Harry Potter Cafe
Unbroken Universe
Unbroken Universe

The Unbroken Universe

UNUTULMAYAN SÖZLER

Otuz Birinci Bölüm: Kaynaklar ve Cevaplar

Peter kapıyı açarken, itiraz edercesine gıcırdayan bir ses duyulmaması, ilk iyi işaretti. İkinci iyi işaretse, geçen sefer Grimmauld Meydanı On İki Numarayı ziyaret ettiklerinde burayla özdeşleştirdikleri olağanüstü çürümüşlüğün kokusunun eksikliğiydi.

"Gelişmiş gibi görünüyor," diye belirtti Peter önlerinde uzun sıralarca paket uzanırken. Sirius bu aralar kendini alış verişe vererek yeni cüppelerden ev malzemelerine kadar önüne gelen her şeyi satın alıyordu ve onun yönlendirmesiyle paketler kendilerini hemen kapının arkasına bırakıyordu. Onlarla sonra ilgilenecekti.

Sirius, Peter'a cevap olarak homurdandı. "Göreceğiz."

Ama ön koridora ayak basmak geçmişte yürümek gibiydi. Karanlık ve kokan koridor değişmişti. Bir zamanlar küflü olan duvarlar şimdi tekrar boyanmış ve duvar kâğıdı kaplanmıştı ayrıca koridordaki yırtık pırtık halı da ya değiştirilmiş ya da harika bir şekilde onarılmıştı ki yeni görünüyordu. Saf gümüş kandiller, örümcek ağlarından ve kirlerinden kurtulmuştu ve gaz lambaları tekrar onarılarak tıslayıp kokan hallerinden eser bırakılmamıştı. En önemlisi de neredeyse tüm eski portrelerinden gitmiş olmasıydı. İki gün içinde Hogwarts'ın ev cinleri mucizeler yaratmışlardı.

Sirius, sırıtarak eskiden perdelerin arkasında duran annesinin portresinin olduğu boşluğa zaferle baktı; elbette ki o da çapulcuların büyük katkısıyla gitmişti. Kalıcı Yapıştırma Büyüsü neredeyse yok edilemezdi ama muhteşem muska-kırıcı Lily sayesinde çirkin ve bağnaz portre ortadan kalkmıştı. Onun çığlıkları olmadan koridorda yürümek olağanüstü bir rahatlıktı.

"Oldukça gelişmiş," diye yorumda bulundu Peter.

"Ferahlatıcı," diye onayladı onu Sirius hala sırıtırken. "Bu yeri şimdi neredeyse seveceğim. Eskisi kadar karanlık görünmüyor."

"Gerçekten öyle."

"Buna rağmen ev cinlerinin gözden kaçırdığı bir şey daha var..." Sirius düşüncelice asasını alarak kandillere doğrulttu. Birden bire yılan şekilli kıvrım sarsıldı ve aslan kafasına dönüştü. Sirius güldü.

"Ah, ailem şimdi benden nefret edecek."

Peter güldü. "Şimdi diğer yılanları da aslana mı dönüştürelim yoksa önce evin geri kalanını da kontrol etmek ister misin?"

"Haydi gezelim."

Grimmauld Meydanı On İki Numara'daki gezintileri sonucunda evin geri kalanının da aynı şekilde değiştirildiğini gördüler. Bir zamanlar köhne ve karanlık bir ev olan Black evini, ev cinleri tekrar Sirius'un mutlu anılarındaki çocukluğunda yaşadığı eve çevirmişlerdi. Ayrıca kendisine dürüst olduğunda Voldemort'un yükselişinden önce mutlu anılarını hatırladığını itiraf ederdi — farklılıkların onu ebeveynlerinden ve kardeşinden geri dönülemeyecek şekilde ayırmasından önce. Çocukken bir zamanlar burada mutlu olduğunu hatırlıyordu.

Peter ona döndüğünde, başlıca yatak odasını araştırıyorlardı.

"Sana bir şey sorabilir miyim, Sirius?"

"Elbette." Sirius merakla yatağın ısırıp ısırmayacağını görmek için dürttü ama o sırada arkadaşının kelimeleri bulmak için zorlandığını fark etti. Bunun önemli olabileceğini fark ederek Peter'a döndü. Daha kısa olan adam konuşana kadar uzun bir dakika geçti.

"Merak ediyorum..." Peter derin bir nefes aldı. "İstemiyorsan cevap vermek zorunda değilsin- ama beni neden bu kadar çabuk affettiğini merak ediyorum. Yani benim Ölüm Yiyen olduğumu öğrendikten sonra. Benden nefret etmek için öyle çok sebebin vardı ki..."

Sirius gözlerini kırpıştırdı. Hogwarts'a gelmesinin üzerinden sadece iki hafta geçmiş olmasına rağmen bir ömür gibi geliyordu. Hayatında iki bölüm vardı: Voldemort'tan önce ve sonra ki ikinci kısım şimdi intikamla alınmış gibi görünüyordu. Gerçekte, Hastane Kanadı'ndaki o günden beri Peter'ın seçimini hiç düşünmemişti-ya da en azından tam olarak nefret etmeyi ve affetmesini düşünmemişti. İç çekti ve birden çok yorgun hissederek yatağa çöktü.

"Aslında yoktu," dedi Sirius sessizce. "En azından haklı olarak değil." Peter ona kafası karışmış bir şekilde bakarken devam etti. "Remus bana senin taraf değiştirdiğini söyledi ama hala neye inanacağımı bilmiyordum... ama seni orada James ve Remus'la birlikte görünce-" derin bir nefes aldı "-sadece seni affetmeden edemezdim. Senin gerçekten bunu kastettiğini biliyordum ve Tanrım Peter, senin nedenlerinle... hepimiz birbirimiz için bunu yapacak kadar aptal olabilirdik. Birbirimiz için. Ve seni orada görünce, hepimizi on seneden sonra bir arada görünce... ben kimdim ki bunu mahvedecektim?

"Ve aynı zamanda buna ihtiyacım da vardı," diye bitirdi Sirius yavaşça, "arkadaşlığımız. Her şeyden önce üç Çapulcu, dördüncü olmadan pek değerli değil."

"Sağ ol," dedi Peter çok sessizce.

Sirius omuz silkti ve gülümsemeye çalıştı. "Lanet olsun, Kılkuyruk, sen bir şansı hak ediyordun. Herkes kötü seçimler yapar."

"Bazıları diğerlerinden daha kötü seçimler yapıyor, Sirius," diye yanıtladı arkadaşı ciddice.

"Evet, ama benim Voldemort'un ne kadar ikna edici olduğunu bildiğimi unutuyorsun."

"Ama sen kırılmadın," diye itiraz etti Peter.

"Ben kırılmak için fazla aptaldım," diye yanıtladı Sirius hafifçe. "Kendi iyiliğim için çok fazla inatçıydım."

"Sen aptal değilsin."

"Aptal, cesur, böyle durumlarda aynı kapıya çıkar." Tekrar omuz silkti.

Ama Peter gülmedi. Bunun yerine ağırca Sirius yanına oturdu. "Senin yaptığını yapmış olmayı dilerdim," diye ekledi sessizce. "Hayır demek için yeterli cesaretim olmasını dilerdim ve sadece doğru olan bu olduğu için direnebilmeyi isterdim."

"Peter, benim prensiplerim yüzümden mi bu kadar çok dayandığımı düşünüyorsun?" diye sordu Sirius, ona çekingence bakan arkadaşının gözlerine bakarak. Elini uzatıp Peter'ın omzunu sıktı. "Öyle değil. Bunu arkadaşlarım için yaptım, çünkü biz buyuz. Biz kardeşiz ve ne olursa olsun birbirimize sadığız. Bunu benim için yapabileceklerini bildiğim arkadaşlarım için yaptım. Senin gibi-evet yanlış tercihi yaptın ama nedenin doğruydu. Bunda nefret etmemi gerektirecek hiçbir şey yok."

"Ama —"

"Ama ne? Cesaretin olmadığını söyleyemezsin. Bir gün önce yaptığın şeyle, onu kamu önünde reddetmişken, değil."

"Bunu yaptım çünkü bir Ölüm Yiyen olmaya korkuyordum," dedi Peter sessizce.

Sirius homurdandı. "Yani? Ben de Azkaban'dan ölmek istemediğim için kaçtım. İnsanlar bana bunun cesaretli bir iş olduğunu söylüyor ama ben böyle düşünmüyorum."

"Ama öyle," diye itiraz etti arkadaşı.

"Korkmadan cesaret olmaz," dedi sessizce. "Bir zamanlar bunu bir Muggle söylemişti ve çok doğru."

"Ama sen ondan korkmuyorsun. V-Voldemort'tan bahsediyorum."

"Beni cehennemden beter korkuttu, Peter," diye ekledi Sirius titreyip uzaklara bakarak. "Olduğundan çok yaptıklarıyla korkuttu. Ayrıca her gece kâbuslar görüyorum."

"Hiç korkmuş görünmedin."

"Çünkü bana yaptıklarından daha fazla şey yapamaz ve hepsinden kurtuldum," diye cevapladı. "Voldemort benim kırılmamı istiyor ve ben nedenini bilmiyorum. Bu konuda çok takıntılı... Bunun da anlamı eğer şimdi beni korkutmasına izin verirsem zamanı geldiğinde ve harekete geçmem gerektiğinde donup kalırım. Er ya da geç, onunla yüzleşmek zorunda kalacağımı biliyorum."

"Neden böyle düşünüyorsun?" diye sordu Peter.

"Bilmiyorum. Sadece bir his."


"Kontrolü yok."

"Yok mu?" diye sordu James kaşlarının —ve sesinin— yükseldiğini hissederek. Sonra da ikisini de, bu zamanın arkadaşını korumak değil de profesyonel olmak zamanı olduğunu hatırlayıp indirdi.

"Hem de hiç," diye belirtti Hestia Jones yüzünü ekşiterek. "Güçlü olduğunu inkar etmiyorum ama kontrolü yok. Neden olduğunu bilmediği şeyler yapıyor. Bunun için, bir Hogwarts birinci sınıf öğrencisinden iyi değil."

"Daha yeni hapishaneden kaçtı, Hestia," dedi kıdemli Seherbaz yumuşakça, kendi kontrolüne şaşarak. "Sirius'un on senedir büyü yapmadığını hatırlatırım. Elbette hata yapacak."

"Bunu tamamen anlıyorum," diye cevapladı kadın. "Ve işte tam olarak bu yüzden Black'in eski haline normal hızda dönmesini sağlayacak bir kademeli program istedim."

"Ben de bunu engelledim," diye ekledi kadın eklemeden önce.

Hestia mutsuzca omuz silkti. "Patron sensin."

"Evet, ama bunu onun benim arkadaşım olduğu için yapmadım." Yine de buna inandığından şüpheliydi. Kadının yerinde olsaydı James de inanmazdı. "Benimle aynı fikirde olmayabilirsin ama ben Sirius Black'i tanıyorum. O Seherbaz olduğunda sen hala okuldaydın değil mi?"

"Evet."

"Ben de o sırada Puddlemere United'da Quidditch oynuyordum ama karargâhta yarattığı dalgaları o zaman da görebiliyordum. Alastor Moody, Sirius'a bu güne kadar öğrettiği en iyi öğrenci derdi ve eğer Moody'i tanıdıysan onun sıklıkla iltifat yağdırmadığını bilirsin." James kadının gözlerine baktı. "1979'da Seherbazlara katıldığımda Sirius çoktan en iyilerinden biriydi."

"Gerçekten saygı duyuyorum, efendim, onun yeteneklerini tartışmıyorum," dedi kadın sertçe. "Şu anda sadece onun kontrolünden endişeliyim."

"Hogwarts'daki bir profesörümüz Sirius'un frenlerinin olmadığını söylerdi. Gördüğünün bu olmadığı konusunda emin misin?  Ve bana efendim deme, Hestia. Bunu daha önce aşmıştık."

"Tamam. James, o kendisi ve diğerleri için tehlikeli."

"Nasıl olduğunu açıkla."

"Çok kolay dikkati dağılıyor," diye cevapladı Hestia hemen. "Düello pratiği yaparken onu iki kere tamamen habersiz yakaladım ve hem Cruciatus hem de İmperius Lanetiyle lanetledim."

"Bunlarla nasıl başa çıktı?" diye araya girdi James.

"Gayet iyi," dedi kadın gönülsüzce. "Ama standart büyülerde hep beklenilmeyeni yapıyor, basit problemlere karışık çözümler buluyor -"

James gülmemek için kendini zor tuttu ama hafif bir hırıltı ağzından kaçtı.

"Ne?" diye sordu Hestia.

"Bu sadece Sirius," diye cevapladı kahkahalarla gülme içgüdüsüyle savaşarak. Şimdi James anlıyordu ki problem, kişilik çatışmasından başka bir şey değildi. "Bunu çocukluğumuzdan beri yapar. Bunun anlamı sıkıldı demektir."

"Sıkılmış ya da değil, Seherbaz olmak için yeterince sabrı yok," dedi karanlıkça kadın. "Yaptıklarımızın yarısı rutin ve basit..."

"Ama güçlü ve yetenekli," diye belirtti James kesin olarak. "Üçünden ikisi hiç de fena değil, özellikle bu ikisi." James ayağa kalktı. "Onunla çalışmaya devam et ve ne olacağını gör. İkinizin çok iyi anlaşamadığını biliyorum ama belki ondan bir şeyler öğrenebilirsin."

"Bundan şüpheliyim," diye cevapladı kadın ekşice.

James sakince gülümsedi. "Göreceğiz."


O akşam Sirius ve Julia, Diagon Yolu'nda yan yana yürüdüler. Durumlarının güzelliği tamamen ironiydi: Julia'nın Ölüm Yiyen olduğunu az kişi biliyordu ve bilenler de Sirius'u tuzağa düşürmeye çalıştığını sanıyordu. Bu yüzden birlikte görünmeleri sadece güvenli değil, aynı zamanda gerekliydi de... Bu rahatsız edici bir anlaşmaydı ama böyle olması gerekiyordu.

Saatler geçtikçe ikisi de biraz daha rahatlamaya başladı; onca yıl aralarından akıp gitmiş gibiydi. Elbette zor zamanlar da oluyordu çünkü ikisi de büyümüş ve değişmişti ama bunlar azdı ve buna değerdi.

"Gerçekten bir gün benimle Güney Amerika'ya gelmelisin," dedi Julia gülümseyerek. "Tüm bunlar bittiğinde yani. Aztek tapınaklarını büyüleyici bulacaksın."

"Peki neden?"

"Araştıracak ve başını belaya sokacak birçok yer var," diye cevapladı kadın Sirius'un gülmesini sağlayarak.

"O zaman kesinlikle haklısın. Ama sadece saklambaç oynarsan olur."

"Benim bir avantajım var biliyorsun ki," diye güldü kadın. Kafasını salladığında sarı atkuyruğu arkasından dalgalandı.

"Umurumda değil," diye cevapladı Sirius sırıtarak. "Sonunda seni mutlaka bulurum."

"Sen öyle san."

Adam gülmeye devam etti. "Öyle."

"Peki, nasıl?" diye sordu Julia nazikçe.

"Çünkü seni tanıyorum. Saklanmaktan sıkılıp beni aramaya başlayacaksın."

Önce itiraz etmeye hazırlandı ama sonra yüzünde garip bir ifadeyle adama baktı. "Biliyor musun," dedi Julia sessizce, "büyük ihtimalle haklısın."

Sirius, kadına garipçe baktı. "Bu, seni savaşmadan pes ettiğini gördüğüm ilk an," dedi.

"Sadece seni tekrar kaybetmek istemiyorum." Julia'nın gözleri adamınkilere sabitlendi ve her ne kadar duygusuz bakmaya çalışsa da Sirius, kadının kontrollü sesinin ardındaki acıyı fark etti. Yürürlerken elini kadının beline doladı.

"Kaybetmeyeceksin," dedi sessizce. "Söz veriyorum."

Julia eğlenmeyerek güldü. "Hayatımda ilk kez, her dediğine inanan o aptal küçük kızlardan biri olmak isterdim," diye cevapladı. "Ama sen de ben de biliyoruz ki, bu savaşta söz verilmez."

"Biliyorum," diye ekledi adam. "Ama ölmüyorum."

"Sirius..."

"Şşş." Alnından öpmek için kadının kafasını kendine çevirdi; Julia bunun için mükemmel boydaydı. "Ölmüyorum, yani benimle tartışma."

"Nasıl emin olabiliyorsun," diye fısıldadı kadın.

"Çünkü çok yakınına geldim ve geri dönmeyeceğim," diye yanıtladı Sirius vahşice. "Yaşlanana, dişlerim kalmayana ve gitmeye hazır olana kadar değil." Eğlenerek gülümsedi ve kadının gözlerine baktı. "Ve o zaman zaten o kadar çirkin olacağım ki benimle herhangi bir şey yapmak istemeyeceksin."

"Mümkün değil." Karşılık olarak gülümsedi.

"Mümkün olmayan ne? Yaşlı ve çirkin olmam mı yoksa benimle olmak istememen mi?"

Kadının gözleri parladı. "İkisi de."


Julia gece için hazırlanırken, Çatlak Kazan'daki odasına bir adam Cisimlendi; neredeyse tam kafasına... Kadın korkarak sıçradı ve sonra tökezleyip yatağa çöktü. Kızgınca söylendi, "Hey, selam!"

"Seni yalnız gördüğüme sevindim," dedi öfkeyle Severus Snape.

"Ve bu ne anlama geliyor?" diye sordu Julia.

"Bu demek oluyor ki tüm dünya senin Sirius Black'le hoplayıp zıpladığını biliyor!" diye yanıtladı sertçe en iyi arkadaşı. Sonra ona tersçe baktı. "Lanet olsun, sen ne yaptığını sanıyorsun?"

"Yatakta oturmamı mı, yoksa Sirius'u mu soruyorsun?" Julia, adamın bakışlarına eşit öfkeyle baktı. Herkesten önce Severus'un kapıyı çalması gerektiğini bilmesi lazımdı. Bunun kadını ne kadar sinir ettiğini biliyordu.

"Lanet olası Black'i tabi ki!"

"Ha, şu mesele," diye yanıtladı tatlıca, adamın yüzünün öfkeden kızardığını zevkle seyrederken. "Sevdiğim adamla on yıl ayrı kaldıktan sonra tekrar bir araya gelmem senin anlaman için çok mu karmaşık bir şey? Bunun senin için zor bir durum olduğunu biliyorum, Severus ama bunun olacağını senin bile görmen gerekirdi."

"Ben bundan bahsetmiyorum," dedi hemen adam.

"O zaman neden bahsediyorsun?" Julia ayağa kalktı ve ona bakmak için başını yukarı kaldırmayacak kadar uzun olmuş olmayı diledi.

"Sadece delirip delirmediğini merak ediyorum," diye homurdandı Snape.

"Nedenmiş o?"

Uzanıp kolunu acıtacak kadar sıkıca kavradı ve kadın bıraktırmak isteyince izin vermedi. "Karanlık Lord'un, senin bu şekilde göz göre göre, onun yüzüne tokat atmana izin vereceğini mi sanıyorsun? Sence kendi isteğinle, artık savaşın sembolü olmuş adamın yanında olmana izin verir mi? Merlin aşkına Julia, Dumbledore'a veya Potter'a bile âşık olsan, daha kötüsü olmazdı!"

Julia, adamın patlamasından korkarak bir dakika boyunca sadece baktı —Severus'un bağırması çok ilginç bir durumdu— ve sonra gülmeye başladı.

"Ne?" diye bağırdı adam. "Bu lanet olayda komik olan şey ne, söyler misin?"        

"Severus..." Boştaki elini adamın omzuna koyarak rahatlamayla gelen kahkahalarını kontrol etmeye çalıştı. "Endişelenmen hoşuma gitti ama benim aptal olduğumu mu düşünüyorsun?"

Karanlık gözleri onu şüpheyle süzdü. "Şu anda ya aptal, ya da deli olduğunu düşünüyorum, evet."

"Seni hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyorum ama tamamen aklıma hâkimim," diye cevapladı Julia kuruca. "Ve Karanlık Lord'un istediğimi yapmama izin vereceğine inanıyorum."

"Sen ne haltlar karıştırıyorsun, Julia?" diye sordu Severus endişeyle.

"Hiçbir şey," diye yanıtladı kadın dürüstçe. "Ben bir Slytherin'im hatırladın mı? Gereksiz riskler almam. Ama tam olarak Sirius'la ilişkimi yenileme görevi aldım." Kadın tatsız olan kısmı söylemek istemeyerek yüzünü buruşturdu.

Eski arkadaşının yüzünde anladığına dair izler belirmeye başladı. "Senden Black'i getirmeni istiyor."

"Evet. Elbette ki yapmayacağım ama bununla zamanı geldiğinde yüzleşirim."

"O bunu biliyor mu?" diye sordu Severus ve kadının kolunu ölüm sıkışından kurtardı.

"Sirius mu? Evet." Julia hafifçe gülümsedi. "Senin tahmin ettiğinden daha cesaretli, Severus. Riskleri anlıyor."

Snape gözlerini yuvarladı. "Aptal, Gryffindor. Seni listeye eklemeden de yeterince açık bir hedefti."

"Hiç âşık olmadın," diye cevapladı kadın sessizce.

"Ve sana ne yaptığına bakılırsa umarım hiç olmam," diye sertçe yanıtladı.

"Elbette olacaksın," dedi Julia hoşgörüyle. "Öğrencilerini kandırabilirsin ama ben senin yumuşacık bir kalbin olduğunu biliyorum."

Severus homurdandı.


Remus, aklında birçok düşüncenin dolaşmasına izin vererek gölün kenarındaki kayın ağacının altına oturdu. Şimdi geceydi ve ay neredeyse dolunaydı ama tam olarak değil — tekrar dönüşmesine üç hafta vardı. Isırıldıktan sonra uzun yıllar boyunca her türlü ayın altında hiç rahat dolamamıştı ama bu gece ayın güzelliğine bakmak ve gecede huzur bulmak için oradaydı. Çok az kişi Hogwarts müdürünü geceni bu saatinde dışarıda yalnız başına aya bakarken bulmayı umardı ama bu sebeple oradaydı. Şatonun koşuşturmasında problemlere yanıt bulmak Remus için bile zordu ve şimdi yanıtlara çok ihtiyacı vardı.

Ayakları çıplaktı ve parmaklarını hareket ettirerek nemli çimeni hissederek eğleniyordu. Sırtını ağacın gövdesine dayamış şekilde cübbesi çimen lekesi olup olmayacak mı diye düşünmeden oturuyordu. Her kuruşun hesabını yapıp parasını biriktirdiği günler geride kalmıştı; Hogwarts'tan mezun oldup, bir işten her ayrıldığında, işsiz kaldığı günlerin ne kadar uzayacağını merak etmişti. Ama şimdi sekiz yıl öğretmenlik yaptıktan sonra konumunda emniyetteydi — hem finansal hem maddesel olarak. Asla zengin biri olmayacaktı ama Hogwarts ona yeterince ödüyordu. Ve yeterince rahattı.

Alışkanlıkla şatonun duvarlarındaki her çizgi ve her kıvrıma baktı ki bir problem olduğunda fark edebilsin. Bir problem olmasını beklemiyordu çünkü şatonun koruma büyüleri çok güçlüydü ama yine de içerideki çocukların onun korumasında olduğunu düşünüp tekrar baktı. Hatta fark etmemelerine rağmen, onlar için gelen dışarıdaki canavardan korunmaları, Remus'un gücüne bağlıydı.

Er ya da geç, Voldemort gelecekti.

Dumbledore'la üç gün önce konuşmasından sonra bu kadarını anlamıştı. Bu yüzden Remus'un dışarı çıkmasına neden olan şey sadece çözüm bulmak değildi. Hala yeni edindiği güçlerine alışmaya çalışıyordu ama şatoya değişik bir şekilde bakmayı öğrenmişti. Şimdi sadece fiziksel gözlerle değil, Hogwarts'ın içine, bunca zamandır onu bütün tutan ve korumaları güçlü kılan merkezine bakıyordu. Güçlü ve zayıf taraflarını fark edip, kalenin kendi kendini onarması için iradesini kullanabilirdi. Ama elbette ki zayıflığı yoktu. Dumbledore, bunun olması için Hogwarts'a fazla iyi bakmıştı.

Ama yine de Voldemort gelecekti. En azından Remus'u tekrar test edecekti çünkü devlerin ufak saldırısı (bu neredeyse yüzyıllar önce olmuş gibiydi), büyük savaş içindeki çok küçük bir hamleydi. Karanlık Lord'un, Remus'un bu sefer de saldırıya karşı koyup koyamayacağını ve şatoyu Dumbledore'un yaptığı gibi savunup savunamayacağını bilmesi gerekiyordu.

Remus'un omurgasından aşağıya bir ürperdi indi. Voldemort'un karşısında durma fikrinden zevk almıyordu ama iş oraya geldiğinde bunu yapacaktı. Öğrencilerine ve öğretmenlerine karşı sorumlulukları vardı... Ne pahasına olursa olsun onları güvende tutmak zorundaydı. Birçok açıdan bu görev hiç de adil görünmüyordu; Remus kendini ortalamanın sadece birazcık üzerinde bir büyücü olarak görürdü. Kesinlikle James ve Sirius'un doğuştan sahip olduğu güce ve inkâr edilemez parlaklıklarına sahip değildi hiç. Zekiydi evet, her gördüğü dersi çok iyi öğrenmişti ama Dumbledore da değildi. Hiç böylesine muazzam bir güce sahip olmamıştı. Ama işi kabul ederken riskleri biliyordu. Her şeye rağmen Voldemort'un şu anda Hogwarts'a saldırması küçük bir olasılık olsa da Remus bu olasılığın var olduğunu biliyordu.

Hatta artık bu olasılıktan daha fazla bir şeydi.

"Kendini bu belaya bulaştırdın, Aylak," dedi kendi kendine hafifçe gülümseyerek.

Ama korkmuyordu. En azından kendi için korkmuyordu. Sadece başarısızlıktan korkuyordu. Başarısızlıktan ve bunun getireceklerinden korkuyordu.

Koridorda karşılaştığı her öğrencinin yüzü bu sonucun çok pahalıya patlayacağını ona hatırlatıyordu.

Onları hayal kırıklığına uğratmayacaktı.

Uğratamazdı.


Sağındaki saatte 'Yatağa Git' yazıyordu ve bu büyük ihtimalle iyi bir fikirdi.

Bunun yerine Sirius iç çekti ve başka bir kitabı açtı. Bir Muggle saati ona sabahın ikisi olduğunu söylerdi ama şimdi pek önemsemiyordu. Onu titreten, çığlıklar attıran ve kaçmaya zorlayan bir kâbustan uyanmıştı. Garip bir şekilde de dolaşırken ayakları onu istemeden Bakanlığa getirmişti. Ama Sirius rastlantılara inanan biri değildi ve kâbus ona çözmeye çalıştığı şey için yeni bir ipucu vermişti. Hemen Karargâh'ın kütüphanesine gidip Hogwarts'da bulamadığı kitapları aramaya başladı.

Gözlerini tekrar ovuşturduktan sonra Eski Zamanlardaki Karanlık Büyüler'in indeksine baktı. Çok yorgun olmasına rağmen Sirius, problemi çözecek tek bir büyü ismini arayarak sayfaları karıştırdı. Birçok yere bakıp bulamamıştı ama cevabın mutlaka bir yerde olduğunu biliyordu. Halüsinasyon görmüyordu ve deli de değildi. Lanet şey mutlaka bir yerlerde olmalıydı. Tükenmiş olarak U'ları geçti ama bir şey gözüne çarpınca geri döndü. Belki, dedi kendi kendine, Sayfa 269 yazan yere bakarak.

Hemen Sirius yazılan sayfayı açtı. Sayfanın ortalarına doğru yazıyı buldu:

Uzaktan Görme Büyüsü: Büyüyü yapan kişiye, büyü yapılan kişinin gözlerinden görebilme imkanı sağlayan çok karışık bir tılsım. İlk kez Roma şehri Hispania'da, 117 yılında yapılan, eski bir Kara Büyü'dür.

Büyü sözü: Mandatus Prospicio Subigum

Kökü: "Mandatum," kontrol etmek; "Prospicio," uzaktan görmek; "Subigo," hükmetmek ya da zorlamak.

Karşı Büyüsü: Yok.

Sirius'un omurgasından aşağıya bir ürperti inerken farkında olmadan uzun zamandır tuttuğu nefesini bıraktı. İlk düşüncesi rahatlamaktı — Halisünasyon görmüyorum. İkincisi korkuydu. İşe yaradıysa ne olacak? Hemen aklını çözümler için çalışmaya zorlayarak anıları bilinçli olarak gözden geçirmeye çalıştı ama olmadı. Sirius'un hatırladığı kadarıyla Voldemort hiç başarılı olamamıştı. Bir kereden fazla, acıyla yüzleştiğini hatırlıyordu ama hiç pes etmemişti.

Gözlerini, düşünerek ve hatırlamaya çalışarak kapattı —

Ruh emiciler onu kaldırıyorlardı.

Acı.

Çok kez duyduğu ve çok iyi bildiği kelimeler — "Mandatus Prospicio Subigum!"

Şiddetli acı.

Onlar direncini kırmak için her yolu deniyorlardı. Sirius beyninde yükselen korkuyla direndi ve geçmişiyle geleceği arasında bir bağ kurmaya çalışarak vücudunu etkisi altına almak isteyen soğuk büyüyle savaştı. Çığlık atıyordu ve beyni acı ve anılarla doluydu, neler olmuş olduğunu ve o anda olanları çıkartamıyordu.

Ama savaşmak zorundaydı. Bildiği ve anladığı tek bir gerçek vardı. Savaş ya da arkadaşlarına ihanet et. Sirius bunu nasıl bildiğini bilmiyordu; sadece biliyordu.

Acı.

Birisi, direncini kırmak için Cruciatus Lanetini yapmıştı. O kadar yüksek çığlıklar atıyordu ki boğazı yanıyordu. Sirius bilinçli kalmak için savaşmayı bıraktı. Sadece kalbi ve ruhu için savaşıyordu. Tek önemli olan onlardı. Vücut şimdi ikinci plandaydı. Ruhu için savaşıyordu.

Acı.

Soğukluk.

Karanlık.

Sirius anılardan kurtuldu. Hızlıca soluyarak ve gözlerini kırpıştırarak şu anda bulunduğu odaya odaklanmaya çalıştı. Azkaban değil, dedi kendi kendine sertçe. Casa Serpente değil. Bir dakika sonra çarpan kalbini kontrol altına alıp düşünmeye başladı. Hatırladıklarını analiz edip ne anlama geldiğini bulmak zorundaydı. Kırılmış mıydı? Voldemort onu kullanabilir miydi? 

Hayır. Ve bu inatçı ya da inkâr eden bir cevap değildi. Sirius bunun doğru olduğunu biliyordu. Eğer kırılmış olsaydı Voldemort onu bu şekilde deli gibi arıyor olmazdı... Öyleyse kırılmamıştı. Ama o zaman neden Voldemort onu istiyordu?

Her içgüdüsü ona bu cevabın işe yaramamış büyüde yattığını söylüyordu. Kitaba tekrar baktı ama başka bir şey yoktu. Karşı Büyüsü yok. Sonucu yok. Başka bilgi yok. Kaşlarını çattı. Belki içgüdüleri yanılıyordu ama Sirius çok önceden onları dinlemeyi öğrenmişti. Seherbazken içgüdüleri onun bir seferden fazla hayatta kalmasına sebep olmuştu ve ayrıca Azkaban'dan kaçmasını da sağlamıştı. Eğer sebep büyüyle ilgiliyse o zaman neydi? Voldemort onu büyü işe yaramadığı için mi istiyordu?

Esneyip tekrar saate baktı. Hafif horlama sesleri geliyordu ve üzerinde "Saate Bakmak İçin Çok Geç Bir Zaman" yazıyordu. Sirius gürültüyle inledi. Kesinlikle saat haklıydı.

Cevaplarla silahlanmış olarak (ve bir çok yeni soruyla) Sirius ayağa kalktı ve eve gitti.

Sonraki Bölüm: "İç Çember"

Çeviren: Luthien
2005 - 2010 © Harry Potter Cafe