Harry Potter Cafe
Harry Potter Cafe | Forum Harry Potter Cafe | Resim Galerisi Harry Potter Cafe | Üyelik
Unbroken Universe - Hatırlanan Sözler | Yorumlar
The Unbroken Universe | Kitap 1 ~ Unutulmayan Sözler The Unbroken Universe | Kitap 2 ~ Hatırlanan Sözler The Unbroken Universe | Anasayfa
The Unbroken Universe

Dokuzuncu Bölüm: Rüyaya Meydan Okumak

Gözden ırak yerlerde buluşuyorlardı.

Bu seferki yer Fransa'ydı, Julia'nın Sirius'dan çok daha başarılı olmasına rağmen ikisinin de bildiği bir lisanın konuşulduğu ülke... Yine buna ek olarak, kadın yabancı dilleri her zaman sevmişti ama Sirius'un hiç de gönüllü olmayan boğazındaki Fransız aksanı baskıcı annesi sayesinde bastırılmıştı. Ama şaşırtıcı bir şekilde, öğrendiklerini hiç unutmamıştı ve kaldırım üzerindeki bir caféde yaklaşık bir saattir beklerken yaptığı harika pazarlık sonrasında dilindeki pası almıştı.

Julia caféye girer girmaz, Sirius'un hünerli gözleri onu seçti ve sadece sevdiği kadını izlemek için kullandığı bu yeteneğinin tadını çıkardı. Merlin biliyor ya, onu nadiren görebiliyordu - Julia sürekli ülke dışındaydı, Voldemort'un hiç bitmeyen ölümsüzlük ve zenginlik arayışlarına hizmet etmek için Büyücü mezarlarını kazıyordu. Sirius birlikte oldukları zamanı kolayca sayabilirdi ve ne yazık ki çıkan sonuç yüksek bir rakam değildi. Elbette ki , diye düşündü hoşnutsuzlukla, bu Julia'nın suçu değil.

İkisi de burada olmamalıydı, elbette, ama ikisi de birbirini görmek zorundaydı ve aynı zamanda ikisi de saklanmalıydı. Büründüğü role rağmen, Julia için aslında risk daha azdı. Karanlık Lord'un arzulu ellerine onu teslim edinceye kadar Sirius'un güvenini yeniden kazanabilmesi için, Voldemort'un ajanı olarak onunla vakit geçirmesi gerekiyordu. Julia, Voldemort aralarındaki gerçek ilişkiyi fark edinceye kadar bu ufak oyunu sürdürmeyi planlıyordu.

Sirius'un durumu ise biraz daha karışıktı. Julia Malfoy'un Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na casusluk yapmak için taraf değiştirdiğini bilen insanların sayısı iki elin parmakları kadarken, bir Ölüm Yiyen olduğundan şüphelenenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Sirius, konumunun getirdiği itibarı önemsememesine rağmen, şu anki politik iklimde, buna dikkat etmeye mecburdu. Hoşuna gitsin veya gitmesin, Sihir Bakanlığı'nın yıkılmasının ardından Yoldaşlık liderlerinden biri -ve aydınlık tarafın şampiyonu- olarak ortaya çıkmıştı ve Rita Skeeter gibi gazeteciler onun diğer tarafta olduğunu ima edebilirdi, amaçları zarar görebilirdi. Ölümüne değil tabi ama yeterince içten bir şekilde, böyle bir akıbetle yüzleşmeyi istemiyordu.

Ama karanlık düşünceleri bir kenara bıraktı ve gittikçe yaklaşan Julia'ya baktı. Kadının gözlerinin etrafında karanlık halkalar vardı ve yıllardan beri ilk kez bu kadar yorgun görünüyordu - daha henüz çaylak bir Seherbaz olmuşken Julia'nın saçlarını geriye atarak S.B.D.lerine çalıştığı geçmiş zamanları hatırladı. Sarı saçları her zaman kestirdiğinden biraz daha uzundu ve bu, onun saçını kesmekle veya bir Saç Şekillendirme Büyüsü'yle uğraşamayacak kadar yoğun olduğunun bir başka işaretiydi... ama bu Julia'ydı. Bir projeye konsantre olduğu zaman, dış görünüş de dahil olmak üzere herşeyi bir kenara atardı. Açıkçası, bu buluşma için kadının Muggle kıyafetleri giymeyi unutması Sirius'u biraz şaşırtmıştı, ama fırsatı olursa bazı notlar almak için bir kağıt yığını tıkıştırdığı çantasını yanında getirmesine şaşırmamıştı. Sonuçta, diye içinden geçirdi, "Eğer yazmazsan, asla olmaz." Sirius gülme dürtüsüne karşı direndi. Bitkin ve biraz dağınık olmasığına rağmen, hala güzeldi.

"Bonjour," diye karşıladı onu Julia, gülümseyerek karşısındaki sandalyeye geçti. "Erkencisin."

Adamın yüzünde bir sırıtış belirdi. "Her zamanki paranoya."

Kadın sessice gülümsedi ki, bunu yaparken Sirius onu kollarının arasına alıp sıkmak istedi, herkesin içinde onu öpmek herşeye değerdi ama dürtülerine hakim oldu. Sonra, diye söz verdi kendisine. Ama kendilerini gizleyip dikkat çekmek istememelerine rağmen aralarındaki çekim çok kuvvetliydi. Ah, kuvvetliydi - ve kadının dans eden soluk mavi gözlerinde aynı arzuyu gördü. Sirius homurdandı. En azından düşüncesiz davranma isteğine karşı koyan tek kişi değildi.

"Gerçekten mi?" diye hafifçe sataştı kadın.

"Evet," Sirius'un gülümsemesi kederliydi ve sesini neşeli tutmaya çalışarak sakince omuz silkti. "Sanırım bazen hepimizin büyümesi gerekiyor."

"Senin bile mi?" Julia'nın sesi şaşırtıcı şekilde üzgündü.

"Hepimizin," Sirius yarım bir gülümseme için kendini zorladı. "Özellikle şimdi."

Uzun bir süre boyunca sessizce oturdular ve bir dakika için, Sirius bazen içinde fark ettiği ezici baskıyı hissetti. Ama Julia gülümsedi ve bu, onun aklını daha karanlık düşüncelerden ayırmak için yeterliydi.

"Bu kadar iş yeter." Kadın masanın karşısından adamın ellerini kavramak için uzandı. "Açlıktan ölüyorum. Bir şeyler yiyelim."


"Beni mi çağırdınız, Lordum?"

Snape ses seviyesini kontrol etti ve kabul edilmek için dizlerinin üzerinde bekledi. Voldemort kendisine göra hiç alışık olmayan bir şekilde onu gündüz vakti çağırmıştı - en üst kademeli casusunun bir öğretim görevlisi olarak belli başlı sınırları olduğunu bilmesine rağmen. Ama şimdi Temmuz'du ve yaz tatilleri her zaman tüm kuralların gevşemesi anlamına gelirdi.

"Evet çağırdım." Uzun bir parmak Snape'in ayağa kalkmasını işaret etti. "Bir yürüyüşe çıkalım, Severus."

"Elbette, Lordum." Snape zerafetle doğruldu ve Karanlık Lord'un solunda kalmaya dikkat ederek Voldemort'u yarım adım geriden izledi. Yüz ifadesine özen göstererek Azkaban koridorlarında lordunun yanında yürümeye başladı.

İşkence gören mahkumlar olmadığı için, ada surları şimdi sessizdi. Yirmi yedi savaş esiri Yoldaşlık tarafından kaçırılmış ve bir Ölüm Yiyen de ölmüştü. Voldemort'un böyle bir küstahlığa vereceği öfkeli cevabı herkesin görmesini isteyeceği aşikardı ve Snape biliyordu ki, Sihir Bakanlığı'nın yıkılması bu öfkenin sonunu getirmeyecekti. Belki de Bakanlık saldırısı bir başlangıç olabilirdi. Ölüm Yiyen'leri Bakanlık'ın yakınındaki herhangi bir yere gitmeden önce, Voldemort kendi intikamının birazını onlardan çıkarmıştı. Müritlerinin her biri, bu konuda kendilerine düşen rol için cezalandırılmıştı, hatta en sevdikleri bile. Lucius Malfoy ve Bellatrix Lestrange dahil herkes payına düşeni ödemişti - bir kişi hariç.

Severus Snape bu firardan zarar görmeden kurtulan tek Ölüm Yiyen'di. Karanlık Lord'un hayatını kurtarmak, şimdiye kadar Voldemort'a hizmet edenlere hiç verilmemiş methiyeler getirdi.

Sonunda, Bakanlık saldırısına katılmaktan onu kurtaran şeyin ne olduğunu öğrenmişti. O saldırı, Ölüm Yiyen'lerin nafakası olmuştu, hatalarını düzeltmek için Voldemort'un onlara verdiği bir şanstı. Nitekim, Azkaban'da kendisini aptal durumuna düşürmediği için, Snape affedilmişti.

"Geçenlerde Esrar Dairesi'ni ziyaret ettim," dedi Voldemort sessiz geçen bir kaç dakikanın ardından Snape'i düşüncelerinden ayırıp ürküterek.

"Lordum?"

"Orada, Temmuz 1980'de yapılmış kesin bir kehanet olduğunu öğrendim." Aniden, Karanlık Lord durdu ve kırmızı gözleriyle Snape'i delip geçti. Severus nefesini tutmamaya çalışarak başını eğdi. Doğrudan gelen yüksek ses omurgasından aşağıya bir ürperti dalgası yolladı. "Bu kehaneti biliyor musun, Severus?"

"Evet, Lordum," diye hemen cevapladı, sonra tereddüt etti. "Ama sadece varlığını biliyorum, Efendim - içeriğini değil."

"Ah?" diye tısladı diğeri.

Severus kalp atışlarını sabit tutmaya çalıştı. Bu basit bilgi yeterli olacak mıydı? Voldemort'layken nadiren olurdu. "Sizi yenebilecek olan kişinin doğumunu haber verdiğini biliyorum, Lordum, ama kimi kastettiğini bilmiyorum. Yıllar evvel Sybil Trelaweny ile onun hakkında konuşmuştum, ama ne söylediğini hatırlamıyordu."

Sessizlik içinde uzun bir süre geçti.

"Bana bak Severus." Reddedemezdi ve gönülsüzce, o korkunç gözlerle yüzleşmek için başını kaldırdı. Karanlık Lord'un niyetini biliyordu, elbette - Snape bir Zihnefend öğrencisiydi ve zihin okumak için 'göz temasının' ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Sadece yalan söylemediği için minnettar olabilirdi, onun yeteneklerini bilen biri için Voldemort'a yalan söylemek her zaman riskli bir işti.

Yine de ruhunun bir kitap gibi okunduğunu hissetmekten kendini alamıyordu. Voldemort'un onun düşüncelerini doğru şekilde okuyamadığını bilmek de yardımcı olmuyordu. Hiç olmamıştı. Ruh Emiciler de onu çok fazla soğuk hissettirmiyordu...

"Gerçeği söylüyorsun" diye bir sonucu vardı soğuk ses bir ömür geçtikten sonra. "İyi."

Tek yapabildiği itaatkarca başını eğmekti. Hala dar bir köprünün üzerinde yürüyordu ve herhangi bir tarafa atacağı yanlış bir adım, hızlı bir ölüm ve korkunç bir son anlamına gelebilirdi.

"Trelaweny'nin bildikleri artık önemsiz. Kehanet bende."

"Bu mükemmel bir haber, Lordum." Neden hala o köprüye çakılıp kalmış gibi hissediyordu? Rahatlamış hissetmeliydi, ama...

"Öyle mi?"

Bir şekilde, cevap vermek akıllıcaymış gibi görünmedi; onun yerine, bekledi. Sessizlik ortamı gerdi ve Snape bu gerçekten bir test mi diye merak etmeye başladı. Çok fazla şey olmuştu ve oluyordu, İç güdüleri ona Karanlık Lord'un düşündüğünü söyledi, hesap yaptığını... Bu yüzden bekledi.

"Bu, son zamanlarda aklımı kurcalıyor, Severus," dedi Voldemort soğukça. "Harry Potter'ın on bir yaşına kadar yaşamasına izin vererek tüm nezaketimi gösterdim."

"Çocuk, on ikinci yaşına girmeyecek."


"İyi haberlerim var!"

James, Lily odaya girerken ona gülümsedi. Lily biliyordu ki cenaze James'i çok yormuştu ama tekrar St. Mungo'ya, ona kesinlikle iyi gelecek şifacılara gitmesine gerek olmadığını kanıtlamak için güçlü görünmeye çalışıyordu. Yüzüne renk gelmişti ve Bakanlığın yok edilmesinden yirmi altı gün sonra ilk kez iyi görünüyordu.

"Gerçekten mi?" Lily adamın elini kendi elleri arasına alarak hastanenin beyaz örtülü yatağına oturdu. "Dinliyorum."

James'in gülüşü bulaşıcıydı. "Martha, sonunda ayaklarımı düzeltecek bir şey bulmuş olabileceklerini söyledi."

"Ah?" Kadının kalbi hopladı. "Gerçekten mi?"

Martha Blackwood, James'in bakımından sorumlu olan şifacıydı. Martha, St. Mungo'nun en iyisiydi ve hastanedeki diğer cadı ve büyücüleri hayrete düşüren bu duruma o atanmıştı. Büyücü tıbbının iyileştiremediği bir yaralanma pek yoktu ama James'in durumu yapılan hiçbir büyüye cevap vermemişti. Bu güne kadar hep kendini iyileştirecek bir büyü - karışık ya da değil - beklemişti... ama hiçbiri işe yaramamıştı. Yine de James her iki ayağında da ve arkasında acı hissettiğini söylemişti - ama hiçbiri emrine uymuyordu.

"Araştırma yaptıklarını ve birkaç yeni büyü bulduklarını söyledi." James'in yüzü umutla ışıldadı. "Bence işe yarayabilir."

"Ne zaman deneyecekler?" Bu zamana kadar çok fazla belki-olur denemişlerdi ve Lily tekrar ümit etmeye korkuyordu - ama yine de kendi için olmasa bile James'in iyiliği için etmeliydi. Bir yerde bir çözüm olmalıydı. Bunu bitirecek bir şey olmalıydı.

"Birkaç gün içinde," diye cevapladı. "Belki cuma günü."

Kadın, onun elini sıktı. "Umarım işe yarar, James."

"Umarım."


Sahilde el ele, Muggle kostümleri içinde yürüdüler. İkisinin de saygıdeğer aileleri bu durumu görse felç geçirirdi ama ikisi de önemsemedi. Julia bazen, Malfoy ailesinin onun davranışları ve seçimleri yüzünden felakete sürüklendiğini hayal ederdi - ama bazen de düşünürdü. Her şeyden önce hangisi daha iyi bir Malfoy olmuştu: kendisi mi, Lucius mu? Muggle'lar ve Muggle doğumlular için gösterdiği açık fikirlilik ona bir artı sağlamamıştı ama her Malfoy da canavar değildi. Ailesi köklüydü ve geleneklere çok bağlıydı ama aptal değildi. Ya da Voldemort'un yükselişinden önce safkan manyağı değildi. Blackler, diye düşünürken göz ucuyla Sirius'a baktı, öyleydi ama yine de onların da arasında saygın insan vardı.

Sirius onun bakışlarını gördü ve yaramazca gülümsedi. Böyle dakikalarda ondan bir gülücük alınca Julia onca zaman boyunca çektiği acıları unutup tekrar on altı yaşında en önemli şeyin aşk olduğu ve tek derdinin ailesi olduğu zamanlardaki gibi hissediyordu.

Ama şimdi ailesi ölüydü ve artık on altı yaşını çoktan geçmişti.

"Düşünüyorsun," dedi aşığı sessizce.

Kendine rağmen Julia kıkırdadı. "Bu ilk kez değil, fark ettiysen."

"Değil mi?" dedi adam kolunu kadının omzuna atarak. Sirius'un bedeni kendininkine göre sıcaktı ve Julia eğer dünya izin verirse hayatı boyunca onun yanında huzurla ve güvenle kalabilirdi.

"Hayır." Kadın gözlerini yuvarlayıp alınmış gibi baktı ama bunu yapmak imkânsızdı. Birlikte güldüler ve ikisinin de sonsuza dek sürmeyeceğini bildiği huzur dolu bu anın tadını çıkarttılar... ama ikisi de sonsuzmuş gibi davranmak istiyordu.

"Ne düşünüyordun?"

"Geçmişi," diye cevapladı Julia dürüstçe. "Ne kadar çok şeyin değiştiğini."

"Evet." Sesi birden ölü gibi çıkmıştı. "Değiştiler."

Sesinin arkasındaki duyguyu ve incinmeyi duyan kadın yutkundu. "Seninle olmak, böyle olmak... bunu sanki daha önceden yapmışız gibi hissettiriyor, dünya böyle değilken. On yıl boyunca ayrılmamışız ve ayrı taraflarda değilmişiz gibi..."

"Bana da," diye yanıtladı Sirius hafif bir tereddütten sonra. "Dilerdim ki..."

Adam sessizliğe gömüldü ve kadın bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Böyle olmasını istemezdim. Yalan söylemek ve saklanmak zorunda olmamamızı dilerdim. Sana azap çektiğin on yılı geri verebilmek ve o yolda kaybettiğin masumiyetini yeniden kazandırmak isterdim. Her şeyin farklı olmasını dilerdim. Savaşta olmamış olmamızı dilerdim. Sana her şeyin iyi olacağını söylemek ve bunun bir yalan olmamasını sağlamak isterdim. Julia iç çekti.

"Evet," diye fısıldadı. "Dilerdim."

Sirius'un omzundaki elinin sıkılması buna verdiği tek cevaptı ve uzun bir süre konuşmaya gerek duymadan yürüdüler. Bu aralar çok az zamanı birlikte geçirebiliyorlardı ve yalanlardan daha çok şeyler tarafından ayrılıyorlardı. Julia bu ayrılığı anlasa da yine de bu onu mahvediyordu. Sirius'u her gördüğünde adamın gözlerindeki karanlığın derinleştiğini ve taşıdığı yükün arttığını görüyordu. Aralarındaki sessizlik uzayınca kadın bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti ama kelimeleri bulamadı. Kelimelerin anlatabileceğinden çok adamı sevmişti ve bir şekilde işleri onun için daha kolaylaştırmak isterdi. Ama kastettiklerini söylemenin yolu yoktu.

"Nasılsın?" diye sordu onun yerine kadın.

"İyiyim," diye cevapladı Sirius hemen.

"Saçmalık," diye yanıtladı Julia yumuşakça.

Kadın omzundaki kolun gerginleştiğini hissetti ve neredeyse onun blöfünü ortaya çıkarttığı için pişman olacaktı. Ama otomatik verdiği cevapta anlaşılmayan bir şey yoktu; çok resmiydi ve çok hızlı verilmişti. Julia, Sirius'u bundan çok daha iyi tanıyordu; on sene ayrı kalmış ve ancak bir senedir tekrar bir araya gelmiş olsalar bile - hatta bu sürede birbirlerini çok az görseler bile - yalanı anlayabilirdi. Ama yine de sinirlerinin mantığını yenmemesini ve bunu sadece gerçekten onu önemsediği için sorduğunu anlamasını ümit etti. Burnunu sokmak için değil...

Uzun bir dakika sonunda Sirius gevşedi. "Baş ediyorum," diye cevapladı sakince.

"Çok mutsuzmuş gibi konuşuyorsun."

"Bu mutsuz olduğumdan değil, Julia sadece..." Yürürlerken kafası aşağıya düştü ve Julia onun düşüncelerini toplarken ayağına bakmasını izledi. "Beklediğim gibi değil. Demek istediğim beklediğim hiçbir şey gibi değil ama ... çok boş hissediyorum."

"Boş?"

"On yılım boşa harcandı. Bazen o kadar çok yoğun oluyorum ki ne kadar çok şeyin değiştiğini, bıraktığım dünyanın şu anda yaşadığım dünya olmadığını unutuyorum. Ama böyle zamanlarda eskiden olduğum gibi bir adam olmak için çok fazla çabalıyorum..." Julia, Sirius'un beline sardığı kolunu sıktı. "Ve artık olmadığımı fark ediyorum. On yıl önceki adamla aynı adam değilim. Olamam."

"Sirius -"

"Hayır. Değiştim. Daha soğuğum ve açıklayamayacağım bir karanlık artık içimde yaşıyor. Son aylar içinde eskiden olduğum adam olmaya, acıyı ve boşluğu yok etmeye çok çalıştım. Ama şimdi fark ediyorum ki bu kalıcı. Saklayabileceğim bir şey değil; bu değişim, bu farklılıklar artık benim bir parçam. Ve artık eski ben olmayacağımı düşünmeye başladım. Daha da önemlisi buna gücüm yetmez."

"Ne demek istiyorsun?"

"Ben kör değilim, Julia," diye cevapladı Sirius tereddüt etmeden. "Ne kadar çok reddetmeye çalışsam da bunun nasıl bitmesi gerektiğini biliyorum. İyi ya da kötü için, bir seçim yaptım. Ve son geldiğinde kimin Voldemort'la yüz yüze duracağını biliyorum."

Kadının boğazı kupkuruydu. Bu kâbuslarının maddeleşmiş haliydi. "Sen."

Sessizce onayladı ve ikisi de kendi düşüncelerine dalarak bir süre sessizce yürüdüler. Bir dakika boyunca Julia bu duruma karşı tartışmak istedi ama bunun bir işe yaramayacağını biliyordu. İkisi de ne dilemiş olurlarsa olsunlar Sirius gerçeği söylemişti.

"Yani şimdi ona sahipsin. Yeni ve 'gelişmiş' Sirius Black'e." Adamın yüzüne çarpık bir gülüş yerleşti.

"Seni o kadar da farklı bulmuyorum," diye cevapladı Julia, sesinin hafif acısını fark ettirmemeye çalışarak.

"Bulmuyor musun?"

"Hayır. En azından benim için önemli olduğu şekilde değil." Kafasını omzuna dayadı. "Seni seviyorum, Sirius. Ve bunun değiştirmek için on yıldan daha çok bir zaman ve birkaç değişiklikten daha büyük değişiklik gerekir."

"Ben de seni seviyorum," dedi Sirius sessizce. Neredeyse rahatlamış görünüyordu ama Julia yine de gözlerinde kaybolan hafif bir korku gördü. Evet, onun değiştiğini biliyordu. Umursamasa bile biliyordu - ama şimdi bu derin değişimlerin başkaları için çok önemli olabileceğini fark etti... Sirius'un olduğu adamı kabullenmek istemeyen biri için.

Bir şekilde bu düşünce belirsiz geleceğin daha az karanlık olmasını sağladı.

Sonraki Bölüm: Biz Buyuz İşte

Çeviren: Luthien
2005 - 2008 © Harry Potter Cafe
Yukarı Çık
unbroken universe Anasayfa | Üye Ol | Forum | Galeri | Kullanım Şartları | Hakkımızda | İletişim unbroken universe
Copyright © 2005-2007 HarryPotterCafe.com
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 License.