|
||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||
Sekizinci Bölüm: Bir Black'in En Kötü Kabusu "Sirius!" Harry, ön salondan aceleyle koşturarak bağırdı. "Kapıda biri var!" Kendi evlerine saldırı yapıldığından beri, Harry ve annesi kendi güvenlikleri için Grimmauld Meydanı'na gelmişlerdi. Artık, Godric's Hallow'un yıkımı ile ve Sirius'un ısrarı ile en azından iyi bir çözüm bulunana kadar artık orada kalıyorlardı. Harry ve annesi önceleri neredeyse bütün günlerini St. Mungo'daki babası ile birlikte geçiriyorlar ve geç dönüyorlardı, ancak bu sabah, Harry bütün enerjisini anne ve babasından hep duyduğu fakat daha önce hiç girmediği bu eski Black evini incelemek için harcıyordu. Zarafet ve antik çağların karışımını andıran Grimmauld Meydanı, son zamanlarda olmuş olan olayları yani Godric's Hallow'un yıkımı ile başlayıp daha da kötüye giderek Ruh Emiciler'in Dumbledore'un cenaze törenine saldırmasından sonra Harry'nin dikkatini dağıtmasına yardım ediyordu. Dolayısıyla, sabahını başıboş dolaşarak harcarken o sırada annesi politik ilişkiler kurup, babasıyla yönetimi tekrar birleştirmeye çabalıyorlardı. Sirius'un cevabı odayla, merdiven ve ön salon arasındaki yolda yavaş yavaş yokolmuştu, böylece Harry kendi kendine kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açtığında gümüşi sarı saçlarıyla ve katı yüz ifadesiyle güzel bir bayanla karşılaştı; fakat kadın Harry'e baktığı an yüzünde feci bir nefret ifadesi oluştu. Kadın tıpkı orada burnuna saplanmış iğrenç ve tiksinç kokan birşey varmış gibi baktı ve bu Harry'ye o iğrenç ve tiksinç şeyin kendisi olduğunu hissettirdi. "Yardımcı olabilir miyim?" ihtiyatla, kapıyı açtığı ana üzülerek sordu. Cadı, Harry neden olduğunu anlamasa da, sanki onu tanıyormuş gibi baktı. Güzel yüzü ekşidi. "Hayır, Potter. Olabileceğini sanmıyorum." Harry'nin çenesi düşerek açıldı. "Yolumdan çekil çocuk," kadın iğneleyerek konuşmasına devam etti. "Senin gibi birinin ailemin evini kirlettiğini görmek istemiyorum." Kadın kapıyı ittirmeye başladı ve o an Harry şok içinde olduğu yerde kalakaldı. Hayatında şimdiye kadar hiç böyle yüzüne vurulmuş bir düşmanlık deneyimi yaşamamıştı üstelik bunu hakedecek hiçbirşey yapmamasına rağmen! Aniden, Draco Malfoy'u hatırladı. "Tavırların kötüleşmiş 'Cissa." Uzun ve güçlü biri kapının hareketini durdurmuştu ve Harry, Sirius'un varlığını aniden arkasında hissetti. "Kuzen," kadın sertçe cevapladı. Harry irkilerek vaftiz babasına baktı, fakat Sirius'un yüzü gerginleşmiş ve gözleri kapkaranlık kesilmişti. Resmi bir şekilde konuştu, "Seni Grimmould Meydanı'na getiren nedir?" "Seninle konuşmak istiyordum." "Ve buna, vaftiz oğluma hakaret yağdırarak başladın," Sirius tatsızca cevapladı. "Bu tür zavallılıklar senin altında, Narcissa. Senden daha iyisini beklerdim." "Bence aile onurunu kimin kirlettiği konusunu tartışmayalım," diye şeytanca cevapladı kadın. "Ve tavırlardan bahsetmişken, beni yabancıymışım gibi kapı eşiğinde bekletecek misin, yoksa içeri davet edecek misin?" "Bir Ölüm Yiyen'i çaya davet etmek gibi adetim yok." Kadın geri çekilmedi. "Buraya akraban olarak geldim, düşmanın olarak değil!" Bir şey Sirius'un mavi gözlerinde parlamasına neden oldu. "Buraya Malfoy olarak da gelmedim. Buraya Black olarak geldim." "Ve her ikisi de benim evimde hoş karşılanmaz." Sirius'un ağzı kapandı; çelik gibi gözleri kadınınkiler kadar soğuktu. Uzun süre bekledi, ve sonunda kenara çekildi. "Fakat, sana hakaret ederek ailemizin eski geleneklerini lekelemeyeceğim. İçeri gir kuzen. Söyleyeceklerini dinleyeceğim." Hatayı en aza indirip zamanlamayı kusursuzca senkronize ederek, Anahtar'ı dikkatle hazırladılar. Bu hassasiyet, kanlı işlerinin bir parçası olmasına rağmen, ikinci kez yapılan kontrol bu randevuyu diğer hepsinden daha farklı kıldı. Bu kez hata yapamazdılar. Yakalanamaz veya ihaneti kaldıramazdılar. Hayatta kalma iç güdüsü dengeyi kurmuştu, eğer herhangi bir şey ters gitseydi tüm emekleri güzelce yok olacaktı. Yirmi Seherbaz Adayı aynı anda Avalon'da cisimlendi. Anahtarlar, konumlarını tanımlayan acımasız kesinlikteki notlarla birlikte, yirmi bir kişinin sakladığı bir sır olarak açığa çıkarıldı. Anahtarlar, sadece bir kişi için, sadece bir kereliğine çalışmak üzere hazırlanmıştı. Adaylar bir kez vardıkları zaman, onları geri götürecek hiç bir şey yoktu; eğer Seherbaz olarak kalmak istiyorlarsa, eğitim karargahından ayrılamazlardı. Seçimlerinin doğasındaki tehlikeyi açıklamaya gerek yoktu; Anahtar'ları alan cadı ve büyücüler, Bakanlık yok edildiği sırada zaten 4904 numaralı Seherbaz Eğitim Sınıfı'nın bir üyesiydiler. Henüz eğitim müfredatının İkinci Evre'sinde olmalarına rağmen, her biri Test ve Temel Eğitim'i tamamlamıştı. Teorik olarak, hepsi neyle karşı karşıya olduklarını biliyordu. Bill Weasley kaşlarını çattı. Kariyerinin bu kadar başında, dizlerine kadar eğitim işine gömüleceğini beklemiyordu (genellikle, Hades'in Çeyrekliği olarak adlandırılan, şefkatten uzak, en kıdemli eski toprak Seherbazlar bu aşamanın sorumluluğunu alırdı) fakat Bill, İkinci Evre'nin başlıca üç eğitmeninden biriydi. Doğal olarak kendi yaşına göre genç bir eğitmendi - ama Seherbaz kayıtlarına göre şimdiye dek hiç, bu kadar genç bir eğitmen olmamıştı. O, Hestia Jones ve Kingsley Shacklebolt, Frank Longbottom'ın yalnızca üç kişilik eğitmen kadrosunu oluşturuyordu ve bu üçlü arasından sadece Hestia'nın bu işte tecrübesi vardı. Frank elbette ki, yakalanmasından iki yıl önce Kıdemli Aday Eğitmeni olmuştu, ama yine de grupları hala acemiden daha acemi sayılırdı. İç çekti ve yüzündeki kızgın ifadeyi silmeye çalıştı. Bill, Frank'le ikisinin neden eğitim işiyle görevlendirildiğini anlıyordu; Seherbaz'ların yaşam tarzına yeniden ayak uydurmaları için biraz zamana ihtiyaçları vardı ve bu zamana kadar ayak altından çekilmeliydiler. Eğer bu tayini onlara Sirius Black'ten başka biri verseydi, Bill belki de öfkeyle reddederdi, ama kimse Azkaban'ın uzun vadeli mahkumuna karşı gelemez ve ona, Ruh Emiciler'le Karanlık Lord'un işkencecilerinin sebep olduğu ruhsal zararı anlayamadığını söyleyemezdi. Özellikle, diye düşündü Bill, bu adam Voldemort'a kafa tutmuş ve hayatta kalmışsa. Kendisini yaşlı ve buraya ait değilmiş gibi hissettirmesine rağmen, Bill adaylara göz gezdirdi. Bazıları hastalıklı bir merakla etrafına bakınıyordu, diğerleriyse gözlerini kırpmadan endişeyle eğitim üçlüsüne odaklanmıştı. Genç sayılabilecek bir eğitmen olmasına rağmen bu göreve uygun olan Kingsley dışında, hiç birinin bu sınıfla çalışması planlanmamıştı - fakat 4904 numaralı sınıfı eğitmek üzere atanan beş Seherbaz da ölüydü. Kingsley, derinden gelen kalın sesiyle konuşarak öne doğru adım attı. "Avalon'a hoşgeldiniz," dedi. "Siz, Dört Bin Dokuz Yüz Dört numaralı Seherbaz Eğitim Sınıfı'sınız ve Seherbaz olsanız da, olmasanız da, bu karargahtan ayrılamazsınız." Kadın göz kırpmaksızın çayı alırken, Harry bunu aslında var olmayan bir güven gösterisi olarak değerlendirdi. Sirius'un kuzeni Narcissa Malfoy, fincanın kenarından Harry'nin vaftiz babasını izleyerek sakince çayını yudumladı. "Zehirden kuşkulanmadın ya, kuzen?" diye sordu Sirius ona, ses tonu, şaka yapmaktan çok alay eder gibiydi. "Bir Gryffindor olarak bu tip Slytherin davranışlarına yüz vermekten çok uzaksın," diye karşılık verdi küçümseyerek. Sonra Narcissa'nın mavi gözleri Harry'yi kesti. "Sanırım çocuğu göndermen için sana ne söylesem işe yaramayacak." "Hayır. Yaramayacak." Kadın omzunu silkti. "Ne acı." "Çayımı içmek için burada değilsin," diye soğukça tersledi onu Sirius. Harry daha önce vaftiz babasını hiç kimseye bu kadar kaba ve umursamazca davranırken görmemişti, hatta Bakanlık'ın yok edildiği ve Dumbledore'un öldüğü haberiyle birlikte Hogwarts'a geldiği gün bile. Bu, küçük yaşlardaki laf kavgalarının bir devamı gibi görünüyordu; her iki taraf da rolünün nereye kayacağını gayet iyi biliyordu. Ama atışmalar dostça değildi ve hiç bir tanıdık takılma veya espri yoktu. Onun yerine buz gibi bir formalite ve bir birine çok benzeyen iki yüzde de nefret vardı. "Sadede gel." "Harika." Kadın arkasına yaslandı ve çayından ufak bir yudum daha aldı. "Sana bir teklif getirdim." "Şimdi mi?" Sirius'un siyah kaşları kalktı ve dudaklarına küçümseyici bir seğirme ekleyerek kadının bakışlarına karşılık verdi. Narcissa bu alaya tepki vermeden fincanı tabağına bıraktı ve ellerini kavuşturarak düzgünce kucağına koydu. "Karanlık Lord, sana son bir şans daha vermeye karar verdi." Birden irkilen Harry bakışlarını Malfoy'un annesinden ayırıp vaftiz babasına kaçamak bir bakış attı. Son bir şans mı? diye merak etti. Midesinde soğuk, kıvrımlı birşeyler varmış gibi hissetti ve bunun ardından kesinlikle iyi bir şey gelmeyeceğini biliyordu. Sirius, hernasılsa karşılık vermedi - hatta kıpırdamadı ya da gözlerini kırpmadı. Onun yerine sadece baktı, yüzündeki tüm eğlence izleri solmuştu. Artık ciddiydi, hiç bir işaret vermeyen hareketsiz ve belirsiz bir duruşu vardı. Sonunda Narcissa devam etti, görünüşe göre sessizlikten etkilenmemişti. "Eğer," diye aynen devam etti, "Karanlık Lord'ın hizmetine girmeye karar verirsen, geçmiş tüm günahların unutulacak. Hatta müfakatlandırılacaksın, Lord'umuz sadık müritlerine karşı çok cömerttir." Sirius yine sessizdi ve bu kez, kadının cesareti biraz azalmış gibi göründü. Uzun saniyeler yavaşça aktı. "Kabul etsen iyi olur, Sirius," diye üsteledi. "Doğru seçimi yaparak arkadaşlarını kurtarabilirsin." Sirius gözlerini kapatıp açtı. "Hayır, saol," diye cevapladı sonunda. "Onun nasıl vaatler verdiğini duymuş oldum." Narcissa'nın mavi gözleri parladı. "Riskler hakkında bir düşün istersen." "Seni temin ederim, düşündüm" diye ciddiyetle cevap verdi Sirius. "Şimdi mi düşündün?" diye dalga geçti kadın. "Seçimim değişmeyecek." "Ben de öyle tahmin etmiştim." Narcissa düşmanca adama bakıp etrafına güç yayarak aniden ayağa kalktı. "Ama karanlık son geldiğinde, bu teklifin yapıldığını hatırla." "Şöyle düşün," dedi adam çok yumuşakça, "Sanırım, şimdiye kadar onda gördüğüm ilk zayıflık işareti bu." Kadının yüzü aniden kızardı ve dudakları sinirle büzüldü. "Sen bir aptalsın," diye öfkeyle cevapladı Narcissa. "Ve öleceksin, tıpkı - yalnız ve yüzüstü bıraktığın ailenin onuru gibi. Sözlerimi unutma, kuzen. Bunu ödeyeceksin." Kadın ayrılmak için topuklarının üzerinde döndü, ama Sirius'un yeniden konuşması üzerine ayaklarını durdurdu. "Bu gerçekten canını sıktı, değil mi," diye sordu aniden, "son Black'in iyi çıkması?" "Sen," diye tükürdü kadın, mavi gözleri alevlenmişti, "bir Black değilsin." "Senin standartlarına göre değil." Sonunda, Sirius da zalimce gülümseyerek ayağa kalkmıştı. "Ama ben bir Black'im ve söylediğin gibi karanlık sona geldiğimiz zaman, bunu göreceksin. Bana inan, Narcissa, göreceksin." Her bir Seherbaz Aday Bölüğü, Avalon'un derinliklerindeki küçük bir ortak salonu paylaşıyordu. Etrafa bakmak, Tonks'un kaşlarının çatılmasına sebep oldu; bu efsanevi Seherbaz eğitim merkezinin geniş bir alanı yoktu. Karşısında, şimdiye kadar gördüklerinden çok daha kısıtlı bir mekan vardı - bütün adaylara kendi başlarına kalabilecekleri bir oda vermelerinin hiç bir yolu yokmuş gibi görünüyordu. Ama acınacak derecede küçük olmalarına rağmen her aday farklı bir odaya yerleştirilmişti ve Tonks, bazı eski profesörlerinin bunu ima etmesine rağmen, aptal değildi. Eğer adaylara verdikleri odalar geniş tutulsaydı, bu kez de yeterince büyük bir ortak salona yer kalmayacaktı! Kraşş. "Uf!" Odadaki her baş, ona dik dik bakmak için döndü ve Tonks koyu kırmızı bir renkle kızardı. Odaya girdiğinde kesinlikle gözden kaçırdığı kıyıda kalmış bir sehpaya takılıp tökezlemişti. Sehpa, yataklardan birine dayanıncaya kadar odanın karşısına ittirilmişti, ama Tonks'dan başka hiç kimse, onun orada ne iş yaptığına dikkat etmedi. O sırada hepsi Tonks'a düşmanca bakmakla meşguldü. Yutkundu. Ne uğurlu bir başlangıç. "Şey... selam." diye utanarak gülümsedi Tonks. "Bunun için üzgünüm." Sonunda aralarındaki bir cadı gülümsedi. Sarı saçlıydı ve yeşil gözleri vardı, ve Tonks, onu Hogwarts'tan tanıdığına yemin edebilirdi, fakat yüzündeki zarif kemik yapısını hala tam olarak çıkartamamıştı. "Önemli değil. Kimse o kahve sehpasını sevmemişti zaten, neyse." Yeni cadı ayağa kalkarak elini uzattı. "Ben Dana Lockhart. Tanıştığımıza sevindim." Tonks teklif edilen eli minnetle kavradı. "Nymphadora Tonks," diye cevapladı ve aceleyle ekledi, "ama herkes bana Tonks der." "Böyle bir isim varken, kim demez ki?" diye üçüncü bir ses araya girdi ve Tonks, Lockhart'ın oturan büyücüye attığı öfkeli bakışı kaçırmadı. Adam zahmetsizce ayağa kalktı, göz kamaştırıcı bir gülüş sergileyerek (dişleri parıldıyordu ve Tonks, onların büyüleci olduklarını fark etti) kendini tanıtı. "Jason Clearwater." "Merhaba," diye nazikçe cevapladı kadın, adamın olabildiğince müşfik bakan gözlerini kesmeden önce. Hemen sonrasında, Tonks, odadaki ikinci büyücüyü fark etti; diğer arkadaşından daha kısaydı ve bir Seherbaz adayından beklenecek standartlara göre birazcık şişkindi. Yine de, diğerlerinden farklı olarak, bu büyücünün belli belirsiz bir aşinalığı vardı, bu yüzden Tonks kaşlarını çatmak dürtüsüyle savaşmak zorunda kaldı. Muhtemelen, Birinci Evre'deki sınıflardan birinde yanyana oturmuşlardı. Seherbaz İksirleri dersinde, belki de...? Adamın ismini hatırlamak için çılgınca zihnini araştırdı, çünkü Tonks, derslerde onunla bir kereden fazla partner olduklarından emindi - Buldum! "İşte sen de buradasın, Horace," diye gülümsedi kadın rahatlayıp doğal gibi görünmeye çalışarak. Her zamanki gibi, hiç kimseye bir şey belli etmemeyi başarabildiğini sanmıyordu. "Hey, Tonks," İlk Slytherin, kadının gülüşüne hafif bir tereddütle karşılık verdi. Ortamı düşününce düpedüz rahatsız gibi görünüyordu, özellikle kendisinden bir kaç yıl küçük olmasına rağmen Tonks'un bir başka Slytherin olduğunu uzaktan uzağa hatırladığı Jason Clearwater ile... "Nasılsın?" "İyidir." Tonks odanın etrafına bir göz atıp bir kez daha başları sayarken omzunu silkti. Kaşlarını çattı. "Bir dakika, sanırım burda beşimiz varız?" "Öyle." Dana Lockhart basitçe omuz silkti. "Cornelia'yı da sayarsan." Horace Smeltings homurdandı. "Evi aramak için şömineyi kullanmak istediğinde Longbottom'la onun arasında bir çekişme oldu. Adam onu bir kenara çekti ve yeniden geri getirdi." "Birilerini korkutmak konusunda," dedi Lockhart ağır ağır. "daha önce hiç kimsenin olmadığı kadar nahoş ya da benzersiz bir yeteneği var." "Bize katılmak üzere olmalı," diyerek araya girdi Clearwater. "O zamana kadar oturup rahatlamanızı öneririm. Merlin bilir, muhtemelen daha sonra tüm enerjimize ihtiyaç duyacağız." Tonks, adamın çok bilmiş ses tonuna bakıp kaşlarını çattı, ama yine de, onun haklı olduğunu biliyordu. Kol ve bacakları zaten günlük işler ve İkinci Evre keşmekeşleri yüzünden ağırlaşmıştı (Artık eğitmenlere neden "Hedes'in Çeyrekliği" dendiğini anlamıştı) ve bu işlerin uzun süre daha da kötüleşeceğinin bilincindeydi. Oturdu ve peşinden huzursuz bir sessizlik geldi. Besbelli ortak salondaki diğer üç aday (ve kayıp Cornelia), onun bölüğündeydi, fakat hiç biri Tonks'un beklediği gibi değildi. Daha sıra dışı bir grup olup olamayacaklarını anlamaya çalışarak gizlice onları incelemeyi denemişti, ama başaramazdı. Hiç birini iyi tanımıyordu, ama en azından, artık yüzlerine bakınca isimlerini hatırlayacak kadar onları tanıyordu. Tonks, elini biliçsizce, (şu anda) omuzlarına kadar gelen ve cansız kahverengi tonundaki saçlarına götürdü. Bu, saçının doğal rengiydi, babasından kalan bir miras; çok uzun süredir rengini değiştirmesine rağmen hatırlayabiliyordu. Yine de Tonks'un diğer tüm özellikleri klasik Black'ti. Homurdandı. Belki de görünüşümü sık sık değiştirmemin nedeni budur. "Bu kadar komik olan ne?" diye sordu Clearwater kadını ürküterek. Tonks bunu sürekli yapıyordu - içinden geçen tüm hisleri dışına yansıtıyordu. "Hiç bir şey, gerçekten," diye cevapladı. "Sadece düşünüyordum." "Aklından geçenleri söyle," diye araya girdi Lockhart, "bu akşam yüzleşeceklerimiz konusunda ne düşünüyorsun?" "Ne olursa olsun, ama umarım asalarımızın geri verilmesi de buna dahil edilir," diye hemen cevapladı Smeltings, diğerleri başlarını hararetle sallayarak onu onayladı. Eğitmenlerin yaptığı ilk şeylerden biri, adayların asalarına el koymak ve öğlenki karmaşada sihirsiz bırakmaktı. Asasına olan on yıllık kesintisiz bağımlılığın ardından, onsuz çalışmak Tonks'a fena halde zor gelmişti, yaşattığı rahatsızlıktan bahsetmiyordu bile. "Şaka değil," diye nefeslendi. "Hiç eğlenceli değildi." Smeltings çarpıkça gülümsedi. "Umut edelim, ne yaparsak yapalım, bundan fazlası olmaz." "Evet." Lockhart titredi. "Bugün, hayatımın en kötü ilk on deneyimi listesinde kesinlikle alt sıralara yerleşti." "Kahrolası, on mu!" diye homurdandı Clearwater. "En az, ilk üç." Tonks sırıttı. Evet, Narcissa Teyze'yle ilk buluştuğum ya da Bella Teyze'nin ben daha üç yaşındayken babamı öldürmek istediğine dair yemin ettiği zamanla birlikte ilk üçe girer. Tonks, şu anda bulunduğu yeri akrabalarının kesinlikle onaylamayacağını düşünerek keyiflendi. "Pekala, iyi tarafından bakın," dedi. "Daha kötüsü olamaz." "Kesinlikle olamaz." Lockhart gözlerini devirdi. "Longbottom'ı dinlediniz mi? 'Ders bir: hayat adil değildir.'" "Ve bu sadece ilk gün," diye ekledi Smeltings hüzünle. "Bütün hünerlerini sergilemediklerinden eminim. Daha kötülerinin de olacağı kesin." "Üstelik evi aramak mümkün olmadığı halde," diye basit bir yorumda bulundu Clearwater ve dörtlü, karşışıklı sırıtmaya başladı. Avalon'daki güvenliğin sağlam olduğunu biliyorlardı (ki, Tonks'un bir ada olduğunu bilmesine rağmen, Avalon'un tam olarak nerede bulunduğunu bilmiyorlardı), ama Cornelia Crouch Seherbaz'ların güvenlik saplantısını kesinlikle küçümsüyordu. Ama Crouch'un da keşfetmiş olduğu gibi Avalon'da Büyücü alarmları vardı, yine de bu alarmın çalışmasına öğrencilerin sebep olması hoş karşılanmıyordu. "Adanın durumunu dışarıya bildirmek için birileri burdan çıkabiliyor olmalı," diye fikrini söyledi Lockhart. "Herşey bir yana, önümüzdeki iki ay boyunca hepimizin aptalca hatalar yapacağından eminim, bu yüzden zorluklarla birlikte mücadele etmeliyiz." "Hiç gerek yok," diye başka bir ses geldi kapı aralığından. Cornelia Crouch yüzünde hafif bir gülümsemeyle ortak salona doğru ağır ağır yürüdü ve hiç bir şeye takılmadı. Crouch'un ince bir kemik yapısı vardı ve koyu renk saçları ve gözleri birbiriyle uyumluydu - neredeyse Tonks'un harcadığı çocukluk döneminin nasıl olması gerektiğini gösteren canlı bir örnekti. Hepsinden öte, tek boynuzlu atların bile imrenebileceği bir zerafetle hareket ediyordu. "Yalnız kalmanın bana yardım etmeyeceğini anladım." diye ekledi. "Hatta aynı sonuca vardım. Buna ek olarak, zorlukların grupları sevdiği gerçeğini de ele alabiliriz. Kapı tıkırtıyla kapandı ve Harry bakışlarını vaftiz babasına dikip sessizce baktı. Uzun bir süre, Sirius donmuş ve düşüncelere danmışçasına hiç haraket etmeden oturdu. Yakışıklı yüzü okunamıyordu ve mavi gözleri hala karanlıktı. Sonunda Sirius başını salladı ve bakışlarını kapıdan çevirdi. "Buraya gel, evlat. Yapacak daha ilginç bir şeyler bulalım." Birlikte ön salona doğru yürüdüler, Harry artık sessizliğe daha fazla dayanamayıncaya kadar çıt çıkmadı. "Sirius?" diye sordu. "O Draco Malfoy'un annesi miydi?" "Evet" Sirius ona yandan bir bakış attı. "Onu nasıl tanıdığını sanırım tahmin edebiliyorum." "Ve o senin kuzenin, öyle mi?" Harry, sesindeki tiksintiyi gizlemeye çalıştı, ama başaramadığından emindi. Bunun sebebi artık Sirius'a daha az değer biçmesi değildi, ama her zaman vaftiz babasının ailesinin de biraz daha kendisininki gibi olduğunu hayal etmişti, karanlıkla savaşıp kütülüğe karşı çıkan bir mirasa sahip... Hala her ailenin- "Evet, öyle." Sirius durdu. "Benimki çok karanlık bir aile, Harry," diye açıkladı. "Çok eski ve çok karanlık. Bunu daha önce sana kimsenin söylememiş olmasına şaşırdım. Yaşayan akrabalarımın pek çoğu savaşın içinde - Voldemort'un tarafında. Ben şimdiye kadar çıkan ikinci Seherbaz'ım, ama ailemde çok fazla Ölüm Yiyen var." Harry ona dikkatle baktı. "Kim?" "'Cissa'dan başka mı? Bir tanesi de Bellatrix Lestrange. Narcissa'nın ablasıdır." Sesi kesinlikle ölçülüydü. "Ve kardeşim de öyleydi." "Senin bir kardeşin mi var?" "Vardı." Sirius'un sesi soğuklaşmıştı. "Regulus aile düsturuyla satın alınmıştı. 'Toujours Pur', anlamı: 'Daima Saf'. Güçlü, saf ve ön yargılı Black'ler, yasaların üstünde ve ahlaksız... Regulus çok kolay inandı ve soyumuzu bu yolda devam ettirmek istedi." Dudakları acı bir hırıltıyla kıvrıldı. "Ama kötü bir çocuk değildi. Yanıldığını fark etti ve kurtulmak istedi. Bu, onun öldüğü zamandı." "Üzgünüm," dedi Harry sakince. "Ben de öyle," dedi vaftiz babası yumuşakça, elini Harry'nin omzuna koymuştu. "Ama bir üyesi olarak doğduğun aile, arkadaşlarını nasıl seçeceğin konusunda pek önemli değildir." Harry kaşlarını çattı. "Ama sen ona dedin ki-" "Bir Black olduğumu hatırla?" Harry başını salladı. "Ah, öyleyim. Güçlü ve zenginim, onlar üzerinde söz hakkım var, çünkü sevgili annem, her ne kadar bunu epey denemiş olsa da, beni asla mirastan mahrum bırakmadı. Ama ben, bu kaynakları karanlığa karşı savaşırken kullanacağım." Harry bir kez daha vaftiz babasının ne kadar kendinden emin ve ciddi olduğunu gördü. Voldemort'un elinde geçen on yılın ardından gözlerinde yadigar kalan tekinsiz bakışa rağmen, Sirius'un genelde gülen ve mutlu bir adam olmasına alışıktı. Yine de müzip ve yakın dost Sirius'a daha sık rastlıyordunuz. Ama onda daha derin ve güçlü birşeyler vardı ve Harry, Sirius'un söylediği ve Narcissa Malfoy'u bu kadar kızdırıp korkutan şeyin ne olduğunu anlamaya başlıyordu. Aniden, Sirius gülümsedi. "Bu kadar ciddi mesele yeter," dedi. "Bu senin yaz tatilin. Yapacak eğlenceli bir şeyler bulalım." "Haydi, haydi, haydi, haydi!" Organize kaos. Çılgınlık. Baskı ve şiddet. Hepsinin bir amacı vardı, yirmi yeni çırak, üç bezmiş usta tarafından çeşitli yönlerde koşmaya zorlanıyordu. Büyüler geniş odanın tavanında gökkuşağı renkleriyle parlıyordu. Çoğu zararsızdı, en kötüsü hafifçe canlarını yakardı ama hepsi bir amaca hizmet ediyordu. Kaos ve baskı. Seherbaz eğitiminin üç temel basamağı vardı: Şiddet, güç ve disiplin. İlk ikisi öğretilebilirdi ama sonuncusunu öğrenciler kendileri öğrenecekti. BUM. "Eğilin!" Ses elbette ki zararsızdı, basit bir büyüydü. Ama yine de yirmi öğrenci sanki Karanlık Lord'un kendisi oradaymış gibi emre uyup yere serildi. Üç saat önce, yani Kingsley konuşmasını bitirir bitirmez, koşmaya ve baskı altında tutulmaya başlamışlardı ve birkaç saat içinde her şey çıldırmıştı. Bill, Avalon'da eskiden geçirdiği zamanları çok net hatırlıyordu - bir ya da iki ay boyunca sınıf arkadaşlarıyla birlikte alışıp rutin olmaya başlayana kadar her şey karma karışıktı. O zamana kadar da özel bir şey hatırlamıyordu. Sadece kaos ve oradan oraya koşuşturup birinin emirlerine uyduğunu hatırlıyordu. Omzundan arkaya bakınca Frank Longbottom'ın izleyen gözlerini gördü ve onun da duruma çok hakim olduğundan şüphesi yoktu. Frank'ten gelen iki kelime her şeye son verebilirdi. Seherbaz eğitimi kontrolsüz gibi görünse de Bill öyle olmadığını biliyordu. Özellikle şimdi karargah, herhangi bir şeyin kontrolsüz olmasını kaldıramazdı - tam normalde on ay süren eğitim çemberi iki aya indirilmişken kaldıramazdı. İki ay. Bir dakika boyunca Bill bu kararın delilik olduğunu düşündü ama gerekli olduğunu biliyordu. Yine de bu işini iyice zorlaştırıyordu. Öğretmen olmasına rağmen aklı sürekli verilen imkânsız görevdeydi ve düşünecek zamanı bile yoktu. Yapılacak çok şey ve bunları yapmak için çok az zaman vardı - elbette ki bu bir Seherbaz hikâyesiydi - ve bir öğretmen olarak daha önce kimsenin yapmadığı kadar başarılı ve hızlı olmalıydı. Bu çılgınlık, yaptıkları şeyin önemli bir bölümüydü; reaksiyonları hızlandırırdı ve öğrencilere baskıda çalışmaya alıştırırdı... ama bu çılgınlıktı. Ve en iyi zamanlarda bile bazen çizgiyi aşabiliyorlardı. Mor ışık Bill'in kulağını yalayarak geçince Bill, Hestia'nın tarafına kötü bir bakış attı. Ya kadın bunu bilerek yapmıştı (ki bunu yapabilecek biriydi) ya da cidden kontrol standartlarının altına düşmüştü. Ama bunu ona sonra sorabilirdi; şimdi hızlıca büyü yapıp öğrencilerin kafasını karıştırmalıydı. "DIŞARI!" Bu kadar sessiz sakin bir adam olmasına rağmen Frank Longbottom, istediğinde yüksek sesli olabiliyordu. Bu ana kadar Bill, Kingsley Shacklebolt'un bu güne kadar duyduğu en gürültülü adam olduğunu düşünüyordu. Ama şimdi Frank, üç öğretmenin de bağırsa anca çıkarabileceği bir sesi rahatça çıkartmıştı ve öğrenciler korkuyla kapıya doğru koşuyorlardı. Üstelik bunu başarmak için hiç büyü de yapmamıştı! Sırıtarak Bill, öğrencilerin kafalarının üzerine zararsız bir ışık gönderince bazıları yerinden sıçradı. Reaksiyonları hiç cesaret eksiliği göstermemişti. Sıçramalarının nedeni öğrencilerin asasız olması ve savaşmaları gerekirse yapacak hiçbir şeylerinin olmamasıydı. Objektif bakılırsa durum hiç de öğrencilerin lehine değildi ama zaten öyle olması da gerekmiyordu. Bu çalışma hiçbir eşya olmadan nasıl davranılacağı ve büyüsüz nasıl her şeyin bu kadar kötü gidebileceğinin göstergesiydi. Öğretmenler teker teker kendilerini "öldürecek" kadar aptal olanları toplamak için harekete geçmişti; öğrenciler dışarı çıktığında sayıları on beşe inmişti - kendini gerçek olsa öldürücü olacak olan büyünün geldiği yöne doğru atan az kişi vardı. Ya da öldürmese de en azından onları etkisiz hale getirirdi. Öğrencilerden biri itiraz etmeye cesaret ederken diğerleri sustu. Tek asi de Hestia'nın düşmanca bakışlarıyla susturulmuştu ama öfkeyle yürüyordu. Hayat güzel değildi ve Seherbaz eğitiminin de güzel olması gerekmiyordu. Bill, gözünün bir ucuyla mat kahverengi saçlı, zayıf bir kadının, kendinden daha şişman bir adam düşünce kaldırmak için duraksadığını gördü. Bu şekilde bir kez daha koşmaya başladılar, ta ki kadın sendeleyince adam yardım edene kadar. Karanlık çöküyordu ve Bill, karanlığa gülümsüyordu. Dört öğrenci kendilerini bir taşın arkasına saklayarak Bill'in soluna yaklaştıklarında görebilecek kadar aydınlıktı. Belli ki plan yapıyorlardı ve bu da erkenden takım çalışmasını öğrenecekleri için iyi bir şeydi - ama başaramayacakları için boyuna çabalıyorlardı. Öğrencilerin anlamadıkları şey, Birinci Eğitim Sahası öğrencileri her türlü dezavantaja maruz bırakırken, öğretmenleri kayıracak şekilde tasarlanmıştı. Bill ağaçtan ağaca sürünerek ilerledi. Diğerlerinin öğrenciler öğlen yemeğindeyken yaptığı büyü şu anda çalışıyordu, küçük kıvılcımlarla yıkanıp yüksek sesle kulakları sağır olacak gibi hissediyorlardı. Hepsi neredeyse arkaya dönmüş saldıranı bulmaya çalışıyordu. Bu da Bill için, son ağaçtan açığa çıkıp öğrencilerin üzerine büyü yapabilmesine iyi bir olanak sağlıyordu. Saniyeler içinde dördü de yeşil boyaya bulanmıştı. İçlerinden biri çığlık attı ve Bill kahkahalarla güldü. Her şey yolunda gidiyordu.
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||