|
||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||
Bölüm Kırk Bir: Çember Kırıldı DÜŞEN KAHRAMAN: SİRİUS BLACK, ÖLÜMÜN KIYISINDA YATIYOR 6 Ekim 1992 Özel Muhabir, Charles Li tarafından Seherbazlar'ın gizemli adası Avalon'da Büyücü Dünyası'nın son kahramanı ölüyor. St. Mungo'nun şifacıları adaya koştuğundan çoktan yedi Seherbaz'ın öldüğü söylendi ve görünen o ki İngiltere Büyücülerinin eski koruyucularının işi bitti. En az sekiz Seherbaz, kritik olarak yaralı ve Black, onların arasında en kötü yaralananı. Seherbazların kalp kıran yenilgisi St. Mungo'ya ulaştığında ilk çağrılan şifacı Augustus Pye oldu. "Korkunç durumdalar," dedi genç büyücü, hastaneye malzeme almak için döndüğünde. "Neredeyse hepsi yaralı ama Black en kötüsü... Ayaktayken bile ölü gibi görünüyor ve bize önce diğer Seherbazları tedavi etmemizi emretti. Sanki öleceğini biliyormuş gibi." Avalon'dan çıkan söylentilere göre Black, tekrar Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen ile yüzleşti ve bu deneyiminden kıl payı kurtuldu. Hestia Jones ve Jason Clearwater dışında (onlar Başkan Pettigrew'a ülke ziyaretlerinde eşlik ediyorlardı) tüm aktif Seherbazlar, onun yanındaydı. Bu büyük kuvvet Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'nin en eski kalelerinden birine: Little Hangleton'daki Riddle Evi'ne saldırdı. Saldırıldı ve yenildi. Yedi ölü. Dokuz ciddi yaralı ve bunların arasında Büyücü Dünyası'nın en iyi ve en son şansı olan adam da var. İşler nereye gidecek? Kim ölecek? Eğer Black düşerse onun yolundan kim devam edecek? Ölüler: Striker Williamson Mucia Coleman Alain Brittingham Edward Ackerly Randall O'Kelly Erika Goldstein Nicole Madley Ciddi şekilde yaralılar: Sirius Black Francine Hoyt Derek Dawlish Kingsley Shacklebolt William Weasley Terry Scott Gabriel Binns Clara Smythe Missy Erikson "Sen NE?" diye gürledi Alice Longbottom, mutsuz şifacıyı köşeye sıkıştırarak. Pye, Acil Cisimlenme noktasındaki duvara yaslanmıştı ve kahverengi saçlı cadı asasını ciddiyetle boğazına doğru tuttuğunda iyice sinmişti. "Alice..." diye uyarmaya çalıştı kocası yorgunca. "Buna değmez." "Lanet olsun, değmez!" diye bağırdı kadın tekrar Pye'e dönerek. "Merlin aşkına, ne düşünüyordun çocuk? Gelecek Postası?" "En azından Skeeter değil," diye mırıldandı Dana karanlıkça ve Ustası kadar mutsuz görünürken şifacıya yardım etmek için kılını kıpırdatmadı. "Canım..." Yavaşça Frank uzanıp kolunu karısının omzuna attı ve asasını indirmeye zorlayarak onu kucakladı. "Bırak çocuk işini yapsın. Büyük ihtimalle makale zaten basılmıştır bile ve ona bağırmak sadece yaralıları tehlikeye atar." Kadın, yorgunca ve itiraz etmeden ona dayandı. "Ben sadece... Bir dakika dur. Sirius nereye gitti?" Birisi kan kırmızıydı, diğeri gümüş renginde - Büyücü Dünyası'nda bu iki renk de bir iksir için güvenli renkler değildi. Fokurdaması çok normaldi ama hazırlandıktan bir saat sonra bile fokurdayanlar çok eşsizdi. Üstelik o iksir, tüm hafta boyunca yüksek derecede kaynamışsa... Sirius iç çekerek bir sandalyeye çökerken kemiklerinin şangırdayıp çatırdadığını hissetti. Acıtıyordu ama şu durumda artık acının ötesine geçmişti - çok az umurundaydı. Yükselmiş hisleri Sirius'a bedeninin parçalandığını, düşmek üzere olduğunu söylüyordu... ve bunun her dakikasını hissedebiliyordu. Her öksürdüğünde kan geliyordu. Her hareket ettiğinde başı korkunç dönüyordu. Ölüyorum. Gerçekten ölüyorum. Bunun hiç bu kadar acı dolu olacağını düşünmemişti. Gerçekten düşünmemişti. Her lanet yazar ölmenin ne kadar huzur verici olduğunu yazıyordu - bir şey biliyorlarmış gibi. Hiç de huzur verici değildi ve gözünde de beyaz bir ışık yoktu. An be an, karanlık görüşünü azaltıyor, Sirius'ın dengesini kurmasını zorlaştırıyordu ve bunda güzel ya da beyaz bir şey yoktu. Üstelik rahat, yumuşak ya da hoş bir şey de yoktu. Sadece acı vardı. Yine de iksirlere bakıp değip değmeyeceğini düşünüyordu. Bu, hayatının on yılını onu hiçbir zaman terk etmeyecek arkadaşları için ölümle savaşmış bir adam için garip bir düşünceydi. Ama bu, ödemesi gereken bedele değer miydi? Belki de gidip bir şifacıya görünmeliydi. Belki onların böyle büyük bir bedelsiz onu iyileştirecek şansları vardı. Ve sonra ne olacak? dedi Sirius kendine. Bir hafta ya da iki hafta bekleyip yine bu yolu mu seçeceğim? İksirler hala fokurduyordu hatta isimsiz olan bile. O, elbette Augeosensus Karışımı kadar olmasa da yine de tehlikeliydi. Tek Boynuzlu At boynuzu tozuyla Muggle kanını içeren bir iksir, hiçbir aklı başında büyücünün kullanmayacağı bir şeydi. Evet, akıllı bir büyücü bunun yerine anka kanı, kobra zehri, siyah çöpleme zehri ve sıvı kaplanboğan karışımını içer, diye düşündü Sirius dalga geçip kendine vurmak isteyerek. Oda dönmeye başladı ve artık gidiyor olduğunu anladı. Ayrıca daha Augeosensus Karışımı'nın beni iyileştirip iyileştiremeyeceğini de bilmiyorum, diye fark etti Sirius. Bu sadece yenilenmeyi ve hislerimi arttırmak içindi. Tabi bunu zaten Conmalesco yapmadıysa ki o da sadece büyü yapma süresini kısaltması ve hareketlerini hızlandırması gerekiyordu. Elbette eğer sonuçlarına aldırmayan biri olsaydı iksirin müthiş etki ettiğini söyleyebilirdi. "Bunun için zamanın yok, Patiayak," diye fısıldadı kendine ve hayatının bu önemli kararının daha basit olmuş olmasını denedi. Tekrar öksürdü ve çalışma masasının her yerine kan püskürttü. Birazı Augeosensus Karışımına da sıçradı ama Sirius, birazcık kanın acıtmayacağını düşündü. Aslında, büyük ihtimalle o lanet şeyi daha güçlü yapar. Sirius nefes aldı ve göğsünde bir şeylerin şangırdadığını hissetti. Kötü. Neredeyse aptal düşüncelerine gülecekti ama gülüşü boğazında kaldı ve çıkmadı. Öksürmek hiç yardım etmedi ve sadece dünyanın daha hızlı dönmesine neden oldu. Gözlerini kırpıştırmanın faydası yoktu. "Şu işi bitir," dedi ve ilk iksire uzandı. Ama kaçırdı. Üçüncü öksürme Sirius'ın acı içinde ikiye katlanmasına neden oldu ve Augeosensus Karışımı'nı yakaladı. Sonuçlara lanet olsun - bunlarla sonra mücadele etmeliydi. Eğer onu öldürmezse, şu zamandakinden çok daha iyi mücadele edebilirdi. Tadı, asit gibiydi... ama belki de o sadece kanayan boğazından kaynaklanıyordu. Ne zaman kanamaya başladığıyla ilgili Sirius'ın fikri yoktu ama öyle olmalıydı. Başka hiçbir şey böyle yanamazdı. Gözleri sulandı ve Sirius yere yığıldı. Yere çarptığında bedeni uyuşmuştu. Karanlık da hemen sonra geldi. Kapısındaki vuruşlar, başındaki çekicin sesini bile aşacak heyecana ulaştığında uyandı. Sirius inledi, yerin tadı geldi ve ancak o zaman Laboratuar 6'nın yerinde yüzükoyun yattığını fark etti. Yerdeydi ve sarsılıyordu. Tak. Tak. TAK. "Sirius?" diye geldi Alice Longbottom'ın sesi, bitkin ve endişelice. "Sirius!" İnleyerek Sirius yerden kendini kaldırdı ve ağzındaki tozları tükürdü. Kolları, bedeninin üstüne sallanarak kaldırabildi ve dünya, yine dönmekle tehdit etti - ve sonra yavaşladı. Durdu. Gözlerini kırpıştırdı ve dizlerinin üzerinde durdu. "SİRİUS!" Frank, kapının arkasından bir yerlerden haykırıyordu ve Sirius sonunda sesini buldu. "Buradayım." Öksürdü ve Augeosensus Karışımının tadını tekrar aldı. Yaktı. "Kapıyı aç!" diye bağırdı Alice, sesi kızgın ve korkmuş geliyordu. Salarak, Sirius ayağa kalktı ve neredeyse yolunun üstündeki sandalyeye takılacaktı. Kapıya doğru döndü ve sonra hala masada fokurdayan diğer iksir gözüne takıldı. Derin nefes aldı. Ya şimdi yüzleş, ya da sonsuza kadar sakla. Aslında yapacağı çok da bir seçim yoktu. Eğer onu Augeosensus İksiri öldürmediyse basit - ve karanlık - bir anı çoğaltıcı kesinlikle öldürmezdi. "Bir saniye verin," diye mırıldandı kuru ağzıyla. İksir'in bu konuda yardımcı olacağından şüphe duydu ama önemi yoktu. Artık değil. Sirius, iksiri tek seferde içti ve sonra dengesizce kilitli kapıya doğru yürüdü. Ne kadar rahat yürüdüğüne şaşırdı. "Şimdi aç, Sirius." Frank'in sesi, Sirius'ın hiç duymadığı kadar soğuktu, buz gibi ve emredici... "Geliyorum." Ağzı hala kuruydu ve adımları hala dengesizdi. Ama yine de fazla acı hissetmiyordu ve bu farklıydı. Ne kadar zamandır baygındım? diye düşündü Sirius yorgunca, daha iyi ama bitkin hissederek. Nefes almak artık canını acıtmıyordu. Kapıyı açtı ve iki kızgın Longbottom'la yüz yüze geldi. Belliydi ki uzunca bir süredir kapıya vuruyorlardı. "Selam," dedi zayıfça. "İyileşmişsin," dedi Alice kabaca ve Sirius farkında olmadan bedenine baktı. Ağzını açmaya başladı ve ne gibi bir özür sunacağını düşündü ama - Birden iki asa yüzüne doğrultuldu ve Sirius birden daha önce Karanlık Büyü yaptıktan sonra yaptığı gizleme büyüsünü yapmadığını fark etti. Leke, etrafında o kadar yoğun hissediliyordu ki teni ürperiyordu ve Frank'le Alice'in yüzüne baktığında onların da bunu hissettiğini fark etti. Alice'in gözleri kocaman oldu ve konuşmak için ağzını açtı ama kocası ondan önce davrandı. "Kendine ne yaptın, Sirius?" diye sordu Frank. Kalbi daha önce hiç olmadığı kadar sakin atıyordu. "Asalarınızı yüzümde çekmenizde bir sakınca var mı?" diye sordu Sirius yavaşça. "Evet," diye cevapladı ikisi de ve Sirius omuz silkti. "Siz bilirsiniz." "Ne yaptın, Sirius?" diye tekrar etti Frank, sertçe. Kelimeler diline geldi - bir dakika için gerçeği anlatmak istedi, herhangi birine, sadece anlatmak istedi. Birinin onu anlamsını istediği özlemi Sirius'ı vurdu ve o anda tereddüt etti; bu his dost gibiydi. Ve birden bu insanlara ulaşmak istedi... konuşması gerekenlerle değil. Üzgünüm, diye düşündü kabaca. Çok üzgünüm. "Hayatta kaldım," dedi ağzı, onun yerine. "Nasıl?" diye sordu Alice. Sirius gülmeye çalıştı ama yüzü bu hissi oluşturamadı. "Eski büyü," dedi nazikçe. "Kara büyü." Frank'in gözleri genişlemişti. "Evet." Tam iki Longbottom'ın arasından geçip gitti ve Sirius giderken hiçbiri de onu lanetlemedi. "O zaman tamam," dedi Jean nazikçe, Peter'ın elini sıkarken. Küçük adam, başıyla onayladı. "Eminim seni bir daha göreceğim." "Göreceksin." Fransız Seherbaz birden sırıttı. "Hatta düşündüğünden de erken." "Ne -" "Bekle ve gör, Peter," dedi Jean nazikçe. "Ya da ünlü bir Fransız yazarının dediği gibi, 'bekle ve umut et'." "Güzel laflar," dedi Peter, sonunda bir şeyler başardığını hissederek. Zaman zaman James'e bu işi neden onun yaptığını sorardı. Elbette Bakanlıkta kalan en kıdemlilerden biriydi ama en baskıcı olduğu kesinlikle söylenemezdi. Ama şimdi... buradaydılar. Ve gerçekleşmişti. "Daha öncekilerden iyi..." Diğeri gülümsedi. "Ve öyle davrandığım için özür dilerim... ama emin olmak zorundaydık. Anlıyorsun değil mi?" "Evet." Jones ve Clearwater, arkasında huzursuzca dikiliyorlardı - Riddle Evi baskınını duyduklarından beri Seherbazlar endişeliydi ve yerlerinde duramıyorlardı. Peter elbette anladı; haberler onu da şok etmişti ve bu Fransızlar üzerinde çok etkili olmuştu. Peter'ın İşareti anlatışının üstünden dakikalar sonra Jean basitçe İngiltere'deki meslektaşlarına katılmaya karar vermişti ve Peter, onların, Fransız Dünyası'nda ne kadar büyük güçleri olduğunu fark etti. Başkan Legarde, bundan sonra gelmişti ve işbirliği anlaşmaları yapılmaya başlanmıştı. İlk kez, İngilizler tek başına savaşmak zorunda kalmayacaktı. Bu Grindelwald savaşı gibi, tüm sorumluluğun tek bir adamın üstüne atıldığı bir savaş olmayacaktı. Fırtınada, demişti Remus ve bir seferinde bunun onu deliler gibi korkuttuğunu itiraf etmişti. Bir kez üç Çapulcu toplanmıştı - gecenin yarsında ve Sirius'ın bunu bir ihanet olarak göreceğinden deliler gibi korkarak. Peter, bunun için Fransa'dan, Jones ve Clearwater'ın arkalarından (ikisi de onu aklı yavaş çalışan biri olarak görüyordu ve Peter bundan memnundu) Cisimlenmişti. Ve iki gece önce bir karara varmışlardı. Sirius'la konuşmak zorundaydılar ve bu, erken olmak zorundaydı. Peter yutkundu, buluşmalarından birkaç saniye önce gelen Gelecek Postası'nı düşünmemeye çalıştı. Başlığından başka bir şeyi okumaya fırsatı olmamıştı ama bu da göğsünün yeterince sıkışmasına neden olmuştu. Umarım zamanımız olur, diye düşündü umutsuzca. Lütfen bize bir şans ver. "Hizmet değişiyor, Peter," dedi Jean, elini bırakarak. "Ve umarım arkadaşın iyileşir." "Teşekkürler." Şimdi gülme için kendini zorladı. "Ben de umarım." Fudge, daha çalışma odasına geleli iki dakika olmadan sağa sola yürümeye başladı. "Bunun olmasına izin verdiğine inanamıyorum! Ne düşünüyordun o kendini beğenmiş, düşüncesiz, geri zekâlıya izin verir -" "Sanırım bu kendini beğenmiş, düşüncesiz, geri zekâlı ben oluyorum," dedi hafifçe, kapıyı arkasından kapatırken. "Sirius!" James'in başı hemen kalktı ve gözlerindeki acı dolu sabır birden gitti. Belli ki Sihir Bakanı en sevdiği bölüm başkanıyla konuşurken o kadar mutluydu ki karşı bile koymaya gerek duymuyordu. "İyi sabahlar, Çatalak. Neden dışarıda bunun tadını çıkartmıyorsun?" diye cevapladı Sirius dostça ve Fudge doğru başıyla selam verdi. "Ve neden bu piç, benim evimde?" Fudge'un ağzı sonuna kadar açıldı ama James kıkırdadı. "İyi soru." "Evet. Öyle." Sirius hala sertti ve Ekim'in başlarına oranla oldukça soğuk hissediyordu - hava oldukça ılık olmasına rağmen Grimmauld Meydanı'na yürüyüşü onu titretmişti. Yine de hala Fudge'u sevmiyordu ve Sirius'ın şu anki durumunda kızgın olmak için oldukça fazla sebebi vardı. Ama yine de James'in şu anda en son ihtiyacı olan şeyin iki bölüm başkanının sidik yarışına gireceği göz önüne aldığında geri çekildi. Ama bunu yapmak yine de zordu; katılık, acıya dönüştü ve Sirius, düşündüğünden çok daha bitkindi. Otuz saattir ayaktaydı ve elleri acı ve yorgunlukla titriyordu ve sadece yapabileceği için birinin boğazına yapışmak istiyordu. Uyumaya ihtiyacım var, diye düşündü Sirius ama bunun tam olarak doğru olmadığını biliyordu. Uykudan daha fazla şeye ihtiyacı vardı. "İyi misin?" diye sordu James yavaşça, Sirius'ı inceledikten sonra. "Evet." Başıyla onayladı. "Ceset gibi... ama yaşıyorum. Gelecek Postası'nın yazdığı kadar kötü değil." Daha da kötü... James, bu söylenmemiş kelimeleri gözlerinden okumuş olacak ki sormak için ağzını açtı ama Fudge, Sirius'ın nazikliğine hiç de uymadı. "Burada ne yapıyorsun?" diye sordu küçük adam. "Özel bir buluşma yapmaya çalışıyorduk -" "En son kontrol ettiğimde, evin başında 'Black' yazıyordu," diye belirtti Sirius, sinirlerini tamamen kafesinden çıkmadan önce düşürmeye çalışarak. "Bu sana o hakkı tanımaz -" "Bu bana canım ne cehennem istiyorsa onu yapma hakkını verir," diye kesti onu Sirius. "Ve sanırım sen burada benim Seherbazlarımı tartışıyordun, lütfen devam et. Bana ne düşündüğünü söyle." Fudge, sesindeki uyarı dinlemeliydi. Kelimeler ağzından çıkarken bile Sirius kendini durdurabileceğini düşündü ama bir şekilde yapamadı. Ya da yapmak istemedi. "Eğer ısrar ediyorsan, bence sen Seherbazları rezil bir felakete sürükledin," diye cevapladı Fudge önemlice. "Yedi ölü -" "Sekiz. Clara Smythe, bu sabah öldü." "İste bu! Eğer biri seni durdurmazsa Seherbazların bunca yıl inşa ettiği her şeyi yıkacaksın! Resmen tek başına dünyayı -" Sirius ona doğru bir adım atınca Fudge kendini durdurdu. "Ne?" diye sordu nazikçe, birden diğerinin korkmuş gözlerine bakarak. "Dünyayı Voldemort'a mı veriyorum? Bunu mu söyleyecektin?" Fudge fısıldadı. "Ben..." "Tam da gidiyordun," diye devam etti Sirius. "Ben..." Politikacı zekice olmayan bir şeyler mırıldandı ve sonra yürüyüp kapıyı açmak için iki kez denemek zorunda kaldı. Sirius onun gidişini izledi ama takip etmekle uğraşmadı. Fudge'un çıkış yolunu bulacağından emindi. "Sirius..." diye ürküttü onu yumuşak ses; James'in, tekerlekli sandalyesini masasının arkasından çıkarıp yanına geldiğini fark etmemişti. "İyi olduğuna emin misin?" Derin nefesi birden almak ve vermek zorlaşmıştı. "Evet..." "Konuşmamız lazım," diye fısıldadı James. "Evet," Sirius konuşurken gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Bu kelimelerden aylardır deliler gibi korkuyordu ama söylenmesi gerektiğini de biliyordu. Yutkundu. "Ama şimdi değil." Şimdi bununla başa çıkamazdı, bu şekilde değil. James'e açıklayamayacak kadar aklı karışıktı, çok fazla gizem, çok fazla güç vardı. Sirius bir hata yapmıştı ve bunu biliyordu ama en azından bilinçli yapmıştı. En azından benim seçimim. Hala sinirleri altında kaynıyordu ve değişimin başladığını hissediyordu. "Bu gece," diye cevapladı James hemen. Sirius başını salladı. "Yarın." "Remus ve Peter -" "Biliyorum. Ama sadece dördümüz. Yarın akşam." Birden bir el kolunu tuttu. "Senin için buradayız, Sirius. Ne olursa olsun." "Bunu bana yarın söyle." Avalon'a döndüğünde, ayrılırkenkinden daha kötü durumdaydı. En iyi arkadaşıyla konuşurken çok yorulmuştu, normal davranmaya çalışmakla ilgili bir şeydi. Başı ağrıyordu. Maalesef Avalon'daki karşılama daha iyi değildi. Ve bu insanlarda hazır bir şekilde Sirius'a güvenmiyorlardı - en azından artık değil. Bu şekilde değil. Sirius ellerine cüppesine sokup bir parşömen hissettiğinde şaşırdı. Bunu tamamen unutmuştu - bu cübbesi kanlı olduğu için elbisesini değiştirmişti ve Riddle Evi'nde bulduğu parşömeni tamamen unutmuştu. O zaman daha önemli sorunlar vardı ama şimdi... Birinci Cisimlenme noktasından çıkmaya bile zahmet etmeden Sirius parşömeni çıkardı ve açmaya başladı. Canlı bir su mavisi gördüğü ilk şeydi ve hemen Sirius, en eski ve en iyilerinden bir büyücü haritasına baktığını anladı. Daha etrafına bakmadan bir parşömen ve canlı renkler bunu açığa çıkartmıştı; bugünlerde harita yapımcıları böyle ayrıntılarla uğraşmıyordu. Çizgiler hiç bu kadar güzel, bu kadar el çizimi değildi. Bu günlerde artık o işi asaları yapıyordu ve harita yapımcısı dokunduğundan saniyeler sonra işi bitiyordu. Ama bu... bu farklıydı. El yapımıydı. Çok güzeldi. Çentikli bir kıyı şeridi haritanın sağ alt tarafında kıvrılıyordu ve köşesine kadar gidiyordu. Sirius bakarken sular, tatlıca kıyıya vuruyor ve bir haritadan çok Sirius'a kuş bakışı aşağıya baktığını hissettiriyordu. Kayalıklı sahilin ötesindeki çimenler yeşil ve gürdü. Uzun ve hafif rüzgârda dans ediyormuş gibi görünüyordu. Hiçbir yol ya da patika, yeşil okyanusu bölmemişti; sadece bir mil ötede gri, taştan bir ev vardı. Daha çok bir saraya benziyordu. Görkemli ve büyük ve bir "ev" orta çağda bir şatoya denk geliyordu. Bir dakika için kale ona Hogwarts'ı hatırlattı, Sirius'ın uzun bir zaman geçirdiği tek şatoyu ama bu daha basitti. Daha karanlıktı. Tüm güzelliğine rağmen daha uğursuzdu. Avlusunda mermerden yapılmış büyük bir heykel vardı ama kimliğini bilmek için çok uzaktı. Merakla Sirius uzandı ve haritada parmaklarını gezdirdi - asasıyla değil; eski haritalar bu şekilde çalışmazdı. İnsan dokunuşuna ihtiyaç duyarlardı, insan düşüncelerine. Birçok şekilde Sirius, Çapulcu Haritası'na tüm katkılarını eski haritalara dayanarak yapmıştı. Babası, büyücü haritalarını toplardı ve bir çocuk olarak Sirius'ın ailesiyle paylaşabileceği bir şeydi bu. Haritalardan uzak büyüdü ama şimdi bundan pişmanlık duyuyordu ama bilgi, içinde kalmıştı. Ve gördüğünde kaliteyi anlardı. Kale'nin resimleri sayfayı doldurmaya başladı ve çizgiler belirginleşip keskinleşti. Yapı, düşündüğünden daha büyüktü ve kaleyi en az yirmi fit yüksekliğinde güzel işlenmiş taş duvarlar çevrelemişti. Ama dikkatini çeken heykel oldu ve neredeyse canlı gibi duran bir adamın heykeliydi. "Cehennem adına." Daha kutsal bir şeyler söyleyemeyecek kadar şok olmuştu. Heykel, Salazar Slytherin'e aitti. "Bizim için bir zevk, Bakan Potter," dedi Fransız, hafifçe eğilerek. Adamın hareketlerindeki zarafet, James'in yüzünün gücenmişlikle kızarmasına neden oldu - o da böyle yürümek istiyordu ve tekerlekli sandalyeye bağlı kalarak neredeyse yapmak istediği hiçbir şey yapamıyordu. Ayrıca bu, Cisimlenmeyi de çok zorlaştırıyordu ama yine de Paris'e gitmişti. Sirius'tan birkaç dakika sonra Peter gelmişti (ikisi de James'i saat altıda ayakta buldukları için çok şanslıydı) ama Fudge onu ateş çağrısıyla beş buçukta uyandırmıştı ve hala bunun için kızgındı. Neyse ki Fransa'yla ilgili sevdiği şeylerden biri de Cornelius Fudge'un olmamasıydı. "Teşekkürler," James'in söyleyebileceği tek şey buydu, hayallerinin ötesinde heyecanlanıp yorgun düştükten sonraki garip baş dönmesini hissediyordu. Yine de sırıttı ve soğukkanlılığını kazanmaya çalışmadı. "Her şey için teşekkürler." Legarde, biraz kuzu gibi sırıttı. "Zamanı gelmişti." "Evet, Mösyö Bakan, gelmişti," diye katıldı James. "Sanırım şimdi bir başlangıç yapabiliriz." "Güzel bir başlangıç," diye ekledi diğeri ve James, adamın gözlerinde kararı gördü. "Lütfen. Artık müttefikiz. Beni Eugene diye çağırın." "James." İki lider birbirine gülümseyerek baktılar ve James adamın gözlerindeki kararın arkasında korkuyu gördü - ama her adam korkardı. Bununla başa çıkanlar güçlü olanlardı ve Eugene Legarde bunu başarmıştı. James'in aksine Fransız Bakanı bir savaşçı değildi; konumuna diplomatik ve politik başarılarla çıkmıştı, yirmi yıl süren bir savaşın katılanları olarak değil. Ama Legarde hala güçlüydü ve önemli olan buydu. "Birlikte bir duyuru yapmalıyız," dedi Legarde birden. "Sizin Bakanlığınızdan. Sonunda insanların büyülü dünyanın Muggle sınırlarıyla bölünmediğini ve birlikte durup... ya da birlikte düşeceğimizi göstermeliyiz." O kalın kafandan bunun girmesi için Peter bu cümleyi kaç kez kurdu? diye düşündü James kendi kendine ama sadece gülümsedi. Önemli olan sondu. "O zaman öyle yaparız," diye cevapladı İngiliz Sihir Bakanı. "Birlikte duracağız." "Bitirdiniz mi?" diye sordu sessizce Sirius, başını defalarca baktığı haritadan kaldırarak. Birçok açıdan buna inanmak imkânsızdı - haritayı biraz daha incelediğinde bodrum katının da ayrıntılı bir şekilde gösterildiğini fark etti ve diğerleri tartışırken bunu incelemeye devam etti. Bu ayrıca ona her Seherbaz tarafından sorulan yüzlerce soruyu görmeme bahanesi de veriyordu - "Bitirdik mi?" diye sordu Jason Clearwater öfkeyle. "Bunu sormaya ne hakkın var? Dört saat önce Avalon'a geldiğinde ölüyor görünüyordun ve şimdi bizim her şeyin iyi olduğuna inanmamızı mı bekliyorsun? 'Senin' laboratuarın kara büyü kokuyor ve -" "Jason!" Hestia'nın öfkeli sesi öğrencisininkini susturdu ama onun da gözleri en az Clearwater kadar öfkeli bakıyordu. Sirius aynı zamanda Jones'un, öğrencisini onun yararına susturmadığını biliyordu - sadece Jason'ı susturuyordu ki Alice konuşabilsin. İkili dakikalar önce, büyük ihtimalle Sirius'tan birkaç dakika önce gelmişti ama hemen tartışmaya balıklama atlamışlardı. Muggle Londra'sında kendimi sakinleştirmek için keşke o yürüyüşü yapmasaydım, diye düşündü Sirius. Bu iş kontrolden çıkmadan önce sona erdirebilirdim. Ama hayır. Yapamazdı. Bu iş zaten saat altıda, Alice ve Frank'in yanından gittiğinde kontrolden çıkmıştı. "Bize cevaplar borçlusun, Sirius." Karargâhtaki ikinci sıradaki Seherbaz hafifçe konuştu ama sesindeki çeliği fark etmemek imkânsızdı. Yavaşça, elindeki parşömeni indirdi ve eski katlama yerlerden katladı - eski katlama yerleri yüzyıllar önce yapılmış olmalıydı. "Belki borçluyum," dedi Sirius, arkasına yaslanırken. "Ama duymak istediğiniz bir şey olduğunu sanmıyorum." Sirius ellerini haritanın üzerinde birleştirdi ve patlamayı bekledi. Ama kızgın mırıltılar bağırmaya dönüşmedi Onun yerine Alice devam etti "Senin Kara Büyü çalışmandan daha az hoşlanacağımız bir şey olduğundan şüpheliyim," diye belirtti Alice. "Ve bunu bizden saklamandan..." "Beni durdururdunuz, değil mi? "Muhtemelen." "İşte cevabınız." Masada bir gümbürtü koptu ve hiç kimse gerginliğini saklamaya tenezzül etmedi. Yararlıları ve ölüleri saymayınca yirmi beş Seherbaz kalmışlardı ve hepsi oradaydılar. Dördü, yaralarının derinliği için St. Mungo'ya kaldırılmıştı ve Sirius çok yakında en az birinin öleceğini biliyordu. Gabriel Binns, bir şarapnel tarafından kör edilmişti ve şifacılar bir mucize yaratmazlarsa hayatının sonuna kadar da öyle kalacaktı. Terry Scott'ın ikiye yarılmış yüzü tedaviye iyi yanıt veriyordu ama haftalarca orada kalması gerekliydi. Aynı şey iç kanaması olan Derek Dawlish için de geçerliydi ve Sirius onun nasıl hala hayatta olduğuna hayret ediyordu ve Kingsley Shacklebolt, saldırıda asa kullanan kolunu ve asasını kaybetmişti. Ama geriye kalan yirmi dört Seherbaz, Sirius'a kısılmış gözlerle bakıyordu. "Ne yaptın?" diye sordu sonunda Frank, sesi soğuktan çok yalvarır gibiydi - ve kormuş, diye fark etti Sirius. Titredi. Beni böyle mi görüyorlar? "Gerekli olanı yaptım," diye cevapladı Sirius sessizce. "Ne fazlası... ne de azı." Durakladı. Onlar bakarken derin bir nefes aldı. Ve sonunda söyledi. "Yıllarca Voldemort'la çarpıştık. Sayısız 'kahraman' onunla ya tek başlarına ya da birlikte çarpıştılar. Ama gelenek gibi hepsi doğru büyünün, doğru dakikanın ya da doğru motivasyonun onu yeneceğini düşündüler. Sanki kazanmayı hak etmek kazandıracakmış gibi. "Yüzlercesi bu yolda öldü. Hatta Dumbledore bile, tüm gücüne rağmen bu tuzağa düştü. Kimse - bir kez bile - isteyerek atması gereken adımları atmadı, bir şeyleri değiştirmek için, Voldemort'u yenmek için gerekli olanı yapmadı. "Yaptığım şey bu," dedi Sirius sessizce. "Yapmaya devam edeceğim şey de bu." "Ama sen..." diye başladı Tonks, neredeyse fısıldıyordu ama Sirius kafasını salladı. "Geçmişte bana güvendiniz," diye devam etti. "Ve bu güveninize hiç ihanet etmedim. Şimdi sizden bu güveninizi devam ettirmenizi istemek zorundayım... Ne olursa olsun." Kelimelerini sessizlik karşıladı, ta ki sonunda Alice başıyla onaylayana kadar. "Bu zamana kadar sana güvendik ve senin yaptığını daha önce kimse yapmadı. Voldemort'la üç kez yüzleştin... üç kez yüz yüze ve hayatta kaldın. Eğer bu güvenmemiz gereken adamın işareti değilse, nedir bilmiyorum." Kadın tekrar başıyla onayladı. "Seni destekleyeceğim." "Ben de öyle," dedi Frank sessizce. Diğerleri de takip etti ve yirmi iki ses uzlaşıyla aynı şeyleri tekrar etti. Bu tavır Sirius'ın gözlerini kırpmasına neden oldu - kabul edilmeyi ya da anlaşılmayı beklemiyordu. Hatta, Avalon'u terk etmek zorunda bırakılsa şaşırmayacaktı. Sirius yaptığındaki tehlikeyi anlıyordu ve Seherbazların bu tür büyüyle takılmadıklarını biliyordu. Moody bile yapmamıştı. Ve içinden bir ses, eski Hocası'nın artık onunla gurur duymayacağı söylüyordu. "Transit umbra, lux permanent," diye başladı James, bir gazeteci denizinin önünde ve notlarına bakarak. "Gölgeler gider, ışık kalır." Solundaki Eugene Legarde devam etti. "Neredeyse iki bin yıl önce, Gaius Julius Ceasar Octavius Augustus, Fransız seherbazlarının kurulmasını sağladı. Onların görevleri, dünyayı kötülükten korumak, demişti. Tout le monde - Tüm dünya. Sadece bir köşesi değil." James, konuşmaya tekrar aldı. "Yüzyıllar içinde bir zamanlar güçlü olan Roma İmparatorluğu, bağımsız ülkelere bölündü. Büyücü dünyası da aynısını yaptı. Birbirimizle ve kendi savaşlarımızla savaştık. Karanlığa karşı birlik çöktü. "Ama artık değil." James ileri çıkarak kalabalığa baktı. "Bölünme, burada son buluyor. Umut, sırtımızı dayayacağımız bir arkadaş olduğu sürece kaybolmaz - ve İngiliz Büyücüleri bir dost buldu. Artık tek başımıza yüzleşmiyoruz." "Bu sabah," diye açıkladı Legarde, "bir anlaşma imzaladık. Büyücü Fransa'sı ve Büyücü İngiltere'si en eski geleneklerden birini onurlandırarak karanlığa karşı birlikte savaşacak. Diğer ülkelerin de çağrıyı almasını ve Fransa gibi uyanmasını umuyoruz. Çok uzun süre ülkeniz bu yükü tek başına taşıdı." Güldü. "Bugün, gölgeler geçiyor." "Uzaktan Görme Büyüsü," dedi Dung Fletcher açıkça. "Mandatus Prospicio Subigum." Sirius kafasını, yarısını yediği akşam yemeğinden kaldırarak gözleri kocaman bir şekilde baktı. "Ne?" diye sorabildi. "Hiç bu büyü kelimelerini duymadığımı sanıyordum ama duymuş olmalıyım." Sirius baktı. Dung, Sirius'ın huzur içinde yemek yediği Eski Daire'nin kapısının eşiğinde duruyordu. Bunu yapmak da yardımcı olmamıştı; yemeğini yarıda kesip WWN'den James'in konuşmasını izlemişti ve Sirius o kadar aç olmadığına karar vermişti. Ayakta kaldığı saatten de uzun süredir yemek yememişti ama midesi ilginç bir şekilde sessizdi. Açlığın olmaması gayet huzur bozucu bir şeydi. Hatta tamamen korkutucu... Dung'ın sesindeki boşluktan daha fazla şeyler vardı, Seherbazları tamamen bırakan adamın Avalon'a gelmesinden daha fazla şey. Ve Fletcher'ın gözlerinde acının yanında dehşete düşüren bir ifade vardı. Acı? "İçeri gir, Dung," dedi Sirius, boğazındaki düğümü yok sayarak. "Lütfen. Ve otur." Belli bir şekilde Hogwarts'ın Karanlık Sanatlar Profesörü kapıyı arkasından kapattı ve dev bir sandalyeye çöktü. Uzun bir dakika boyunca sessiz kalırken Sirius bekledi ama daha sonra genç büyücü dayanamadı. "Ne diyordun?" diye sordu ama sorusunun son kelimelerini duyamadı. "Bana karşı koyacağını biliyorum," dedi sessizce bir ses, Sirius nefes almaya çalışırken. "Senin gösterdiğin güç, çok nadir gördüğüm bir şey." Soğuk parmaklar yanaklarına dokunurken kendini çekmek istedi ama zincirler onu sıkıca tutuyordu. Sırtı tamamen düz bir şekilde bir masada yatıyordu ve zincirler onu öyle çok sıkıyordu ki zor nefes alıyordu. Ve büyüye karşı defalarca ve defalarca savaşmak beynini uyuşturuyordu. Daha ne kadar... ? "Ama yeterli değil," diye fısıldadı Voldemort. "Bunu biliyorsun. Bunu biliyorum. Sadece bir zaman meselesi..." Buz gibi gülümsedi. Bunu acıyla ve bitkinlikle görüşü bulanmış gözleriyle zar zor gördü. "Ve acı meselesi..." Sirius öksürdü. Konuşmak yakıyordu ama bu kadar zaman karşı koymuştu. "Ben -" Konuşmaya başladığı anda bir şeyler ağzına girdi, soğuk metal ve ateş gibi bir acı. Çığlık attı ve kanın tadını aldı, tuzlu bir tat gelince tıkanma sesi çıkardı ve acı yükselince çığlık atmaya devam etti. Kafasının arkasından bir şey sardı ve acı diliyle çenesine sıçradı. Çığlık atmayı durduramıyordu. "Ah, evet." Uzaktan sesi duydu. "Savaşmayı bırakmadan önce ne kadar acıya dayanabilirsin?" "Crucio!" Başka bir ses. Bellatrix? Rodolphus? Acının içinden o sesinde bir kadına mı erkeğe mi ait olduğunu Sirius bilemiyordu. Sadece onun sesi olmadığını biliyordu." Şiddetli acı. Karanlık. Boğazından damlayan kan. Sürekli devam ediyordu. Ve sonra soğuk kelimeler: "Mandatum Prospicio Subigum!" "Sirius? İyi misin?" Dung kolunu salladı ve Sirius zor nefes alarak düşünmeden geri çekildi. Güvenli bir şekilde bugünde olduğunu anlaması uzun bir dakikasını aldı. "Üzgünüm." Yutkundu. "Anı." Ama neden şimdi? Cevabı yoktu ve neden bu kadar net olduğunu da bilmiyordu. Aylardır Sirius anıları geride bıraktığını, artık üstesinden geldiğini düşünüyordu. Ama artık değil. "Bu hissi biliyorum," dedi diğeri ve Sirius birden bunu neyin harekete geçirdiğini anladı. Tekrar Dung'la yüzleşmek için döndü, anlarını unuttu. "Büyü. Neyle ilgili?" Dung, derin, titreyen bir nefes aldı ve birden bembeyaz kesildi. "Uzaktan Görme Büyüsü," dedi hafifçe. "Bundan aylar önce bahsettiğinde bir şeyler aklıma geldi... ama hiçbir şey hatırlamadım. Ama şimdi..." "Şimdi?" Sirius göğsünün sıkıştığını hissediyordu. "Birisi Riddle Evi Baskını'na ihanet etti. Sanırım o bendim."
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||