Hard Disk'im yapıldı demeyi çok isterdim ama hayır yapılmadı. =] Flash'ıma atmıştım annem de sağ olsun kaldırmış koymuş bir yere rastgele bulmuşlar. Dedim madem öle hemen eklim yeni bölümü...=]
Bu bölümde yine biraz fazla hızlı gelişti olaylar gibi geldi bana. Betimleme eklemeye çalıştım elimden geldiği kadar...
İyi okumalar...
7. BÖLÜM
Sonunda Ayrılıyorum
Cameron yetimhanenin bahçesinde tek başına oturuyor, yetimhanenin bahçesinde ip atlayan, koşturan, birbiyle konuşan veya biribirini döven çocukları izlerken, bugün duyduklarını düşünüyordu. Yetimhaneye birileri girmiş ve Mrs. Smith’in odasındaki dosyaları karıştırmıştı. Görevlilerden John’un söylediğine bakılırsa gelenlerin üç kişi olduğunu ve ikisinin kız diğerinin erkek olduğunu söylemişti. Diğer görevli olan Robert’sa kendine gelememiş ve hastaneye gönderilmişti.
Acaba bugün olanların Sandra’yla ilgisi olabilir mi diye düşündü Cameron. Onu hala unutmamıştı. Ondan sonra da hiç kimseyle onun kadar iyi arkadaş olmamıştı. Onu unutmak istemiyor, er ya da geç onunla karşılaşacağını biliyordu. Dün akşam olanların onunla ilgisinin olması çok küçük bir ihtimaldi ama bir ihtimaldi.
Çok kişi gelmişti Cameron’ı yetimhaneden almaya ama o istememişti gitmeyi hiçbir zaman. Ama bugün duyduklarından sonra belki de artık çıkıp Sandra’yı aramalıyım diye düşündü. İyi de nasıl yapacaktı ki bunu? Amerika’da nasıl bulacaktık onu…
Sonra aklına birden geldi fikir. Bu akşam yoluna koymalıydı mutlaka bu fikri…
*
Saat gece yarısını geçmişti. Yatakhanede herkes uyumuştu. Cameron sessizce ayağa kalktı ve çantasını sırtına aldı. Kapıya doğru döndü ve ilerlemeye başladı. Elini kapının koluna uzattı-
“Cameron?”
Cameron dondu kaldı. Hareket edemedi. Arkasına yavaşça döndü ve kapının yanındaki tahtaları yavaştan çürümeye başlayan yatakta yatan arkadaşı Richie'yi gördü.
"Richie?"
Kız uykulu uykulu yataktan dikilirken yatak gıcırdadı. Cameron'a bakmadan “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
“Ee şey… Kim? Ben mi?”
“Yok ben. Sana soruyorum ya?”
“Şeyy… Tuvalet… Tuvelete gidiyorum. Sanırım portakal suyunu çok kaçırmışım.”
“Çantanla mı?”
“Ee… Banyo… Banyo yaparım demiştim. İyi gelir gece gece.”
“Tamam. İyi geceler,” dedi Richie uykulu bir şekilde ve kafasını yastığa koyduğu anda uykuya daldı.
Cameron derin bir nefes aldı. Kendi kendine “Ne kadar da kolay inandı,” diye düşündü ve dışarı çıktı. Koridor da sadece dışardan gelen sokak lambalarının ve ay’ın ışığı vardı. Korktuğunu kabul ediyordu ama çıkmalıydı buradan. Koridoru takip etti ve sola döndü.
İlerlemeye devam etti. Koridorun sonuna ulaştı ve bazı ayak sesleri duydu. Sol taraftan gelenler vardı. Cameron duvara yapıştı. Her kimse onun gelmesini bekledi. Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu. Cameron çok sakin olduğunu fark etti. Sanki saklambaç oynuyordu. Küçük bir şokla elinde sopası olmadığını fark etti. Çantasından hemen aldı ve arkasında sakladı.
Görevli köşeyi dönerken ayağını uzattı. Görevli takılıp, yere düştü. Daha ne olduğunu anlamamıştı ki kafasına ağır bir şeyin inmesiyle bayıldı. Cameron adama soğuk soğuk baktı ve hemen cebinden copunu aldı. Cüzdanını açtı ve içinden 160 dolar çıktığına çok sevindi. Hemen parayı cebine attı. Demir sopayı çantasına attı ve copla birlikte koridordan sola saptı. Sessizce ilerlemeye başladı.
Fakat artık korkmaya başladığını fark etti. Karanlık koridorların ve dışarıdaki yaprakların hışırdamasının da buna pek bir faydası olmuyordu. Bu arada Cameron şu ana kadar fark etmediği bir şeyi fark etti, bir tersliği. Normalde görevli kaynayan koridorların dün akşamdan sonra görevli sayısının iki katına çıkması gerekirken sanki yarıya indirilmişti.
Cameron ilerlerken aniden dondu kaldı. Duvardan devasa bir gölge geçti. Korkuyla pencere tarafına baktı ve birisinin de ona bakığını gördü. Bir çift sarı göz. Yerinde zıpladı.
Ama sonra;
“Lanet olası kedi,” diye kendine kızdı Cameron.
Kendine gelerek karanlık koridorlarda yoluna devam etti. Elleri artık terlemeye başlamıştı. Ayaklarında ses çıkmaması için özenle yavaş yürüyordu ama bu da ona çok zaman kaybettiriyordu.
Koridorun sonunda yine aynı şekilde duvara yapıştı. Ayak sesi yoktu. Duvardan beri kafasını hafifçe öne eğiyordu ki…
“Lanet olsun Edmond. Cevap ver şuna. ‘Ben Elson, Edmond beni duyuyor musun?”
Cameron neredeyse çığlık atacaktı. Hemen kafasını geri çekti. Hızlıca ne yapacağını düşünmeye başladı. Kendine Elson diyen adam duvarın hemen öbür tarafında sırtı Cameron’a dönük duruyordu. Cameron, Elson’ın sırtına bakıyordu şu anda.
“Edmond duyuyorsan cevap ver. Dün akşam ki olaydan sonra zaten hepimiz dike-“
Cameron elindeki copu sertçe Elson’ın sırtına indirdi. Elson anında bayıldı. Hemen ceplerini karıştırmaya başladı. Cüzdanını aldı ve içindeki paraları yere döktü. 48 dolarda buradan gelmişti. Hiç yoktan iyidir diye düşündü Cameron ve parayı cebine attı ve Elson’ın ayaklarına yapışıp onu çekmeye başladı. Az gerisindeki kapının önüne kadar çekti. Kapıyı dinledi ve içerden ses gelmediğini anlayınca kapıyı yavaşça açtı ve Elson’ı içeri çekti onunda copunu alıp çantasına attı ve kapıyı sessizce kapatarak dışarı çıktı.
Koridorda kimse yoktu. Az önceki köşeye geldi ve yine kafasını eğdi. Kimsenin olmadığını görünce sola saparak devam etti. Yoluna devam etti. Bu koridorda tuvaletler ve personelin dinlenme odası vardı ama bu saatte bu koridordaki görevliyi de hallettiğine göre kimsenin olmaması gerekiyordu. Fakat tam dinlenme odasının önüne gelirken kapı açıldı.
“Hayır, Callie. Lanet olsun bırak artık bu işleri de kocanın yanına dön. Onu aldattığına inanmıyorum. Ona nasıl yaparsın bunu. Bir de bunu kalkmış bana söylüyorsun. Ben onun ablasıyım lanet olası kaltak. Erkek kardeşimin ve yeğenlerimin yanına yaklaşma bir daha. Hem bana nasıl güvenip arayıyorsun ki beni? Hı? Allahın belası... Uzak dur bizden.!"
Bu şef garson Patricia olmalıydı. Kapıyı açtığında sırtı Cameron’a dönüktü ve tanrıya şükür onu fark etmemişti. Ve nedense kapıda bekleyip tekrar içeri gitti. Cameron ikinci kez şans diye düşündü ve yoluna devam etti. Merdivenlerin başında her zaman bir görevli kesinlikle bulunurdu ve onunla yüz yüze karşılaşmaktan başka şansı yoktu. Ya da…
Çantasından diğer copu da çıkardı ve duvarın sonuna kadar gidip yaslandı. Başka şansı yoktu. Yapmak zorundaydı o kadar güçlü değildi. Elindeki coplardan birini duvarın kenarından beri yavaşça fırlattı. Görevlinin hareketlendiğini hemen hissetti. Çok sessiz duruyor bir yandan da diğer taraftaki hareketi kestirmeye çalışıyordu. Görevli yaklaştığını ama sırtının ona dönük olduğunu artık görebiliyordu. Arkasından sessizce hareketlendi. Copu kaldırdı-
“Lanet olası.” Görevli son anda fark etmişti. Arkasına döndü ama iş işten geçmişti. Cameron bu akşam üçüncü kez copu bir görevliye vurdu ve adam bayıldı. Cameron bu sefer daha da korkmuştu. Nedenini bilmiyordu ama içini bir korku sarmıştı. Hiç düşünmeden adamın cüzdanını aldı parayı saymadan cebine attı ve merdivenlerden aşağı indi. Artık çok az kalmıştı. Geri dönüşü yoktu. Zaten dönmek de istemiyordu. Yapmalıydı… Yapmak zorundaydı.
Alt kata inerken merdivenlerin başında kimsenin olmadığını görünce çok şaşırdı. Ama bir o kadar da memnun oldu. Kolları artık ağrımaya başlamıştı. Merdivenlerden inince sağa döndü. Bu koridor yine bomboştu. Cameron bu akşam üçüncü kez şans diye düşündü ve yoluna devam etti. Çok az kalmıştı. Orada fazla zaman kaybedeceğini sanmıyordu. Ne gerekiyorsa alıp hemen gitmeliydi. Yerini zaten biliyordu. Ne de olsa daha iki gün önce orasını temizlemek için ceza almıştı.
Odaya sessizce girdi. Kapıyı arkasından sessizce kapattı ve hemen dolaplara yöneldi. Sandra’nın dosyasının olduğu kapağı açtı. Ama hayır, bir terslik vardı. Buradaydı. Burada olmak zorundaydı. Yaptığı her şey boşa giderdi. Birden ensesinde bir çift göz hissetti. Arkasına dönünce ise…
Yüreği ağzına geldi. "Hayır," diyebildi yanlızca.
“Ah, evet Mrs. Hayes,” dedi Mrs. Smith. “Dün gece eski arkadaşınız Sandra’nın ofisimi basmasından sonra burayı böyle başıboş bırakacağımı sanmıyordunuz değil mi? Hem de hemen ertesi akşam. Hayır, hayır, hayır… Dün akşam ki olaydan sonra bu odanın kapısına bir alarma sistemi döşettirdim.”
Cameron ama alarm sesi çıkmadı ki diye düşündü.
“Sessiz bir alarm sistemi,” diye devam etti Mrs. Smith sanki Cameron'ın içinden geçirdiği cümleyi duymuşcasına. “Bu kapı benim özel iznim olmaksızın açıldığı anda benim cep telefonuma hemen bir çağrı geliyor. Ne tesadüf ki bende daha yeni çıkmıştım. Evet, sanırım bir dosya arıyordunuz Mrs.Hayes.”
Cameron cevap vermedi. Şimdi gerçekten korkuyordu. Ama nedenini anlamıyordu. Üç tane görevliyi alt etmişti. Bu lanet olası kadın damı takılacaktı. Hayır!
Kadının yüzünü ani bir nefret bürümüştü ve birden Cameron'a saldırdı. Aynı şekilde Cameron’ında ilk kez copu zevk alarak kaldırırdı ve kadının omzuna indirdi. Kadın acıyla iki büklüm oldu. Eğilirken ikinci bir darbeyi de karnına indirdi ve kadın yere düştü. Ve Cameron ne yaptığını bilemeden suratına tekmeyi geçirmişti. Kadın bayılmamıştı ama pek kendinde görünmüyordu.
“Sandra’nın dosyası nerede?”
Kadın sadece boş boş baktı.
“Sandra’nın dosyası nerede?” dedi copu kaldırarak.
Kadın yine bir şey demedi. Cameron'ın büyük bir hırsla copu kadının dizlerine indirdi. İndirirken ağzını kapamayı ihmal etmedi. O haldeyken bile büyük bir feryat kopardı. Ve ağlamaya başladı.
Cameron, Mrs. Smith'e tokat atarak onu susturdu ve kulağını dışarıya verdi. Ama hiç ses gelmeyince tekrar kadına döndü. "Dosya," dedi sadece.
Kadının eli titredi. Yavaşça elini kaldırdı ve masasını işaret etti.
“Çek-çekme-cede.”
Cameron hemen ayağa kalktı ve masanın etrafından dolaşarak çekmeceyi açtı. Ve oradaydı işte. Saman rengindeki zarf. Üzerinde Sandra Sarah Carter yazıyordu.
Dosyayı hemen aldı. Çantasına attı ve Mrs.Smith’in yanında eğildi.
“Kasanın şifresi?” diye sordu Cameron
Kadın perişan halde kafasını iki yana salladı.
Cameron acımadan copu kadının bacaklarına indirdi. “Kasanın şifresi dedim.”
Kadının gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Zorlukla “1568,” dedi.
“Aferin,” dedi Cameron…
Gitti kasayı açtı. Ve içindeki paraları görünce nutku tutuldu. Kasanın nerdeyse yarısı para doluydu. Çantasına sığdırabildiği kadarını aldı ve tekrar Mrs. Smith’in yanında döndü.
“Nasılsınız?” diye sordu.
Kadın tekrar kafasını iki yana salladı.
“Güzel,” dedi Cameron ve copu kadının kafasına indirdi. Kadın anında bayıldı. Onu sürükleyerek dolaba kilitledi ve anahtarını da çantasına koydu.
Kapıyı yavaşça açtı. Kafasını dışarı eğdi. Kimsenin olmadığını gördü ve sağa döndü. Dümdüz ilerlemeye başladı. Artık çok az kalmıştı. Biraz sonra dışarıdaydı. Son olarak çıkış kapısının olduğu yerden sola döndü. Oradaki görevli uyuyakalmıştı. Bugün ilk işiydi ne de olsa. Çünkü dün akşam Sandra buradan çıkarken buradaki görevliyle kapışmışlardı. Pek hasar görmemişti ama bu gecelik dinlenmek istemişti. Buradaki yeni görevlide ilk günü olduğundan uyuyakalmış olmalıydı. Yanından sessizce geçti kapıyı açtı dışarı adımını attı.
Bir saniye kadar bu anın tadını çıkardı. Ve tellere doğru koşmaya başladı. Koşuyordu. Yorulmuştu, bacakları koacak gibi ağrıyordu ama durmaması, devam etmesi gerekiyordu. Çıktığında fazlasıyla dinlenmek için vakti olacaktı nasılsa. Ve tellerin önüne geldi. Tahmin ettiği gibi dışarıda hiç görevli yoktu. Sadece büyük kapıda vardı. Çantasını tellerin üstünden attı. Tırmanmaya başladı. Kolları hep yara içinde kaldı ama vazgeçmedi. Bu kadar geldikten sonra yakalanamazd, geri dönemezdi. Her şey planına uymuştu. Ve artık dışarıdaydı.
Özgürdü…