solitude la okumanızı tavsiye ederim
http://www.youtube.com/watch?v=abACAcqG9pgBir damla… İki damla… Üç damla… Ve işte dördüncüsü de geliyor…
(İlk notalar… İşte nakarat geldi.) Önce kirpiklerimin ucuna ulaşıyor, yavaşça süzülüyor ve yeterince ağırlaşınca yüzüme düşüyor. Kaymaya devam ediyor sessizce, sonra çenemden yere düşüyor.
Titriyorum. Bu neyin soğukluğu bilmem; belki senin, belki benim, belki başımı yasladığım şanslı duvarın. Şanslı diyorum çünkü üstünde bir sıva var, onun üzerinde de iki kat boya… Oysa benim hiçbir şeyim yok. Kendimi çırılçıplak ve yalnız hissediyorum. Çoğu insanın geldiği yol ayrımlarından birini yaşıyorum şimdi.
“Severken ihanet neye yarar?” (Nakarat nihayet bitti. Şarkı daha yeni başlıyor… Damlalarsa düşmek için hazırlanıyor…) Nerdeyse yarım saattir masamın üzerinde duran yazı defterim ve her zamanki kalemim bana bakıyor. Ben gözlerimi kaçırıyorum. Ama ikisi de gözyaşlarımı seviyor. Defterim ıslanmaktan hoşlanıyor, kalemimse gözlerimi silerken ıslattığım ellerimle tutulmaktan… Yazılacak kelimeler beni bekliyorlar. Damlalar ve notalar arasındaki ahenge her seferinde şahit olmuştur onlar. Bugün bir tesadüf eseri defterimi yerinden çıkarmıştım, yazı yazmaya ihtiyacım olacağını nerden bilebilirim? Ama hayır, ben tesadüflere inanmam.
(Yeniden nakarat giriyor… Melodi hızlanırken kalemim de hızlanıyor ve damlalar artıyorlar…) Aylardır yazmaya çalışıyorum, o kadar çok yarım yazım vardı ki… Bugün hepsine ihanet ettim. Sonraki yazım farklı olacaktı. Onda acı yoktu, sadece aşk vardı. Ama unutmuşum: Aşkla acı hiçbir zaman ayrılmamıştır. Biri olmadan diğeri asla tam değildir. (Sen de bana bizi anlatırken böyle söylememiş miydin? “Çünkü bir parçam sende artık; asla geri gelmeyecek, daima seni sevecek… Ve ben asla tam olmayacağım.”) Şu an okuduğum kitapta da bunları yeni okumamış mıydım:
“Fuzuli aşkı anlatırken hep acıdan, elemden, ayrılıktan, yanmaktan, parçalanmaktan bahsediyordu. Aşk ayrılığının bir azab olduğunu söylüyor, sonra da azabın “a-z-b” kökünden türediğini, bunun da “lezzet” demek olduğunu söylüyordu. Demek ki aşkın azabında bir lezzet vardı ve dertleri zevk edinmeyince aşkın tadı çıkmıyordu.”*
(Yine nakarat bitti. Şarkının yarısı tamamlandı bile… Şimdi yavaş olan ikinci kısma geçiyor… Notalar yavaşlıyor yeniden. Her gitar sahibinin elinde biraz daha rahatlamaya başlıyor… Ve damlalar azalıyor. Birazdan yeniden ve daha şiddetli düşmek için hazırlanıyorlar.) Evet, bekleyen yazılarıma ihanet ettim ben. Ama bu seninki gibi masum bir ihanetti sevgilim. Defterimle kalemimin şiddetli arzusuna daha fazla karşı koyamadım. “Üzmek istemedim” onları. Ama ben dünyada bu ikiliden daha acımasız başka bir şey görmedim. Çünkü onlar yalnızca benim gözyaşlarımla değer kazanıyorlar. Onları ve yazdığım yazıları acılarım besliyor. Ama eğer aşklarım olmasaydı, acılarım hiç olmayacaktı. Eğer bu notalar gözyaşlarımla dans etmeselerdi; bu yazı burada hapsolmaya devam edecekti. Ama yapamıyorum! Hiçbir şeyi, hiç kimseyi, hiçbir duyguyu artık içimde tutamıyorum. Çünkü zamanla hepsi farklı birer “ruh” oluyorlar. Ve ben tek bedende zaten iki ruh barındırıyorum.
“Kendim ve aksim arasındaki farkı biliyorum.”** Diğerlerine artık yer yok. Ama onlar benim çok sevdiğim hayaletlerim. Uzun süredir kayıptılar. Bu gece geri döndüler, beni yalnız bırakmayacaklarını biliyordum.
(Yeniden nakarat başlıyor… Notalar yine hızlanıyor… Gözlerim kurudu sanki; ama biliyorum, birazdan yine ıslanacaklar.) “Severken ihanet neye yarar?” Ben ki ihanetin bedelini aşktan bile üstün tutmuştum, ben ki ihaneti hiçbir zaman karşılıksız bırakmamıştım, ben ki hep ihanete karşı çıkmıştım. “Ama bu gece değil…” İnleyerek bunları söylüyorum. Gözyaşları düşmeye başladı bile…
(Nakarat yeniden bitti. İşte şimdi şarkının en acıtıcı kısmı. Artık notalar daha karanlık… Müzik daha şiddetli… Damlalar yüzümde kurumaya devam ederken daha yakıcı… Yaslandığım duvar bile daha soğuk…) Kalemimin ucu kırılmaya başladı. Onu acıtıyorum, biliyorum; ama burda bırakamam – şimdi olmaz. Ona ihtiyacım var. “İhanetini affediyorum…” Bunu söyleyen ben değilim. Bu asla ben olamam. Bunu söyleyen sana ait biriydi – sadece sana ait biri, aşkından başka hiçbir şeyi umursamayan biri… Ama bunu söyleyen bendim! Sana olan aşkım nasıl bu kadar büyük olabilir? İhanetini bile affeden bir aşk… Bir hafta kalmıştı, iki ay doluyordu. Elli üç gün az mı bunun için? Bir başkasını ağlatmak istemedin belki; ama her şeyden çok sevdiğini söylediğin aşkın şimdi ağlıyor. Canımı isteyerek yakmadığını biliyorum. Ama yaptın, kalbimi acıttın. Ve ben seni hâlâ karşılıksızca seviyorum… Belki eskisinden bile daha çok… Neden seni affetmeyi seçtim? Neden seni terk edemedim? Bu ihanetin yeterdi sebep göstermem için. Ama yapamam… Sana ihtiyacım var. Buraya kadar geldim, şimdi çekip gidemem… Seni belki affettim; ama bu şekilde daha çok acı çekeceğini biliyorum. Seni terk etseydim eğer, en fazla birkaç ay sonra beni unutacaktın. Sadece acı bir hatıra olarak kalacaktım senin için. Fakat yapmadım, yapamadım. Şimdi her gün vicdan azabıyla uyanacaksın; her gece vicdan azabıyla, can çekişerek uyuyacaksın.
Sana ilk gece açıldığımda bana “Artık geceler benim için daha karanlık, daha uzun.” demiştin ya, şimdi benim için de öyle. Ben hâlâ hayalinle uyuyorum, sensiz uyanıyorum. Ama ben de vicdan azabı çekiyorum, sana bu kadar büyük bir acıyı çektirmeye hakkım yok. Sandığın kadar masum değilim ben. Zamanında ne kadar düştüğümü sadece ben biliyorum. Ben sadece senin tatlı, masum meleğin değilim… Sandığın kadar iyi ve güzel değilim. Kim olduğumu ben bile bilmiyorum. Senin dediğin gibi ”Bildiğim tek şey seni her şeyden çok sevdiğim.”
(Şarkı ısrarla çalmaya devam ediyor… Bu şarkılar da çok acımasız. Kalemim ve defterime eşlik eden farklı bir şey. Ama o da ağlamamı istiyor. Canımı yakıyorlar… Notalar canımı acıtmaya devam ediyorlar… Soğuyan duvarla titremem her seferinde biraz daha artıyor…) Yazım daha da çirkinleşti… Kalemime yetişemiyorum. Hayaletlerim bir an önce bu satırların arasına yazılıp kurtulmak istiyor. Bedenimde daha fazla barınamıyorlar artık.
Bitsin… Yeter artık. Buna daha fazla dayanamam. Titremelerime daha fazla karşı koyamıyorum. Ama anla beni,bırakıp gidemezdim. Buraya kadar gelmişken sen bunu bana yapar mıydın? Beni daha fazla acıtmaya dayanabilir miydin? Kurtulmak istiyorum; her şeyden, tüm hayaletlerimden. Beni bırakıp gitsinler istiyorum ve geri dönmesinler. Onları hapsettiğim sayfalarda kalmaya devam etsinler.
(Nihayet bitiyor… Notalar yavaşlamaya başladı… Çığlıklarımı duymaya başladılar sanki… Ve damlalar nihayet son buluyor… Yüzüm kurumaya başladı… Yanaklarımı acıtıyorlar kururken. Nihayet bitiyor…) Kurtulmak istiyorum… Bana yardım et, lütfen… Bundan tek başıma kurtulamam. Yardımına ihtiyacım var. İki ay önce o ilk gecede olduğu gibi… Ama bu gece benim için daha karanlık. O zaman bildiğim tek şey yine aynıydı. Ama hiç bu kadar şiddetli olmamıştı. Son buluyor nihayet. Yardım edeceğini biliyordum. Belki de bu gece aylardır geçirdiğim en huzurlu gece olacak…
“Ooo solitude – Yalnızlık
still with me is only you – Hâlâ benimle olan sadece sensin
Ooo solitude - yalnızlık
i can’t stay away from you – Senden uzak duramıyorum
Ooo solitude - Yalnızlık
forever me and forever you – Sonsuza dek ben ve sonsuza dek sen
Ooo solitude - yalnızlık
only you, only true…”***
“Sadece sen, tek doğru…” Dudaklarımdan dökülen son sözcüklerdi bunlar uyumadan önce. Yarın sabah, güneş sadece gökte açmayacak, içimde de yeni bir ışığın doğacağını biliyorum. Bitti… Huzurluyum. İstemeden de olsa gözlerim kapanıyor yavaşça…
“Seni affediyorum…” “I never thought I would say that – Bunu söyleyeceğimi asla düşünmedim
I never thought there’d be you – Orada olacağını asla düşünmedim…”****
_____________________________________________________________________________________
* - İskender Pala – Babil’ de Ölüm İstanbul’ da Aşk
** - Evanescence – Breathe No More
*** - Evanescence – Solitude
*** - Evanescence - You
aylardır hiçbir yazımı bitiremeyip de bu yazıyı bir gecede yazmak benim için çok garip oldu. sanırım bana bunu yaptırabilecek şokun ne kadar büyük olduğunu yazımda da anlamışsınsınızdır... neyse ben yorum yapmıyım şimdi, umarım beğenirsiniz