|
Zamanın başlangıcı, izlerden oluşur. Teker tekrer oluşur izler. Hiçlikten ve acıdan doğan keder, ilmekler ile birer birer örerülür. Sıra bir bütün olmaya geldiğinde, zaman, gözyaşını akıtır içine. Çünkü bilir, gözyaşından daha bağlayıcı bir şey daha yoktur yer yüzünde.
Puslu manzaranın altında, büyük orman yatar. Dağların geçit verdiği ölçüde akan suyun sesi, bütün ormandan duyulur. Bir şenlik duyurusu gibidir bu ses susayanlara, yorgun olanlara. Kalplerine huzur veremese de, umut eker. Su, gece de akmaya devam eder ama sesini azaltır. Nedendir bilinmez, gece suyun sesi duyulmaz olur uzaklardakilere. Aramak boşunadır. Bulunmaz olur su geceleri.
Bir çift yıpranmış bot, çimleri yara yara ilerlemeye başladığında bile sesini duyurmaz su. Susar.
“ Bura .. burada .. “ yorgun, umutsuz ve bitap halde bir erkeğin sesi duyuldu ormanda. Sessiz bir sesti bu. Duyulmak için var olmamıştı. Anlaşılmak içinde değildi. Sadece var olmak için var olmuştu. Sadece hissedilen seslerdendi. Dikkatlice dinlemezseniz, fark etmezdiniz.
“ Buralarda bir yerde …” dedi tekrar.
Uzun zamandır yürüdüğünü belli eden izler taşıyordu. Klasik bir görünümün ardında yatanları belli etmek istemese de, ay gibi parlayan beyaz yüzü, güzelliği ve gecenin içinde şimşek gibi parıldayan açık gri gözleri, kendini ele veriyordu hemencecik.
Düzgün, çilli ve küçük bir burnu, pembe ile koyu kırmızı arasında kalmış şekilli dudakları, yuvarlak bir çenesi, etli yanakları, geniş anlına dökülen koyu siyah saçları vardı. Elinde tuttuğu asaya, sanki onu bırakınca ölecekmişçesine değer veriyordu.
“ Bir ses … “ dedi ve ekledi “ sadece bir su sesi … “
Yürümeyi hiç kesmemişti. Gerçi artık yürümeye ne kadar önem verdiğini bilemiyordu. Arada önemsiz olan yerlerde bile tökezleyebildiğine göre, oldukça çaresiz bir bilinçsizlik içindeydi.
Derken hızla durdu. Kafasını yavaş yavaş sağa doğru çevirdi.
“ İşte !! “ diye haykırdı.
Göl kenarında yaşar hastalıklar ve şifalar. Aşkın adı ölümdür gölde. Tuttuğunu bırakmaz derler. Flütün ezgilerinden kopup gelen aşk ise, acıtır, bitirir ama öldürmez derler. Çıldırtır. Biter zaman, derler. Aşk gelince biter.
Suyun başına hızla gelmiş, geldiği gibi kana kana içmeye başlamıştı. Hayatında bu kadar çok su içtiğini hatırlamıyordu. Boğazı kuruluktan acıyordu ve o bunu hiç umursamıyordu. Doya doya içti. En sonunda bütün midesi su ile tıka basa dolduğunda, kafasını suya sokup çıkardı. Islak saçları yüzünün dört bir yanına dağılırken, suratında ay ışında parıldayan kendinden emin bir gülümseme vardı.
Kendini geriye doğru atıp, uzandı. Kollarını başının altında birleştirip, rahat bir şekilde yatmaya başladı. Hayaller çok geçmeden, yıldızlı gökyüzünde belirmeye başladı. Kaçtığını hatırladı. Neden kaçtığını unutabilmeyi umdu.
Gölgelerin ötesinde, geldiği yerde, bir krallık vardı. Başındaydı o her şeyin. Krallığın biricik umudu, göz bebeği, ilk oğlan çocuğu idi. İlk ve tek oğlan çocuğu. Krallık her zamanki ihtişamını sürdürürken, halk günlük işlerini yapar, ticaret inanılmaz zengin ederken, o, sarayında her nefesini bir tek kişiye adamıştı. Onun için alıp veriyordu bütün nefeslerini. Kibirli yetiştirilmesine rağmen, şımartılmasına, hoş görülmesine, el üstünde tutulmasına rağmen, beklenildiği gibi değildi karakteri. Zalim değildi, asi değildi, zorluk çıkartan biri değildi. Hemen her zekice sohbette, gülen ilk o olurdu. Ama zamanla yorulmaya başlamıştı. Yaprakların döküldüğü bir gün, itiraf etmişti sevdiğini kendine. Aşıktı. Sonsuz ateşin içinde kavrulmayı göze alarak aşık olduğunu haykırdı sarayın güzel avlusunda ki küçük bahçede.
Sorun, yaprakların tekrar çıkmaya başladığı gün geldi. Kalbinin derinliklerine kadar inen her bir sırrı, sahibine bağışlamak üzere çıkmıştı yola. Küçük adımlar ona fazla gelmiş, koşmaya başlamıştı. Kışlanın gerisinde, konaklama merkezinde durduğunda, kalbinin sesinden başka hiçbir şey duyamaz olmuştu. Onu görmüştü. Bulmuştu. Bu günde biliyordu onun yaşadığını. Sevdiğinin var olduğunu biliyordu. İzlemeye başladı her günkü gibi. Çalıların arkasından onun yatağına kadar olan yolu izledi. İzledi ve izledi. Gelip giden olmadığını düşündüğü bir sırada, bulunduğu yerden çıkacaktı ki, bir erkeğin, kalın botlarını duydu çimenlerin üzerinde. Sadece onun odasına giden bu yolda, başka bir erkek vardı ve dosdoğru ilerlemeye devam ediyordu.
İşte ne olduysa o gün gördüklerinden sonra olmuştu. Kendine saraya dönmeyi yasaklamış, onun bulunduğu yerde, bir gün daha geçirmeyi düşünememişti bile. Bastığı topraktan gördüğü her yere kadar onundu belki ama, istediği şey onun olamayacaktı hiçbir zaman.
Kaçmıştı. Bundan önce bir kez daha o gece kaçmıştı. Üç hafta sonra geri döndüğünde, babasının halka yalan söylediğini gördü. Bir ziyafet için komşu ülkelerden birine gittiğini söylemişti herkese. Gene de gelişi büyük bir bayram gibi kutlandı.
Babasına gerekli birkaç yalan söylemesinden sonra, şarapları ve mutsuzluğu ile kapanmıştı tekrar büyük ve gösterişli odasına. İpek çarşaflar sararken vücudun, o, onları ıslatmakla alıyordu hırsını.
Derken, günlerden bir gün, kuzey rüzgarı hızla eser, bütün yaprakları yok etmek istercesine hızla sallanırken, kapısı çalınmıştı. Alışkanlıkla içeri gelmesini emretmiş, girenin suratını görünce kusmak istemişti.
Kusma isteği, ani olaylarda oluşan bir boşluk gibiydi. Onun suratını gördüğünde de kusmak istemişti. Deli gibi kusmak. Organlarını dışarıya akıtana kadar kusmak istemişti. O kadar hazırlıksızdı ki, kalbi bile çarpmayı unutmuştu.
“ Merhaba efendim ! “ demişti görkemli bir selamdan sonra.
“ Merhaba. “ demişti o da.
“ Savaş görüşmeleriniz için toplantının birazdan başlayacağını haber vermeye gelmiştim.”
“ E .. evet tamam. Hazırlanmam için za .. zaman verir misin ?”
“ Elbette efendim ! “ deyip kapıyı hafifçe çekerek çıkmıştı.
Biri için hazırlanmak zordur. En ufak bir ayrıntı bile çileden çıkmanız için yeterlidir. Bir saat kadar sonra, pes etmiş, bundan daha iyi görünemeyeceğinin farkına varmış bir şekilde, asasını alıp dışarıya çıkmıştı.
İkisi sarayın koridorlarında yürürken, o, sarayın hiç bu kadar güzel detaylara sahip olduğun fark etmediğini düşündü. Yol boyunca konuştular. Güncel savaştan, halkın yasal durumuna kadar her bir konudan konuşmayı başardılar kısa süre boyunca. İkisinin de adımları bilinçli olarak yumuşak ve yavaş atılıyor, varma süresi biraz daha uzatılıyordu. Sonunda bütün cesaretini toplayarak “ Çok hoş bir sohbetti. Yarın sizinle tekrar buluşmayı dilerim. “ demiş ve böylece her şeyi başlatmış olmuştu.
“ Keder “ dedi yattığı yerden. Yıldızları birleştirerek onun keskin hatlı suratını oluşturuyordu kafasında “ beni hiç beklenmedik bir anımda vurdu. “
İkili, kısa zamanda iki iyi dost, daha kısa bir zaman da ise iki aşık olmuşlardı. Sarayın bahçesinde, her gün birlikte dolaşıyor, sonra da birlikte odaya çekiliyorlardı. Onunla olan gecelerini düşündükçe, diğer hiçbir gecenin yaşanmamış olduğunu kabul etmişti.
“ Koku. “ dedi bu sefer. Hala aynı pozisyonda uzanmış yıldızlara bakıyordu “ Kalbin ve beynin asla unutamayacağı bir şey.”
Ve bir gün, savaş kentin içine kadar ilerlemişti. Uğruna binlerce ağıt yazılacak kadar dehşet verici bir savaş yaşanmıştı. Sur kapılarında onlarca kişi ölmüş, şehrin iç kesimlerinde yüzlerce kişi katledilmişti. Ve sevdiği … o günden sonra değişmişti. Artık kurallara göre yaşamak gerektiğini söylemişti ona. O bir varis olabilirdi ama, bu böyleydi. Çok fazla kayıp verilmişti ve onarılması gereken onlarca şey vardı. İlişkilerinin bu şekilde devam etmesi izin verilemezdi. Eğer duyulursa … duyulursa olacakları o bile bilmiyordu.
İşte bu şekilde bitmişti. Bir ülke için bir aşktan vazgeçmişti sevdiği. Onun yapması gerekeni sevdiği kişi yapmış, onu uzaklaştırıp ülkesine yöneltmek istemişti. Fakat plan duygu denen varlığın araya girmesi ile, bozulmuş, kişiselleştirilmişti.
Ve o kaçmıştı. Hayatında yapmayı bildiği tek şey buydu ve uzaklaşma isteğini daha fazla bastıramayarak kaçmıştı. Duvarlarda ki kan henüz kurumamışken o ülkesine arkasına dönüp gitmişti. İçinde derin bir yara vardı ve o bunu iyileştirememenin hüznünü yaşıyordu.
“ Özlem … Durdurulamayacak kadar büyüdü. “ dedi ve gözlerini kapattı yıldızlara.
" Hayal kurmayı unutmuşsan, hala uçabileceğini hatırla. Kanatların kaybolmuşsa, yormuşsa yalnızlıklar ve bedenler Düşlerin üzerinde, zıplayabileceğini hatırla. Yapraklar dökülmüşse yalnızlıkla ve solmuşsa bakışların boğuk camlarda Gidilen yoldan, eve dönülebileceğini hatırla."
Yorgunluğun ardında ki uyku derindir. Derinlerde ki düşleri rüya ile harmanlar. Tek bir yüzü hatırlatır. Anıların kaybolmuşluğunda, anısızlığın anılarını düşündürür. Beyin, rüyalarını oluştururken ve gerçekten gördüğünü sanırken gözler, kalp destekler beyni. Akıl ile kalp sadece rüyalarda buluşur. Ve kolay kırılırlar.
Müziğin ezgisi ile uyandı. Önce yavaş yavaş açtı gözlerini. Gerçekten bir flütle birlikte şarkı söyleyen bir ses duyup duymadığını düşündü. Fakat ses kesilmedi. Devam ettikçe, o da ayılmaya başladı.
Hala karanlık hakimdi gökyüzüne ve yıldızlar artık görünmeyi bırakmıştı. Suya baktı ve kalbi, daha önce hiç atmadığı kadar hızla atmaya başladı.
Suyun üzerinde, uzun düz saçarlı beline kadar inen biri vardı. Parmaklarının hareketi ile yanında çalan bir flüt, güzel dudaklarıyla söylediği bir şarkı vardı. Hayranlık uyandıracak kadar güzel büyük gözleri, dolgun dudakları, şekilli burnu ile, kesinlikle gerçek olamayacak güzel biriydi. Cinsiyeti asla tahmin edilemezdi. Üzerine giydiği gömlek, bir şeyi saklıyor da olabilirdi, saklamıyor da olabilirdi. Ve yüzü, o güzel yüzü bir dişiye ait olamayacak kadar karakteristik bir erkeğe ait olamayacak kadar güzel duruyordu.
“ Se .. sen nesin ? “ dedi oturduğu yerden şaşkınlıkla.
Güzel varlık cevap vermedi. Çalmaya devam etti. Sanki orada biri yokmuş gibi, suyun üzerinde küçük adımlarla gelip gidiyor, şarkısına devam ediyordu.
“ Birlikte geçen geceler Kalplerin dansı Çiçeklerin solması Yağmurun hatırası Çark asla bir daha dönmeyecek Yüreğin verdiği acı kadar derin Onun kadar lanetli Onun kadar kutsal Onun kadar arsız ve onun kadar arzu dolu Bir daha olmayacak hiçbir zaman. “
Ve böylece dakikalar geçti. Şarkı dakikalarca sürdü ve o, dakikalarca dinledi. Sonunda şarkı bittiğinde, tekrar konuşacak kadar kendine gelmişti.
“ Bana ..adını söyler misin ? “ dedi.
İşte o zaman ilk kez o güzel bakışların nazarı, ona deydi. İşte o zaman gerçeklikten kopuşunu, kalbinin deliliğinde fark edemedi. “Lémä“ dedi güzel dudaklarının arasından güzel sesiyle. Sonra da başını yana eğerek dikkatlice oğlanın suratına bakarak konuştu “ Seninki ? “
“ Grador. “ dedi hızla. Nefes alıp vermesini başka bir şeyin kesebileceğini düşünmüyordu.
“ Yılların eskitemediği mutluluk … güzel bir anlamı var. “
Suyun sessizliği artık Grador’u rahatsız etmiyordu. Lémä’nın varlığını onu büyülemiş, tahmin edemeyeceği derinlerde düşündürmüştü.
Suyun üzerinden akar aşk derler. Su gibidir. Aktıkça çoğalır, çoğaldıkça yıpratır, zedeler. Önce birer birer, sonra bütün olarak. Suyun üzerindeki ezgiden korkun derler. Çünkü aşkın en saplantılısı, suya dokunmadan ezgisini sindirendir derler.
Dünya döner, zaman durmazken, gece hakimiyetini sürdürür, orman günlük uykusuna çekilirken, iki varlık, birbirlerine bakıyorlardı. Biri suyun üzerinde duruyor, diğeri kıyısında oturuyordu. Sadece bakıyor, kelimelere ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat akan zaman, ihtiyacı beraberinde getirdi.
“ Sen, nesin ? “ dedi Grador cesaretini topladığında.
Lémä onu duymazdan geldi. Saçları suyun üzerinden esen hafif rüzgarın etkisiyle sallanırken, o sadece sarı gözleriyle onu süzüyordu. Grador sorusunu tekrarlama cesareti bulduğu bir anda, Lémä konuştu.
“ Ben ne miyim ? Beni fark etmek o kadar zor mu ? Suyun üzerinde şarkısını söyleyen ve izleyicisini merak eden bir varlığım. Flütüm ve sesimle, suyun üzerinde şarkı söylemeyi seçtim ve dünya üzerinde herhangi bir suyun bu kadar berrak olabileceğini düşünmüyorum.”
“ Dişi .. misin ? “ dedi Grador biranda. Biraz daha beklese bu soruyu soramayacağını düşünüyordu.
Lémä güldü. Kahkahasının sesi, yumuşak ve içtendi. Hayal edilenlerden çok daha güzel bir tonu vardı. Kafasını yana eğerek Grador’a baktı.
“ Fark eder mi ? “
Sonra bir adım, suyun üzerinde attığı ve suda hiçbir değişiklik oluşturmadığı, attı. Bir adım daha, bir adım daha. Ta ki Grador’un tam karşısında durana kadar. Şimdi ona yukarıdan bakıyordu. Flütü yanında boşlukta süzülüyor, kullanılmak istercesine kendi etrafında yavşça dönüyordu. Grador ise gözlerini yukarıya çevirmiş, kalbinin daha hızlı atmayacağını umarak bekliyordu.
“ Sence gerçekten fark eder mi ?”
Fark denilen şeyin değişikliği, anlamsızlığı ve bütünsüzlüğü üzerine düşünmüştü kütüphanede. Farklılığın tehlikeli olmak anlamına geldiğini bilecek kadar zaman geçirmiş farksız insanların arasında. Korkuyordu farklılıktan ve aynı zamanda farklı olanın aslında farksız olmak kadar basit bir şey olduğunu biliyordu. Çünkü bir oluşum diğer oluşumdan farklıysa, bu durumun tam tersi de mümkün demekti.
“ Etmez “ dedi Grador ve geçmişte ki sözlerinin yarattığı etkiden çok daha bir etki yarattı.
Lémä, zarif ve şekilli bacaklarını bükerek, Gradorun üzerine oturdu. Oturmaktan ziyade, varlığını tam olarak orada yoğunlaştırdı.
“ O zaman “ dedi Lémä, “ beni hem bir kadın hem bir erkek olarak algıla. Hem sevdiğin hem nefret ettiğin olarak, hem rekabet ettiğin hem uzlaştığın olarak algıla. Beni zıtlıklarımla algıla. “
Ve güzel dudaklarını, Grador’unkilerin üzerinde gezdi.
Ve zaman geçti. Beraberinde, zevk, hazzı, mutluluğu, doluluğu, olgunluğu ve dolgunluğu getirerek. Arzunun kaybı, yerini zevke bıraktı.
Ve gece bitti.
Gece gizler, gece gösterir. Gece saftır, gece kurnazdır. Gece hazdır, gece öfkedir. Gece korkudur, gece güvenlidir.
Aşklar gece yaşanır. Gece özlenir sevgili ve gece buluşur bedenleri.
Gece, hazzın ve sevginin karıştığı bir imparatorluktur.
Lémä ile Grador böyle karşılaşmışlar, beş ayın her bir gecesinde birlikte olmuşlardı. Grador, fazla bir şey öğrenmek istemez olmuştu. Onun, var oluşuyla büyülenmiş, onu bir lütuf olarak kabullenmişti. Her gece, ormanın derinliklerine kadar ilerleyen ezgi, Grador’un kulaklarında dönülmez bir yer etmiş, yaşamak için gerekenleri yapamayacak duruma getirmişti.
Grador tarif edilemez bir aşkla, Lémä’ya bağlamış, o ne isterse, ne derse, ne arzu ederse yapıyor, dinliyor itaat ediyordu. Varlığının tek amacı, Lémä’nın onun yanından ayrılmaması olmuştu.
Grador için günler böyle geçti.
Zevk, haz ve bağlılık dolu geceler, su gibi akıp geçti.
“ Varlığım yasaktır. Meyvelerin bereketinden gelirim. Güneşin kavuruculuğundan, gölgenin koyuluğundan.
Sevmem yasaktır, arzu etmem, dilemem, zevk almam.
Var olmam yasaktır. Gülmem, eğlenmem, ‘ bir şey ‘ olmam.
Lanetlenmiş tohumların izinde gelmişimdir. Belirsiz bir cinsiyetin kalıntılarında, güzelliğimi taşırım nesilden nesile.
Büyüm keskindir, acıtır. Dinleyenler için çalarım ezgimi. Kalbini açabilenler için atarım düğümlerimi.
Yaklaşmasın bana kim duyabilenler, nefret edebilenler. Üzerinde yürüdüğüm suda, varlığımla boğarım onları.
Birini kendime bağlamaktır amacım. Varlığımın amaçsızlığını doyurmaya çalışma nedenimde budur. Nereden geldiğimi hatırlamam, nereye gideceğimi de bilmem. Tek bildiğim, sayısız çocuğum vardır yer yüzünde. Kızlar ve erkekler. Hepsi benim tohumlarımdır. Ben döllemişimdir onları ve döllenmişimdir onlara.
Yasaktır varlığım. Hakkım yok burada olmaya. Sevgi denen şeyin, ne olduğunu unutmaya mahkum bünyem.
Aşık olurum defalarca, defalarca boğarım aşkımı akan suda.
Üç gece, üç gece yeter unutmaya. Bir aşkı, bir acıyı dindirmeye üç gece yeter. Bir ömrü yaşamaya, bir aşkı tüketmeye üç gece yeter. Bir insanı bitirmeye, bir insandan bıkmaya üç gece yeter. Üç geceden sonrası tehlikelidir, geçmem asla. Üçüncü gecenin sonunda, aşkımı suya gömerim. İçerim her bir zerresini.
Sevgim sonsuzdur, ölüm gibi. “
Beş ay, hızla geçmişti ikisi içinde. Çiçekler açmaya başlamış, üzerlerinde ki solgunluğu bırakmaya karar vermişlerdi.
Lémä, aşıktı hür iradesi ile.
Grador, aşıktı Lémä’nın büyüsü ile.
Sevmemeye ve sevilmemeye meyilli iki beden, birbirlerini kullanarak geçiyordu günleri, geceleri ayları.
Derken bir gece, Lémä flütünü çalmayı bıraktığında, Grador gökyüzüne bakıyordu. O’nun suratını çiziyordu gene yıldızlar. O’nu özlemişti kalbi. O’nun hayali ile, huzurla atıyordu.
Lémä bunu fark etti. Öfke, hiç olmadığı kadar hızla doldu damarlarında. Varlığının her bir zerresi sarsıldı, titredi. Farkındalık ise gecikmedi. Aşık olduğunun farkındalığı ile, öfkeyle doldu Lémä.
Güzel yüzünü yana eğip baktı Grador’a.
“ Sudan çıkmamı istiyor musun bu gece de ? “ dedi.
“ Hayır “ dedi Grador. “ Yarın yola çıkıyorum. “
Bu kadardı. Büyünün etkisi, bu kadardı.
Farklı bedenlerin tohumları, işe yaramaz derler. Kirletirler dünyayı, etkilerler bütünü. Farklı ırkların bebekleri, ölür derler. İlk nefeslerini alamadan ölür.
Böylece Grador, kendi krallığına dönmüştü. O’u bulmuş, konuşmuştu. Gölgelerin koyuluğunda paylaşmıştı sırlarını, onu özlediğini. Farkının bir önemi olmadığını fısıldamıştı çıplak bedenine. Onu sevdiğini söylemişti.
Ve o da Grador’a sevdiğini söylemişti. Kan, ölüm, şiddet etkilemişti onu. Bıkmıştı. Sevginin ne demek olduğunu unutacak kadar ilgisizlikle dolmuştu. O yüzden bırakmıştı Grador’u da. Hissedememişti onu daha fazla.
Böylece birlikte yaşlanmışlardı ikisi. Krallık gelişmeye devam etmiş, varissizlikten yakınan halka, altın saçarak susturmuşlardı. Savaş devam etmiş, barış gecikmemişti.
Ölüm geldiğinde, hazır bekliyordu ikisi de. Kuru dalların arasında, büyük ormanda ölmüştü ikisi de. Birlikte.
Grador ile sevdiğinin öldüğü gün, nefes alamadı güzel bir varlık. Suyun üzerinde durup, kıyıda onu dinleyen birine flüt çalmaktaydı. Rüzgar biran için durmuş, kalbi bir an sekmişti. Suyun altında ki bebeğinin ağladığını duymuştu.
“ Ne oldu ? “ demişti kıyıda oturan adam. Güzel varlığın hüznünden dolayı ağlamaktaydı. Üç gecedir ayrılmamıştı ondan.
“ Sonsuzluğumu çalan adam öldü. Suyuma akıyor yavaş yavaş. Altımda ki damlalarda bütün olana kadar, bitmeyecek öyküm. Ölü bebeğimin yası, aşk şarkıları ile bestelendikçe, büyüyecek ruhunun ızdırabı. Lanetim ölümden öncesine değil, sonrasına yansır ancak. Benden başka ona dokunan kişide paylaşacak aynı kaderi onunla. Suyumun altında, bebeğimle birlikte yatarlarken, görecekler beni her güneş çıktığında. Delilik gelecek kısa sürede, bitkinlik, yorgunluk. Eseri olduğum efendim, bebeğimin yasını tutacak, elimden aldığı sonsuzluğumda.
Aşk bir daha gelmeyecek damlalarıma. Yapraklar deyecek ancak bedenime. Çünkü hiçbir ten onun kadar beyaz olamayacak, onun gibi kokmayacak hiçbir ter, hiçbir bakış onu anımsatmayacak.
Aşık olduğum adam öldü. Son nefesi, sonsuzluğumu esir aldı cansızlığında.
İşte bu oldu.”
Ve tekrar çalmaya başladı varlık. Daha hüzünlü olmasına tepki olarak hıçkırmaya başladı adam. Gözyaşlarıyla birlikte suya doğru ilerledi. Suya girdi. Suda kayboldu.
“ İşte bu oldu. “ dedi varlık adamın ölümünün üzerine.
“ İşte varlığım bu şekilde son buldu. “
|