikeliydi ama neyse ki Snape kehaneti getirdiğinden beri bunun üzerinde düşünüyordu.

"Bence bu her şeyi değiştiriyor, Lordum," dedi hemen.

"Öyle mi?"

"Evet, Lordum. 1981'deki kehanetle birleştirdiğimizde Delphi Kahin'inin bizim gibi düşünmediği kişiyi işaret ettiğini düşünüyorum." Elbette ki Karanlık Lord bunu biliyordu ama insanların düşüncelerini duymaktan hoşlanıyordu. Şey, en azından bazı insanların, diye düşündü Lucius kendi kendine. Değecek insanların. Bu konuşmayı Rodolphus ile yaptığını hayal edemiyorum."

"Yanlış düşmanın peşindeydim diye düşünüyorsun?" diye sordu tehlikeli ses.

"Ben -" Dikkatli davranmanın sırasıydı. Çok dikkatli. "Black'in ölmesi gerektiğini düşünüyorum, Lordum."

Voldemort güldü. "Ne kadar diplomatik!" Soğuk gülümseme korkutucuydu, hatta ilk Ölüm Yiyenlerden olan Lucius için bile... İfadesi sertleşti. "Çocuğu bul, Lucius. Onu bul ve bana getir."

"Hangisini, Lordum?"

"Potter."


Dung iç çekti ve ellerini kafasından çekerek önündeki boş kâğıda baktı. Yazmak zorunda olduğunu biliyordu - ama neyi? Nasıl? Kime? Kelimeler aklına gelmiyordu ama fazla zamanı yoktu. Dünyanın fazla zamanı yoktu.

Kafası ağrıyordu. Her yeri ağrıyordu ki buna Uzaktan Görme Büyüsü'nün etkisi altında olması gerektiğini anladığından beri ağrıyan boş ruhu da dâhildi. Anıları bölük pörçüktü - sihirli sözleri hiç hatırlayamamıştı ama acıyı hatırlıyordu, yenilemez bir şeyle savaşmasını hatırlıyordu. Daha da önemlisini kaybedişini hatırlıyordu... ve bunu yaparak onun için önemli olan her şeye ihanet ettiğini biliyordu. Bu kadar yardım eden ve onu Voldemort'un ellerinden kurtaran herkese ihanet etmişti.

Neredeyse ellerinde onun kadar kan vardı. BUZKIRAN Operasyonu - Bill Weasley'nin onu Azkaban'a mahkûm eden adamın yüzüne bakabilmesi şaşırtıcıydı - ve Riddle Evi Baskını en büyük başarısızlıklarından biriydi. Dung yeterince savaşmadığı için çok fazla kişi öldü. Sirius Uzaktan Görme Büyüsüyle savaşmıştı; Dung, bunu yaptığını biliyordu. Ama Dung Fletcher başarısız olmuştu. Başarısız olmuş ve Voldemort'un oyuncağı haline gelmişti.

"Voldemort." Bu ismi fısıldamak istemişti ama neredeyse hıçkırıkla çıkmıştı. Bu ismi tekrar söylemeyi öğrenmesi ne kadar zamanını almıştı? Çok uzun. Daha iyi bilmeliydi.

Daha iyi olmalıydı.

Yavaşça tüy kalemini kaldırdı ve yazdı. Belki yeterince umursasaydı kelimeler daha kolay gelirdi. Gözyaşları kesinlikle kolaylıkla dökülüp, kâğıdı ıslatıp, mürekkebi bulandırıyordu.

Sevgili Remus.


"Konuşmamız lazım, Sirius," dedi James, arkadaşının yüzünü şömine ateşinden dikkatle inceleyerek.

"Şimdi değil." Cevap hemen geldi.

"O zaman, ne zaman?" diye sordu James, amaçladığından daha keskin sormuştu ama kendini durduramadı. Arkadaşı hakkında endişeleniyordu.

"Bilmiyorum." Sirius gözlerini kaçırdı.

James iç çekerek sinirlerine hâkim olmaya çalıştı. "Sirius... Snape beni endişelendiren şeyler söylüyor. Hepimizi endişelendiren."

"Şaşırmadım," diye cevapladı diğeri düzce.

"Neler oluyor, Sirius?" diye baskı yaptı James. "Ne yapıyorsun? Snape sana canavar dedi."

Sirius homurdandı. "Tekrar, hiç şaşırmadım." Sesi ölü gibiydi ve James'in buz gibi hissetmesine neden oldu.

"O zaman bana nedenini söyle!"

"Benim bir canavar olduğumu düşünüyor musun, James?" Birden Sirius başını çevirdi ve buz mavisi gözlerini James'e odakladı. Ölü görünüşü hala oradaydı, boşluk hala vardı... ama James'in daha önce hiç görmediği dondurucu bir şeyler vardı.

Buzun altında bir şeyler yanıyordu.

"Sen benim arkadaşımsın," diye cevapladı hemen, umutsuzca o buz gibi bakışlardan kaçmaya çalıştı ama yapamadı. James titredi ama Sirius'ın ifadesi değişmedi.

"Umarım."

"Elbette öylesin!" James yutkundu. "Biz kardeşiz, hatırladın mı? Dördümüz - ne olursa olsun. Ve senin için buradayız, Sirius, her zaman. Biz sadece -"

"O zaman güven bana." Sirius dönmeden önce gözlerinde kırmızı bir şeyler parladı. "Tam da şimdi..."

"Sirius -"

Kırmızı bir şeyler.

Sirius bağlantıyı kesti.


"Gerçekten buna inanamıyorum -"

"Burada bir sorun mu var?" diye sordu Remus nazikçe, bir köşeden dönmüş ve altı Kaçak'ın Percy Weasley'le olan savaşlarının ortasına dalmıştı. Elbette birbirlerine lanetler ve yumruklar atmıyorlardı ama bunu kavgadan daha aşağı bir kelimeyle tanımlanamayacak kadar şiddetliydi. Remus geldiğinde sussa da Percy bile bağırıyordu.

Harry susmadı. "Beni bir dakika dinleyebilir misin! Sana zaten söylemem gerekenden çok daha fazlasını söyledim ve hala gidip birine söylersen her şeyi mahvedersin! Bilmiyorsun -"

"Bu kadar yeter, Harry," Remus onu kesti ve James'in oğlunun kırmızıya döndüğünü gördüğüne memnun oldu. Diğerlerine bakmak için döndüğünde Hermione Granger'ın utançla kızardığını gördü. "Şimdi, burada neler dönüyor?"

"Önemli değil, Müdürüm," diye denedi George. "Sadece bir aile sohbeti yapıyorduk."

"Öyle mi?" Remus tek kaşını kaldırarak Harry ve Hermione'ye baktı. Aile sohbetiymiş tüylü kulağım, diye düşündü kendi kendine gülmemeye çalışarak. Belliydi ki Percy Kaçakları bir muzipliğin ortasında yakalamıştı ve şimdi onları ele verecekti. Bu, ilk kez olmuyordu ama en gürültülüsüydü.

"Öyle gibi bir şey," dedi Fred zayıfça.

Remus gülümsedi ve en büyük Weasley'ye döndü. Öğrenci Başı'nda hiç gülüş görmeyince şaşırdı. "Percy?"

"Profesör Lupin, doğru mu -"

"Remus!"

İçgüdüsel olarak döndü; Snape onu asla öğrencilerin önünde ilk ismiyle çağırmazdı ve hatta öğretmenlerin yanında bile nadiren yapardı. Ama müdür yardımcısı koridordan ona doğru bir amaçla geliyordu ve yüzü solgun ve  - korkmuş mu? Hayır ama titriyordu ve dehşet gözlerindeydi.

Remus, ona doğru koştu. "Ne oldu?"

Snape, hayalet beyazı yüzü ve dev gibi olmuş gözleriyle durdu. Bir dakika için Remus onun kelimeleri bulamadığını düşündü ama sonra uzanıp cübbesinden bir parşömen çıkardı. Severus kâğıdı uzatırken elleri titriyordu.

"Dung," diye fısıldadı Severus, sesi çatlak çıkarken. "Öldü."

"Ne?" diye fısıldadı Remus, kendi sesini zor duymuştu. Sesinin koridorda yankılandığını düşündü ama yitip gitmişti. Bacakları zayıftı ve göğsüne birden bir ağırlık çökerek nefes almayı zorlaştırdı. "Sen...?"

"Zehir. Belladona." Severus'un sesi hala çatlaktı. "Şişeyi buldum."

Remus mektubu tuttu - bir mektup olmalıydı - çünkü başka yapacak bir şey düşünemiyordu. Gözlerinden yaşlar dökülmek istiyordu ama onları geride tuttu. Gözyaşları için zaman vardı ama şimdi değildi. Şimdi değil. Cevapları bulana kadar değil.

Soramadan önce başkası konuştu.

"Onu sen öldürdün, değil mi?" diye sordu soğukça Percy Weasley. Diğer altı öğrenci nefeslerini tuttuğunda Remus döndü.

"Percy, hayır!" Hermione kolunu tutmaya çalıştı ama Öğrenci Başı kurtuldu.

Remus cevap vermek için ağzını açtı ama kelimeler gelmedi. Birden tükenmiş hisseti ve hıçkırarak ağlamak istedi.

"Sessiz ol seni aptal yumurcak. Ne olduğu hakkında en ufak bir fikrin yok," diye cevap veri Severus öfkeyle ve Remus onun gözlerindeki kederi gördü. İkisinin de bildiği gibi diğer adamın hiç göstermediği kederi... İkisinin de bildiği gibi Severus'un asla söylemeyeceği sözleri anlattığını gördü - özellikle burada söylemeyecekti.

"Bilmiyor muyum?" diye sordu Percy öfkeyle. "Bir katil gördüğümde onu tanırım!"

Snape'in asası inanılmaz bir hızla yükseldi ama aynı hızla Remus onu durdurdu.

"Severus, hayır!"

Bir dakika için öfke Snape'in gözlerinde kaldı ve Remus bir an için onu lanetleyeceğini düşündü. Ama öfke, kederin altına çabuk geçti ve Snape döndü. Tek kelime etmeden uzaklaştı ve elleri titreyen Remus'u yedi kafası karışmış çocukla bıraktı.

Yavaşça dönerken Percy sordu: "Onun gitmesine izin mi vereceksiniz, Müdürüm? Kaçmasına?"

Remus kendi öfkesini ve acısını geriye attı. "Percy..." Derin bir nefes aldı. "Profesör Snape, Profesör Fletcher'ı öldürmedi -" sesi çatladı - "ve o senin düşündüğün şey değil."

"Cübbeleri gördük," dedi Percy sabitçe ve Fred onun ayağına basınca bunu görmezden geldi.

"Profesör Snape savaşta kendi yoluyla savaşıyor," diye cevapladı Remus sessizce. "Ama bizim tarafımızda."

Mektubun oldukça farkında olarak kollarını çaprazladı. "Şimdi senden bunu tekrar etmemeni istemem lazım: arkadaşlarına, kız arkadaşına ya da ailene. Profesör Snape'in de dâhil çok fazla hayat risk altında. Beni anladın mı?"

Percy kızgınca baktı.

"Percy, eğer mecbur kalırsam sana bir Hafıza Büyüsü yaparım ve bundan çok pişman olurum ama riske atamayacağımız şeyler var," diye devam etti sessizce. "Beni anlıyor musun?"

Percy'nin kaşları iyice çatıldı ve cevap vermeden önce bir dakika geçti: "Anlıyorum. Kimseye söylemeyeceğim."

Çocuk mutsuzdu ama Remus ona inandı. Weasley'ler, muzip olmalarına karşın dürüst çocuklar yetiştirmişlerdi. İyi bir aileydiler. "Teşekkürler," dedi okul müdürü sessizce.

"Profesör Fletcher'ı kim öldürdü?" diye fısıldadı Hermione, Remus onlara gidebileceklerini söylemeden önce. Ellerindeki mektup ağırdı.

"Kimse." Remus gözlerini kapattı ve sonra onları açmaya zorladı. "Kendini öldürdü."


Sadece çocuklardan ve Remus ofisine güvenle gittikten sonra mektubu açtı. Mühürlü değildi; sadece temizce katlanmıştı - belki Snape yapmıştı ama büyük ihtimalle Dung'dı. Fletcher her zaman böyle olmuştu. Organize ve titiz...

Remus, boğazındaki yumruyu yutmaya çalıştı. Neden böyle bitmek zorunda, Dung? diye sormak istedi ama artık çok geçti. Neden bize bir şans veremedin?

Ama bitmişti. Yarınlar yoktu. Başka şans yoktu.

Remus yutkundu ve okumaya başladı.

Sevgili Remus,

İlk önce üzgün olduğumu söylemem lazım. Benim olmama ihtiyacın olduğu adam olamadığım için ve bunu göremediğim için üzgünüm. Belki bu metodu seçtiğim için bir korkağım ama başka yol göremiyorum.

Benim için ağlama. Eğer senden bir şey istemeye hatırım varsa, bunu istiyorum - senin için kötü düşündüğümden değil, benim seçimim olduğundan. Son üç senedir farkında olmayan bir haindim ve sana, Yoldaşlığa ve hayatımda savaştığım her şeye ihanet ettim. Bu benim seçimim değildi. O zaman ben sadece bir maşaydım. Ne daha fazla, ne daha az. Sonunda, Karanlık Lord'un kullandığı biriydim.

"Bir alet, işi kendi yapmadığı müddetçe bir alettir" denildiğini duymuştum. Remus, bu işi kendim için yaptım. Buna son verdim ve sen de şimdi yeni bir Çember oluşturabilirsin. Fawkes'ın seni durduracağını sanmıyorum.

Lütfen bunun benim seçimim olduğunu hatırla. Benim sonum. Hayatımın geri kalanını olmak istediğimin yarısı olarak ve sadece orada bulunmakla herkese ihanet edeceğimi bilerek geçiremezdim. Hatta karşı büyü yarın bulunsa bile doğru olanı yaptığıma inanıyorum. En azından beni bir daha asla kullanamayacak.

Arkadaşın,

Mundungus A. Fletcher


 

2. Kitabın Sonu

Üçüncü Kitap: Giriş

Çeviren: Luthien
2005 - 2008 © Harry Potter Cafe
Yukarı Çık
unbroken universe Anasayfa | Üye Ol | Forum | Galeri | Kullanım Şartları | Hakkımızda | İletişim unbroken universe
Copyright © 2005-2007 HarryPotterCafe.com
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 License.