Harry Potter Cafe
Harry Potter Cafe | Forum Harry Potter Cafe | Resim Galerisi Harry Potter Cafe | Üyelik
Unbroken Universe - Hatırlanan Sözler | Yorumlar
The Unbroken Universe | Kitap 1 ~ Unutulmayan Sözler The Unbroken Universe | Kitap 2 ~ Hatırlanan Sözler The Unbroken Universe | Anasayfa
The Unbroken Universe

İkinci Bölüm: Karanlıkta Tek Başına

Avluda duran öğrencilerin görmeyi beklediği en son şeylerden biri, Sirius Black'in tozlu siyah bir cüppe giyinmiş ve yüzünün bir tarafı kurumuş kanla kaplı olarak kalenin çitleri boyunca yürümesiydi.

Gün batıyordu şimdi, bitirdikleri şölen müdürün açıklanmayan düşüşü yüzünden kısa kesilmişti ve herkes neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Harry, müdürle olan görülmedik ilişkisi sayesinde gizemli olay süresince kalmasına izin verilen tek öğrenci olsa da, o bile ne olup bittiğini anlayamamıştı. Bildiği tek şey Remus'un, Bakanlığın harap edildiğini ve Dumbledore'un anka kuşunun Hogwarts'a geldiğini söylemesiydi — fakat Remus Bakanlık hakkında bir şeyi nasıl bilebilirdi? Düşmüştü ve orada sessizlik içinde çok uzun bir süre yatmıştı, ayrıca Sihir Bakanlığını harap etmek imkânsızdı. Herkes bunu biliyordu.

Harry aniden titredi. Annesi de babası da Bakanlık'taydı, aynı şekilde Peter ve diğer birçok kişi de... Ama Bakanlık kırılamazdı. Güvenliği en iyisiydi. Yutkundu. Eğer imkânsızsa neden bu kadar soğuk hissediyordu?

Sirius'a bakmak olanlara yardım etmedi. Son zamanlarda tanımaya başladığı vaftiz babası Harry'nin onu daha önceki görüşlerinden farklı görünüyordu; şimdi soğuktu, yüzü ifadesizdi ve acımasızdı. Sirius aniden tehlikeli görünmüştü, ileriye doğru uzun ve amaçlı adımlarla yürüyordu; avluda ilerlerken gözleri hem hiçbir şey görmez, hem de her şeyi görür gibiydi. Bakışları hem uzak hem öfkeliydi ve Harry, daha önce bir insanın bu kadar bilinçsiz bir güçle ve duruşla hareket ettiğini görmemişti. Bir anlığına bunu görmek neredeyse korkutucuydu; ama sonra kendine onun Sirius olduğunu anımsattı, vaftiz babası ve babasının en yakın arkadaşı. Korkacak bir şey yoktu.

Diğerleri, Harry Sirius'un yolunu kesmek için koşarken onaylar gibi görünmüyorlardı, yarı dolu avluda neredeyse tüm öğrencilerden fısıltı sesleri geliyordu. Hiç kimse ne düşüneceğini veya ne yapacağını bilmiyordu. Harry, arkasında Hermione'nin şok içindeki haykırışını duydu; ama onu duymazdan geldi ve vaftiz babasını yakalamak için acele etti.

"Sirius!"

Seherbaz yürümeyi bıraktı, Harry'i sadece konuştuğunu duyduğunda fark etmiş gibi görünüyordu. Kısa konuştu. "Şimdi değil, Harry."

Harry durdu, kulaklarına inanamıyordu. "Ne?"

"Zaman yok." Sirius sadece ona ulaştı ve Harry'nin omzunu sıktı; ama bu hareket bile telaşlı ve soğuk duruyordu. Mavi gözleri koyulaşarak açılmıştı. "Sonra."

"Burada ne yapıyorsun Black?" diye sordu soğuk bir ses aniden ve Harry, Snape'in yaklaşmasına bakmak için döndü. Ama Sirius yerinde durmadı, bunun yerine öne doğru hareket etti, direkt olarak Hogwarts'ın kanca burunlu terörüne doğru yürüdü.

"Müdürle konuşmam lazım Snape."

Diğerinin yüzünde bir şeyler titreşti, sesi gergindi. "Dinleniyor."

"Bu önemli." Harry Sirius'u hiç bu kadar soğuk görmemişti. "Öyle olmasa burada olmazdım."

"Şu anda bunu özel olarak önemsemiyorum," diye hırladı Snape. "Senin durumu anladığını sanmıyorum—"

"Hayır, ben senin anladığını düşünmüyorum," diye kesti Sirius onun sözünü ve sonra aniden, yeni bir endişeyle müdür yardımcısına baktı. "Tabi eğer bilmiyor değilsen—?"

İki yüzde de aynı anda bir kavrayış belirdi ve Snape solgunlaştı. Sesi korkmuş bir fısıltıdan daha yüksek değildi ve Harry, onu uzaktaki birinin duyabileceğinden şüpheliydi. "Bakanlık."

Sirius sertçe kafasını salladı. "Düşündüğümden daha büyük problemlerimiz olabilir."


Birkaç saat içinde öğrenciler Hogwarts Ekspresi'yle evlerine gönderilmişti — bir gün önceden ve açıklama yapılmaksızın. Belirli bir kaç öğrenci dışında hepsi, ki Harry tüm Weasley'lerle birlikte bu belirli öğrencilerin içindeydi. Neville Longbottom da kalmıştı ve birçok diğer kişi de— Harry bunların ebeveynlerinin Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda olduğundan şüpheleniyordu. Kendi aralarında olayları sessizce tartışsalar da, hiçbiri burada kalmaya devam etmelerinin nedenini çözemiyordu, sadece Yoldaşlığın üyelerinin çocukları olarak tehlikede olabileceklerini düşünüyorlardı. Ancak hiçbiri, Karanlık Lord'un bir grup reşit olmayan cadı ve büyücüden ne isteyebileceğini anlayamıyordu.

Profesörlerin çoğu o gece ayrıldığında olaylar daha da ilginçleşmeye başladı ve birkaç saat sonra ebeveynleri gelmeye başladı.

Harry neredeyse Molly Weasley'nin yanında gelen annesini kaçıracaktı, annesiyle Ron'un annesini hiç birlikte görmemişti ve neredeyse onun yorgun ve gergin yüzünü tanıyamayacaktı. Arkada, ikiliden biraz uzakta Bill Weasley babasına yardım ediyordu, Ron'un babası göze çarpan bir topallamayla yürüyordu. Harry annesinin yanına varamadan Sirius'un onunla karşılaşmak için yürüdüğünü gördü.

"O nasıl?" diye sordu Harry'nin vaftiz babası aniden.

Lily omzunu silkti, çok yaşlı ve yorgun görünüyordu. "Henüz bilmiyorlar..."diyerek yutkundu. "Onunla birlikte bıraktığın seherbazlar hala oradalar."

"İyi." Sirius Lily'nin yanındaki kısa boylu adama döndü. "Bugün iyi işler başardığını duydum, Peter."

Sarışın büyücü kaşlarını çattı ve kafasını salladı. "Yeterince iyi değil."

En sonunda Lily, Harry büyüyen bir sabırsızlıkla beklerken oğlunu fark etti. Giriş yapmadan konuştu. "Kötü haberlerim var Harry."

"Babam mı?" Babasının yokluğunu fark etmeyecek kadar aptal değildi ve annesiyle Sirius'un hakkında konuştukları o adamın James Potter'dan başkası olmadığına dair bu yıkıcı hisse sahip olmamayı dilerdi. Harry endişeyle yutkundu. Babasının daha önce yaralanarak hastaneye gitmiş olması durumu kolaylaştırmıyordu...

"O St. Mungo'da," diye onayladı annesi kısık sesle. "Bakanlıkta bir saldırı oldu..."

Lily'nin gözlerinden bir gölge geçerken Sirius onun dirseğini tutmak için ulaştı ve sözünü kesti. "İçeri girmeliyiz, Lily," dedi sessizce. "Remus ve diğerleri bekliyor."

"Ama babam nasıl?" diye sordu Harry, annesi titreyerek kafasını sallarken. Garip bir şekilde onu yanıtlayan Peter oldu.

"Biraz önce onunla birlikte St. Mungo'daydım Harry," dedi kısa boylu adam hafifçe. "Onun yaşayacağından eminler, ancak şimdilik... şimdilik yürüyemeyecek. Ve yanlış olan şeyi nasıl onaracaklarından emin değiller."

Harry midesinin yere düştüğünü hissetti. "Yürüyemeyecek mi?"

"Kalıcı olup olmadığını bilmiyoruz,"diye ekledi Sirius ve Harry ilk defa onun gözlerinin etrafındaki derin çizgileri fark etti. "Şifacılar hala çalışıyor."

"Ah."

Sormak istediği çok daha fazla şey vardı; ama Sirius'un yüzündeki bir şey bunu yapmasını engelledi. Annesinin yüzündeki bitkin ifade de sadece Harry'nin endişelerini arttırıyordu ve soru sormak için uygun zaman olmadığını bildiği için bunu daha sonra yapmaya yemin etti. Bunca şeyden sonra bilgisiz değildi ve hastanedeki onun babasıydı. Eğer birisi bilmeyi hak ediyorsa, Harry bu kişinin kendisi olduğuna inanıyordu.

Ancak ne kadar karmaşık şeylerin başlayacağına dair hiçbir fikri yoktu.


Voldemort'a karşı yürüttükleri savaşın ilk günlerinden beri, ilk defa tüm Zümdürüanka Yoldaşlığı bir araya toplanmıştı. Seneler geçerken, Yoldaşlık öncelikle bir araya toplanamayacak kadar genişlemişti ve sonra da çok gizli olmuştu; kendi ajanlarını Karanlık Lord'un çevresine sokarlarken, zaman onun da kendininkilerini Yoldaşlık'ın içine sokmasını sağlamıştı. Daha önceleri bir araya gelme riskine girememişlerdi; ama şimdi bunu yapmayarak kaybedecek daha fazla şeyleri varmış gibi görünüyordu. Ajan var ya da yok, harekete geçmek zorundaydılar.

Bakanlık saldırısından sonra ancak sekiz saat geçmişti ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı Hogwarts'ın Büyük Salonunda toplanmıştı. Okul onlarda kalan, ele geçirilememiş tek yerdi, Bakanlığın da düşüşüyle artık başka hiçbir yer güvenli değildi. Bu yüzden korkulu yüzler birbirlerine bakıyorlardı, ümitsizlerdi. Hepsi açıkça, Yoldaşlığın daimi bir üyesinin yokluğunun farkındaydılar: Albus Dumbledore. Ancak hiçbiri efsanevi büyücünün rehberliği ve gücü olmadan, Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın ayakta kalabileceğini hayal edemiyordu. Ona şu anda ihtiyaçları vardı; ama o orada değildi. Bu yüzden içlerinden birkaçı zayıf ve kahverengi saçlı büyücü gibi birinin öne çıkmasını ve onun yerini almasını bekliyordu. Yalnızca otuz iki yaşında olan Remus Lupin, bunun için fazlasıyla gençti.

"Bu kadar kısa süre içinde geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim," dedi sessizce, belli belirsiz yutkunuyordu. "Şu anda eminim ki hepiniz söylentileri duymuşsunuzdur.

"Akşamüstü geç saatlerde, Sihir Bakanlığı Lord Voldemort ve yandaşları tarafından saldırıya uğradı. Şu anda bu saldırıda kaç kişinin öldüğünü bilmiyoruz; ama birçok cadının, büyücünün, Muggle'ın öldüğünü, hem Ölüm Yiyenler, hem de Ruh Emiciler tarafından katledildiğini biliyoruz. Şimdi Muggle haberleri bunu bir terörist saldırısı olarak adlandırıyor. Londra sokaklarında dolaşan ruhsuz kişiler için bir açıklamaları yok.

"Ancak biliyoruz ki, Albus Dumbledore ve Arabella Figg de ölenlerin arasındaydılar. Bakanlıktaki Departmanların birçoğunun başı da... İletişim sağlayabildiğimiz iki kişiden biri Sihirsel Felaketler Dairesi Başkanı Cornelius Fudge —ailesiyle birlikte tatildeydi— ve Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi Başkanı James Potter, şu anda St. Mungo'da tedavi görüyor. Şimdilik yönetimimiz yok olmuş durumda."

Remus durdu ve derin bir nefes aldı, Sirius onun yüzündeki bitkinliği görebiliyordu; hem Snape'in hem de Fletcher'ın onu yakından izlediğini fark etmişti. Remus daha önce olanları pek anlatma şansı bulamamıştı— açıkça zamanı olmamıştı; ama Sirius onun bir şeyler gördüğünü ve bayıldığını biliyordu. Ancak ikisini de en çok korkutan şey Remus'un, Bakanlık'ın harap edilmesini görmüş ve Fawkes geldiği anda Dumbledore'un öldüğünü bilmiş olmasıydı. Ankanın Hogwarts'a —Remus'a— gelmiş olduğu gerçeği de neredeyse bunun kadar endişe vericiydi ve ikisi de bunun neyi belirttiğini anlıyorlardı.

"Yani savaşı sürdürmek Zümrüdüanka Yoldaşlığı'na kaldı,"diye devam etti Müdür sessizce. "Bakanlık düzenleninceye kadar kalan tek şey bizleriz. İç Çember'e danışıncaya kadar Yoldaşlığın liderliğini ben üstleneceğim." Gözleri toplanmış kalabalık üzerinde gezindi. "Tabi, benim üstlenmemi istemeyen biri yoksa..."

Sözlerini sessizlik karşıladı. Kaynağı Yoldaşlıktaki çok az kişi biliyordu; ama Remus'un değiştiğinin farkına varmışlardı. Farklılık belirgindi, eğitilmemiş gözler için bile ve Fawkes zarafetle Remus'un omzuna iniş yapmak için uçarken, karar perçinlenmiş oldu. Anka Remus J. Lupin'i seçmişti. Gizemli ve bilinmeyen İç Çember anlaşmıştı. Yoldaşlık izleyecekti.

"Teşekkür ederim." Remus'un hafif sesi sessizlikte yankılandı, sonra hafifçe döndü ve Sirius'a kafasını salladı. Derin bir nefesten sonra Sirius öne doğru adım attı, kaşlarını çatışını yüzünden yok etmeye uğraşıyordu. Bundan nefret ediyorum, diye düşündü acıyla. Gözlerinin beni izleyiş şeklinden nefret ediyorum, cevapları bildiğimi düşünüyorlar çünkü sadece Voldemort'la yüzyüze gelebilecek kadar aptaldım ve kurtuldum. Bu insanlar daha iyisini biliyor olmalılar. Yutkunma ihtiyacına karşı koydu. Kalabalıkta eksik olan bir çok yüz vardı; tahmin edilen ölülerden, James ve Alice Longbottom gibi hastanede olanlara kadar. Ve onun Seherbazları gibi birçoğu…

"James'in yokluğunda Seherbazları ben yöneteceğim. Birçoğunu kaybetmiş olmamıza rağmen muhtemelen, saldırıdan çoğunluğu yok olmadan çıkan tek Bakanlık bölümüyüz. Şu anda Seherbazların kurtulan Bölüm Başkanlarını korumalarını ve akşam vaktinde de kurtulanlar varsa bulmak için yapı döküntüsü aramalarını sağladım. Henüz çok az bulundu."

Sirius kalabalığı incelemek için durduğunda neredeyse bütün yüzlerden üzüntü ve korku yansıyordu. Yoldaşlığa katıldıklarında hepsi de risklerin neler olduğunu biliyordu; ama hiçbiri hiçbir zaman bunu beklememişti— Dumbledore bile. Dumbledore. Sirius gözlerini kırptı. Peter ona yaşlı adamın ani uyarısını söylemişti ve Lily onun son sözlerini Voldemort'la bağdaştırmıştı— "Zamanı geldi, Tom."  Biliyor muydu? Bilebilir miydi? Sirius aniden titredi, bu yaşlı adamın zihninde yaşamış olan karanlığı düşündü ve en sonunda huzura erdiğini umut etti. Biliyorduysa eğer, neden bunu yaptı? Neden ölmeyi seçti?

Bu acı ve zavallı gerçekti: Dumbledore yaşayabilirdi. Kaçabilirdi. Bunun yerine, ölmeyi seçmişti. Zamanı mıydı? Kendisini diğerleri için feda etmişti; ama Sirius biliyordu ki eğer ona hala ihtiyaç duyuluyor olsaydı, yaşlı adam bunu yapmayacak kadar zekiydi... Bu da demek oluyordu ki Dumbledore onların kendisine ihtiyaç duymayacaklarına inanıyordu. Sirius onu, uyarı vermeden ortaya çıkmakla tehdit eden acı gülüşü içine attı. Bizi fırtınada lidersiz ve rehbersiz bırakmaktan başka neyi başardı? Daha fazlası olmalıydı. Dumbledore hiçbir zaman nedensiz bir şey yapmazdı. Sadece Sirius bunu henüz göremiyordu.

"Bugün buraya gelmenizi umutlarınızı yitirmeniz için istemedim," diye devam etti Remus en sonunda, "ama Yoldaşlığın bu yaz ne yapmak için çağırılacağını anlamanıza yardım etmek istedim. Voldemort bir zafer kazandı; ama henüz savaşı kazanmadı ve eğer birlikte durursak kurtuluruz."  


Şafak, Remus'un ofisinde toplanan İç Çemberin üzerine iskelet görüntüsü vererek söktü. Beşi de tüm gece boyunca uyanık kalmışlardı ve içlerinde en kötü görünen Lily'ydi. Dumbledore'un ölümü onu derinden etkilemişti, Remus biliyordu; gerçekte yaşlı adamın yokluğunu hepsi hissediyordu, özellikle de Severus. Remus, müdür yardımcısıyla eski müdürün arasında daima özel bir yakınlık olduğunu biliyordu; Dumbledore onu kabul eden tek kişi olmuştu, ona güvenmişti— Snape'e ikinci bir şans vermişti. Remus yutkundu. Birçok kişiye şans vermişti... ve kendi kendine bunu çok sık inkar ederdi. Bu odada Dumbledore'a bir şey borçlu olmayan tek kişi bile yoktu.

Fawkes köşede hala sessizce yas tutuyordu, buluşmalarına yoğun ve acılı bir hava katmıştı. En sonunda, Remus sessizliğe daha fazla dayanamayacağını anlayınca boğazını temizledi. Tereddütle, "Sizi bu geç saate kadar tuttuğum için üzgünüm," diyerek başladı.

"İçimizden birinin herhangi bir şekilde uyuyabileceğinden şüpheliyim,"diyerek fikrini söyledi Severus sade bir şekilde. Dung'ın cevaplayan horultusu buna katıldığını belirtiyordu ve Lily sadece ellerine bakıyordu, sinirleri bozuktu ve bitkin bir şekilde kafasını sallıyordu.

"Zaten bu gece uyunacak bir gece değil," diye onayladı Sirius oturduğu yerde pencereden dışarıya bakarken. "Cevaplanmamış çok fazla soru var."

Fletcher yorgun bir şekilde kafasını salladı. "Katılıyorum."

"Beni endişelendiren şey," diye konuştu Lily en sonunda kısık sesle, "senin Severus, zaman ilerleyinceye kadar bu saldırı hakkında bir şey bilmemen. Bu Voldemort'un tarafında ciddi bir güven eksikliğini gösteriyor gibi."

Snape homurdandı. "Benden şüphelendiğini kastediyorsun," diye cevapladı duygusuzca. "Gerçeği dolandırmanın bir anlamı yok."

"Şey, evet." Lily özür dilercesine omzunu silkti.

"Ama neden? Veya nasıl?" diye sordu Fletcher.

"Yüzlerce nedenden biri olabilir," diye karşılık verdi Ölüm Yiyen. "Veya basitçe —olasılıklar dâhilinde ama pek mümkün olmayan bir şekilde— Karanlık Lord'un tarafındakilerden bir önsezi de olabilir."

"Ve eğer senin bir ajan olduğunu biliyorsa?" diye sordu Remus sessizce.

"Beni bir dahaki çağırışında sağ kalırsam muhtemelen bunu anlarım." Severus'un sesi kuruydu; ama müdür onun koyu gözlerinin ardındaki endişeyi görebiliyordu. Tehlikeleri yüksek bir oyun oynuyorlardı ve herhangi bir yanlış hamle kolaylıkla ölüm anlamına gelebilirdi.

"Bu pek rahatlatıcı değil,"diye cevap verdi Lily.

"Öyle olmasını kastetmemiştim."

"Bizim de başka problemlerimiz var," diye ekledi Sirius aniden, Remus'un kaşlarını çatmasına neden oldu.

"Ne?"diye sordu.

"Fudge'la önceden konuştuğumda, bana özellikle bir sonraki Sihir Bakanı olmak için kimin aday olduğunu sordu," diye yanıtladı seherbaz sertçe. "Ona bunun için endişelenilecek bir zaman olmadığını söyledim ve kafamı ateşten olabildiğince hızla ve insancıl bir şekilde çektim. Ama çok ilgiliydi."

"Ah, ne hoş," diye mırıldandı Lily.

Fletcher nefretle hırladı. "Fudge bugüne kadar karşılaştığım en hırslı geveze. Eğer işi o alacaksa şimdiden teslim olmamız gerekebilir!"

"Bu da kesinlikle Malfoy ve diğer tüm etkili Ölüm Yiyenlerin, onun yol üstündeki bütün adımlarını destekleyecek olmalarının nedeni,"diye anımsattı Snape onlara, bu yorumuna karşılık kızgın bakışlar elde etti. Ancak içlerinden biri kendisini kaybetmeden önce Remus araya girdi.

"Ve bu da açıkça, bizim bunun olmasına izin veremememizin nedeni,"diye cevapladı hissettiğinden çok daha sakince. "Bu yüzden içimizden bi adayın peşinden ilerlemeliyiz— tercihen Yoldaşlıkta olan birinin."

"Bu listeyi kısaltır, Remus," diye belirtti Dung. "Özellikle de İç Çember'den olan birini istiyorsan."

"Eğer Lily'nin bunu yapmasını sağlayamazsak," dedi Sirius aniden solgun bir gülümsemeyle, Lily'nin kafasını aniden kaldırmasına ve sesinin çatallanmasına neden oldu.

"Ben mi?"

Remus kendi ağzının köşesindeki bir gülümsemenin gerginliğini hissetti, Sirius zihnini okumuştu. "Başka kim olabilir ki?" diye sordu. "Sen bu işi muhtemelen hepimizin toplamından daha iyi biliyorsun. Ne kadar zamandır Dumbledore'un asistanısın? Sekiz sene mi?"

"Önemli nokta bu değil," diye karşı koydu Lily. "Ben politikacı değilim. Hiçbir zaman bir ofis yönetmedim—"

"Dumbledore da değildi."

"Bu Remus, birazcık farklı bir şey." Ancak Lily karşılık olarak hepsine bakmak için dönerken,  yeşil gözleri en sonunda ayılmıştı. "Bakın, güveniniz beni çok duygulandırdı; ama ben sahne arkasında çalışıyorum, anımsıyor musunuz? Resmi olarak sadece bir sekreterim, daha fazla bir şey değil—ve insanlara, sizin onların sahip olmasına ihtiyaç duyacağınız güveni veremem." Yutkundu. "Bunun için benden çok daha fazla tanınan birine ihtiyacınız var."

Remus ağzını cevap vermek için açmıştı ancak sürpriz bir şekilde Severus araya girdi. "James'e ne dersiniz?"

"Ne?"

Karşılık içgüdüseldi; ama bir süre sonra fikir Remus'u etkilemeye başlamıştı. James. Arkadaşını hiç düşünmemişti; ama James iyi tanınıyordu ve gerekeni yapacak kadar da güçlüydü. Sihir dünyasının büyük bir kısmı James'i kahraman olarak görüyordu, uzun yıllar Seherbazlara liderlik etmişti ve nasıl olduysa hayatta kalmayı başarmıştı, Voldemort'un onun yaşamına son vermek için çıktığı ateşli seferine rağmen... Ayrıca zekiydi, güçlüydü ve İç Çember'in bir üyesiydi. James, Remus'un ideal bir Sihir Bakanı için düşünebildiği tüm kriterlere uyuyordu ve daha önceden de bir bölüm başkanı olduğu için Fudge'la başabaş kapışabilirdi.

"Biliyorsunuz," dedi Lily kısık sesle, çok konsantre olmuştu, "bu işe yaramayabilir."

"Aynı zamanda mükemmel çözüm de olabilir," dedi Dung. "Demek istediğim, Remus'u tam olarak oraya getiremeyiz, bu yüzden... Alınma" Remus Fletcher'ın özür dileyen bakışına karşılık olarak sadece omzunu silkti, durumunun Yoldaşlık'ın kendi başkanlarını yeniden Sihir Bakanı yapabilmekten alıkoyduğunu anlayabiliyordu. Bunun yanında, o asla Hogwarts'tan ayrılmak istemezdi, böyle bir şey mümkün olabilseydi bile. İki yeni sorumluluk yüzünden endişelenmeyecek olması onu neredeyse rahatlatmıştı.

"Bir dakika bekleyin," diye araya girdi Sirius, pencereye bakmayı bıraktı ve yorgun bir şekilde duvara yaslandı. Elleri ceplerinin içine tıkılmıştı ve yüzü hala hafifçe yaralıydı— iyileştirilmesini henüz önemsemiyordu— ancak sesi sert ve keskindi. "Bir şey planlamaya başlamadan önce James'e sormalıyız."

Severus ona normal standartlarının altında, yorgun bir bakış fırlattı. "Elbette soracağız," diye karşılık verdi gözlerini devirerek. "Ancak şu an için ilgilenmemiz gereken sorunun bu fikrin işe yarayıp yaramayacağı olduğunu düşünüyorum. Eğer Fudge yeterince erken dâhil olur ve destek toplamaya başlarsa, bu konuşmanın tamamı lüzumsuz olmuş olur."

"Bu olmayacak." Sirius yorgunca gülümsedi ve hepsi ona baktı. Remus kaşlarının şüpheyle kalktığını hissetti— arkadaşı Fudge'ı gerçekte o kadar iyi tanımıyordu ve bu politikacının ne kadar hırslı olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu.— fakat Sirius'un gözlerindeki o şey yaramaz bir parıltı mıydı? Bir şeyler biliyordu ve Remus ağzını bunun ne olduğunu sormak için açtı; ancak müdür yardımcısı ondan önce davrandı.

"Geri kalanımız seninle aynı güveni paylaşmak zorunda değil dersem bana kızmazsın umarım," diye belirtti Severus kuru bir şekilde.

"Fudge bir problem olmayacak. En azından bir süreliğine, her neyse..."

"Yüzündeki o salakça gülümsemeyi sil de sonra bize nedenini açıkla,"diye ısrar etti Lily huysuzca. Remus homurdandı ancak Sirius en sonunda sırıttı.

"Hestia Jones'u onu koruması için görevlendirdim."

Remus engel olamadan kahkahalara boğuldu. Bir süre sonra, ani neşesini bir öksürüğün ardına gizlemeye çalışan Lily de aynısını yaptı; ama Dung da Severus da Sirius yorgun bir şekilde kıkırdayıp açıklama yaparken üçüne ters ters baktılar.

"Hestia affeden tiplerden değildir,"diye sırıttı. "Onun dikkatli gözleri üzerindeyken, Fudge herhangi bir şekilde halka görünemez, sihir dünyasının ‘iyiliği' için konuşmalar hazırlayamaz veya herhangi bir şekilde yönetimin ‘lehine' oynayamaz. Tatilde kalacak, hoş ve güvenli bir şekilde, ait olduğu yerde."

Dung horuldadı. "Mükemmel. O başbelasına uygun bir muamele."

"Aynen öyle." Bir kereliğine Snape bile Sirius'la aynı fikirde olmak zorunda kalmıştı ve bunun bir kez daha olup olmayacağı düşüncesi Remus'un gülümsemesine neden oldu. Ancak sonraki düşüncesiyle neşesi anında kayboldu. Dünya gerçekten de tersine döndü, diye düşündü Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın yeni lideri sertçe.

Şimdi sadece, onu nasıl yeniden normal haline döndürebileceğimizi belirlemeliyiz.


"Bugün Lee'yle konuştuk," dedi Fred aniden, diğerlerini sessizliklerinden çıkarıp korkuttu.

Harry kafasını kaldırdı. Sağ tarafında Ron ve Ginny (bir gece önce anne ve babasıyla gelmişti) Büyücü satrancı üzerine yoğunlaşmaya çalışıyorlardı— ve ne yazık ki başaramıyorlardı. Normalde saldırgan olan Weasley ailesinin satranç parçaları bile her zamankinden daha yumuşak başlıydılar, Gryffindor ortak salonundaki genel havayı hissetmiş gibi görünüyorlardı. Biraz ileride Neville Bitkibilim'le ilgili bir kitap okuyordu; ama Harry onun bir saatten uzun bir süredir tek bir sayfa bile çevirmediğine yemin edebilirdi. Fred'le George'un ikisi de Harry'nin solunda oturuyorlar ve ara sıra birbirlerine bakıyorlardı; ama bunun dışında sessizdiler. İlk başta ikisi Harry'le birlikte Patlayan Pişti oynamışlardı; ama bir şekilde oyun bitmişti ve onları ruhsuz ve katı sessizlikle başbaşa bırakmıştı.

Percy elbette ki kütüphanedeydi; yarım saat önce, daha küçük olan Gryffindorları gelişmemiş olarak adlandırmıştı ve hiddetle dışarıya çıkmıştı. Ama onu önemsemediler. Okul dönemi resmi olarak bitmiş olsa bile hala sınıf başkanı gibi davranma alışkanlığını sürdürüyordu ve onlara daha yararlı bir şey yapmaları konusunda ısrar ediyordu, her ne kadar onun neyi kastettiğinden henüz emin olamasalar da. Her şeye rağmen bu, yazın başlangıcıydı ve küçük çocuklar öğleden sonralarının geri kalanını nasıl geçireceklerini belirlemeye çalışıyorlardı.

Gryffindor kulesi sınıf arkadaşları olmadan çok boş görünüyordu, çok boş ve çok ölü. Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın gelişinden duydukları heyecan kaybolmuştu, altı çocuk da bu buluşmalara katılabilmek için "çok çok genç" oldukları konusunda bilgilendirilmişlerdi ve kendilerini oyalayacak bir yol bulmak zorundaydılar. Harry'nin annesi bile, ki genelde Mrs. Weasley'den çok daha açık ve bilgilendiriciydi, beklenmedik bir sessizlik içine girmişti ve en basit sorulardan daha fazlasını cevaplamayı reddetmişti. Harry cesurca annesinden bilgi sızdırmayı denemişti; ama en sonunda hepsi gönderildiler, bu gibi zamanlarda yaramazlık pek eğlenceli olmuyordu. Kale çok sessizdi ve etrafta çok fazla yetişkin vardı— ama şakalar için uygun bir zaman değildi yine de. Bu yüzden kendilerini yalnız başlarına yatakhanede buldular, Neville ve Ginny'nin orada olmadığını boş yere umuyorlardı, eğer olmasalardı bu Kaçak'lar kendilerini, en azından ikizlerin hala onlarda kalmasına izin verdiği eşi benzeri olmayan haritayla oyalarlardı. Ne yazık ki, Ginny'yi de sırra dâhil etmeyi düşünseler bile ikisi de Neville'i bunu yapmak için yalnız bırakmak istemiyorlardı. Bu yüzden yalnız başlarına oturdular, beklediler ve meraklandılar.

"Annem onu ateşten çağırmamıza izin vermişti," diye açıkladı George. "O iyiymiş. Dün gece eve gitmiş."

"Daha önce söylemediğimiz için üzgünüm," diye özür diledi Fred. "Annem ateşi kullanmamıza izin verme konusunda biraz huzursuzdu. Gizlilik ve benzeri şeyler hakkında söylendi durdu."

"Geri gelme şansı olacak mı?" diye sordu Harry sessizce.

Lee'nin annesi Muggle'dı, bunu hepsi biliyordu ve babasının ölümünden beri, Reina Jordan Lee'nin dördüncü senesi için Hogwarts'a dönmesine izin vermeyebileceğinin sinyallerini veriyordu. Lee buna itiraz etmişti; ama annesi nedeni anlaşılabilir bir şekilde korkmuştu. Kocasını önceden Ölüm Yiyenler yüzünden kaybetmişti ve biliyordu ki, bir Seherbazın yarım kan oğlu olarak, Lee de çok büyük bir tehlike içindeydi şimdi. Ona göre, sihir Lee için ne kadar çok şey ifade ederse etsin, onu korumak için en iyi yol sihir dünyasından tamamen uzaklaşmaktı.

Bunun hakkında düşünmek tüm Kaçaklar içinde bir boşluk hissi bırakmıştı.

"Henüz bilmiyor," diye yanıtladı George bir süre sonra, endişeli bir şekilde kaşlarını çatmıştı. "Profesör Fletcher Mrs. Jordan'la konuştu ve Lee, annesinin bunun üzerinde düşündüğünü söyledi."

"Ya gelemezse?" diye sordu Ron aniden, sesi çok kısıktı.

"Mrs. Jordan bu şekilde onun geri dönmesine izin vermemezlik edemez, değil mi?" diye sordu Ginny mutsuz bi şekilde, kimsenin Ron'un sorusuna bir cevabı yokken. "Demek istediğim, ne yaparsa yapsın onun sihrinin kaybolmayacağını anlamıyor mu?"

"O bir Muggle, Gin. Bunu kavrayamıyor,"diye cevapladı Fred acıyla.

"Bu saçmalık,"diye hırladı Ron.

George aniden ayağa kalktı, sabırsız bir şekilde hırıltıyla nefes alıyordu ve odadan dışarıya yöneldi. Sesi kızgın çıktı ve omzunun üzerinden ona çarptı. "Dünyaya hoş geldin küçük kardeşim. Bundan sonra hiçbir şey adil değil." 


Uzun gece yarısından sonra, Bill Weasley Hogwarts arazisi etrafında dolaşan uzun bir şekil fark etti. Kalenin gölgesinin altında otururken Bill görünmez gibiydi ve diğer büyücü gölün kenarında durup durgun sulara dalmışken ve derin düşünceler içindeymiş gibi görünürken onu merakla izledi. Ama diğeri yeniden hareket ettiğinde hafifçe topallaması onun kimliğini hemen açığa çıkardı. Onu çok iyi tanımamasına rağmen, Bill, Sirius Black'in topalladığının görülmesine asla izin vermeyeceğini biliyordu, birisi bunu sadece ünlü Seherbaz dikkat etmediğinde fark edebilirdi. Yalnız olduğunu düşündüğü zamanlarda…

Yavaş yürüyüşü amaçsız ve sürüklenir gibiydi, açık bir şekilde Black'in aklı başka bir yerdeydi. Onu izlemek Bill'i neredeyse suçlu hissettiriyordu çünkü onun görmesinin istenmediği bir şeye dalıyormuş gibi hissediyordu. Ancak konsantre olacağı başka bir şey bulamadan, Black beklenmedik bir şekilde ondan tarafa döndü ve ona doğru yürüdü, şimdi topallama tamamiyle yok olmuştu. Karanlıkta bile, Bill esrarengiz açık mavi gözlerin ona odaklandığını görebiliyordu; titredi, bu adamın Lord Voldemort'un kendisiyle yüzleşmek için, çok sakin şekilde bir köşenin etrafından adım atışını gördüğünü anımsadı.

Onunla hiçbir zaman gerçekten konuşamamıştı, gerçekten o şansı elde edememişti, her ne kadar bunu daima istemiş olsa da. Bill ayağa kalkmaya başladı, bu yapabileceği en son şeymiş gibi görünse de; ama Black onu yeniden yere indirdi.

"Uyuyamadın mı?"diye sordu kısık sesle.

"Hayır." Başka birinden gelseydi, Bill bu soruya baştan savma bir cevap verirdi; ama onun nelerden geçtiğini bilen biri varsa, o da Sirius Black'ti. On yıl boyunca Karanlık Lord'un elinde nasıl hayatta kaldı, bunu asla anlayamayacağım, diye düşündü Seherbaz kendi kendine. Asla da sormayacağım.

"Sana katılmamın bir sakıncası var mı?" Black ilgisiz bir şekilde Bill'in sağ tarafında bir çim parçasını işaret etti.

"Sorun değil."

Bill göz ucuyla diğer Seherbazın yere inmesini izledi. Black hareketlerinde anormal derecede dikkatliydi, bir anlığına topallığını sağ ayağıyla destekler gibiydi; ama sonra taklit edilemeyecek ve planlanamayacak bilinçsiz bir zarafete sahip oldu. Ancak Bill'in istemeyerek yaptığı incelemesi ilk başta bulmayı umduğundan çok daha fazlasını açığa çıkardı. Ay ışığında Black'in küçük ve zorlukla görülen yaralarını fark etmemek zordu, açıkça görülüyordu ki ustalıkla iyileştirilmişlerdi; ama Bill'in içindeki şeytanlar gibi, Black'in cehennemde geçirdiği zamanların dıştan görülebilen belirtileri de asla kaybolmayacakmış gibi duruyordu. Sol kulağının tepesinden başlayıp çenesinin altına kadar inen çok silik bir yara izi vardı, bir çabayla bu yapbozu çözmek için bakmaya başlamadan önce gözlerini kaçırdı. Fakat bunu yapması dikkatini Black'in iki kolunda da bulunan ve hala belirgin olan solgun izlere yönlendirdi.

"Bunu nasıl yapıyorsun?"diye sordu Bill aniden ve istemeden; kendisini ilgilendirmediğini düşündüğü şeyden gözlerini kaçırdı. "Her şeyle nasıl başa çıkabiliyorsun?"

Black'in kafası yavaşça ona bakmak için döndü. "Susturma büyüleri, çoğunlukla."

"Demek istediğin—" Bill gözlerini kırpıştırdı.

"Kâbuslar yok olmaz, delikanlı," dedi diğeri sessizce, içini çekti ve bir kez daha uzaklara daldı. "Sadece onlarla başa çıkmasını öğrenirsin... Veya belki seninkiler yok olur. Umarım olur, senin iyiliğin için. Ama eğer yok olmazsa..." Omzunu silkti. "Daha iyiye gittiğini söyleyemem; ama basitleşiyor, eğer kastettiğim şeyi biliyorsan."

"Kâbuslara alışabileceğimi hayal edemiyorum,"dedi Bill.

"Ben de."

Uzun bir süre sessizlik içinde oturdular; ama bir şekilde bu rahatlatan bir sessizlikti. Azkaban'dan kurtarılışından beri Bill kendisini yalnız hissediyordu. Rüyalarını ele geçiren dehşeti anlayabilen çok az kişi vardı ve daha da azı, hala nasıl yardım edilebileceğini biliyordu. Ebeveynleri denemişti tabi ki; ama Bill kendisini, deneyimlerini onlarla paylaşma konusunda garip bir şekilde isteksiz hissetmişti. Yaşamında ilk defa sevgili ailesinin ferahlığı yeterli gelmemişti; çünkü içinde onların dokunamadığı bir karanlık yaşıyordu. Saldırıdan önce Bakanlık da yardım etmeyi teklif etmişti; ama hapisteki diğer arkadaşları gibi o da bunu reddetmişti. Etrafında kafasını karıştıran, belki de var olmayan çözümleri bulmaya çalışan şifacılara ihtiyacı yoktu. Birçok yönden onu deli diye adlandıracaklarından korkuyordu.

"Çok uzun zaman orada kaldın," diye fısıldadı, karanlığa baktı. "Her seferinde, kendinden şüphe etmeden nasıl tutunabildin? Onunla yüzleştin... Ben bunu yapmayı hayal bile edemem. Ve dünya senin iyi durumda olduğunu düşünüyor. Herkes daima senin ne kadar güçlü olduğunu konuşuyor ve buna rağmen... eğer benim hissettiklerimi hissediyorsan bunu nasıl yapabiliyorsun?"

Black horuldadı. "Hala uyurken gecenin bir yarısında uyanıyorum,"diye itiraf etti. "Bu sadece algıyla ilgili—ve seçimle… Ben olduğum şey olmayı seçtim. Başka kimse bunu benim için yapamaz."

"Benim için bu kadar kolay olabilmesini isterdim," diye cevapladı Bill hüzünle.

"Öyle değil mi?"

"Sadece, güçlü olduğumu düşünmüyorum."

Black en sonunda yeniden ona bakmak için döndü, tek kaşı alaycı bir şekilde havaya kalkmıştı. "Tatilin neredeyse bitti," dedi beklenmedik bir şekilde. "Daha sonra ne yapmayı planlıyorsun?"

Bill gözlerini kırpıştırdı. "Tekrar Seherbazlığa döneceğim, tabi eğer beni alırlarsa."

"Neden bu peki?"

"Başka ne yapabilirim ki?" Kendisinden daha yaşlı olan adama garip bir şekilde bakmamak zordu, Bill bu soruyu sormasının nedenini anlayamıyordu.

"Kaçabilirdin," dedi diğeri sessizce. Solgun bakışı Bill'inkiyle birleşti. "Saklanmayı deneyebilirdin. Başka bir yön seçseydin kimse seni suçlamazdı."

"Ama—"

"Ama yine de bunu yapmamayı seçiyorsun," diye bastırdı Black onu kolayca. "Bana nedenini söyle."

"Çünkü bana düşeni yapmak istiyorum," diye cevap verdi Bill kaşlarını çatarak. "Savaş benim nasıl hissettiğimden daha önemli."

Black hafifçe kıkırdadı. "Ve sen benim yaptığım şeyi neden yaptığımı anlayamadığını söyledin."

"Ben—evet," diyerek nefes aldı. "Sanırım. Fakat sadece bundan nasıl kurtulacağımı bilmek isterdim." Azkaban'a girmemiş biri muhtemelen bu basit kelimenin içerdiği tüm katmanları kavrayamazdı; ama Black'in kafasını anlayışlı bir şekilde sallaması onun kavradığını söylüyordu. Kâbuslar sadece işkenceyle ilgili değildi. Bunların nedeni sadece Ruh Emicilerin daimi varlığı ve en kötü anılarını tekrar tekrar yaşamak zorunda kalması değildi. Yalnızlık ve umutsuzluk hisleri Voldemort'un cehenneminin herhangi belirgin bir etkisinden çok daha uzun sürmüştü; gecenin bir yarısı haber vermeden size sokulan o soğuk hissi ve her zaman aniden, karşılık veremeyeceğinizi fark etmeniz vardı orada... Bill ılık bir gece olmasına rağmen titredi.

"Seni önemseyen bir ailen var," dedi daha yaşlı olan büyücü sessizce. "Onların sevgisinden yararlan. Eğer izin verirsen seni dinlerler."

Bill karşı çıkmak için ağzını açtı ama Black kafasını salladı.

"Hiç bir zaman tamamiyle anlayamazlar; ama onlara ihtiyacın var. Karanlık bastığında ve yalnız olduğunda seni iyileştiren şey azim değildir... Daha güçlü ve derin bir şeye ihtiyacın var, kendi içinden öylesine gelmiş olmayan bir hisse ihtiyacın var." Black aniden gözlerini kaçırdı, sonraki sözleri soğuktu. "Kalkanlarının inmesine izin vermen zordur; ama bazen zorunda kalırsın... bunu yapmak seni mahvetse bile."

"Düşündüm ki..."

"Susturma Büyüleri dostlarımın üzerinde çalışmıyor." Black solgunca gülümsedi.

"Ah." Diğerinin sözleri kafasının içinde yankılanırken Bill'in söyleyebildiği tek şeydi bu. Bir anlığına karşı çıkmaya yeltendi, özellikle Black'in önceki yorumlarını düşündüğünde; ama sonra neredeyse alakasız bir şekilde anımsadı, kendi Hogwarts günlerine döndü. Birinci sınıftaki bir Gryffindor olarak dört çocuk gördüğünü anımsadı; imkânsız bir şekilde farklı ama buna rağmen inanılmaz derecede yakındılar, birbirlerini her zaman nasıl da anlıyor gibi göründüklerini hatırladı. O dört çocuk şimdi yetişkindiler tabi ki ve Bill'in arasıra birlikte gördüğü ünlü kişilerdi; ama Black'in sesinde hala, gözle görülenden çok daha fazlasının olduğunu söyleyen bir şeyler vardı.

"Ailene güven Bill," dedi Black kısık sesle. "Bu gibi zamanlarda, ailen sahip olduğun tek şeydir."

 

Sonraki Bölüm: Slytherin, Gryffindor'a Karşı

Çeviren: Sanguine
2005 - 2008 © Harry Potter Cafe
Yukarı Çık
unbroken universe Anasayfa | Üye Ol | Forum | Galeri | Kullanım Şartları | Hakkımızda | İletişim unbroken universe
Copyright © 2005-2007 HarryPotterCafe.com
Creative Commons License
This work is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 License.