Sizi bekletmeden 2. bölümün yazdığım kısmını göndereyim diyorum... Daha asıl hikaye başlamadı, çok heyecanlanmayın

Bölüm 2: Dedikodular
Duna’nın Hanı yine düşünceli bir sessizliğe bürünmüştü. Swill sakinleri buraya her hafta gelirlerdi. Genellikle eski dedikoduları dallandırır, yenilerini üretirlerdi. Bu akşam toplantıları hep kavgalarla biterdi; ama ihtiyar kocakarı Dunny her seferinde bu kavgalar yüzünden bir daha onları içeri almayacağını söylese de yeni haberlerin ona bir sürü müşteri sağladığı da bir gerçekti. Kabul ediyordu. Swill meraklıydı.
Yine bir akşam kavgası sonunda güçsüz bacaklarıyla grubu dışarı kovalarken bugün dinlediklerindeki gerçek payını arıyordu kendi içinde. Kalabalığın homurtulu itirazlarına kapı çarparken “Olabilir mi?” diye düşündü. Neden olmasın ki? Bütün belirtiler uyuyor. Ah! Bir de şu çiçeklerin bir gecede nasıl büyüdüğünü çözebilse. O zaman… o zaman inanırdı işte.
Sivri ve buruş buruş yüzünü kuzeye çevirdi ister istemez. Herenee… O cadı kız oradan gelmişti kesinlikle. Onun eşsiz güzelliği bir insanınkinden ne kadar farklıysa kuzey topraklarındaki karanlık orman da o kadar farklıydı Swill‘den. Gizem ile geçek arasındaki sınır gibiydi bu minicik kasaba. Kuzeyine çit gibi kazınmış olan Yun Nehri’ne kadar insanlar yaşıyorlardı. Sonrasında orman adamın gözüne bata bata yükseliyordu bir duvar gibi. Swill’in ötesi sırdı - bilmek istemeyen için. Bu sırlarla ilgilenmek isteyen şüphesiz ya artık yaşamıyor ya da sınırın öbür tarafında, bilinmezde yoluna devam ediyordu. Bu kişilerle ilgili tahmin edilen tek şey meraklarının sonlarını getirdiği ve bir daha geri dönmedikleriydi. Yani ya ölmüşler (kayıp olmaları her zaman buna bağlanırdı) ya da diğer tarafta kaybolmuşlardı.
Lorean ve Derasban ile ilgili dedikodular buradan başlıyordu işte. Bir gün ormana gidip uzun süre dönmeyen, derin bakışlı, yakışıklı Derasban, uğruna ailesini, yaşadığı yeri terk ettiği gizemle daha da dolu olarak geri geldi yıllar sonra. Bu kez yalnız değildi ama. Yanında güzeller güzeli karısı Lorean vardı. Bu kadın Derasban’ın bir canlıya duyabileceği en büyük sevginin insan biçimiydi sanki. Simsiyah saçları, genç bir yaprak gibi yemyeşil gözleri, yaşadığı gizemli geçmişe mühür basan dolgun dudaklarıyla, pamuk teniyle; asla, hiçbir insanın yakalayamayacağı zarafetle taşıdığı değişik ama sade elbisesiyle doğa üstü bir yaratıktı. Eğer kasabalılar elfleri bilmeseler ona tanrı diye tapabilirlerdi ama yanında Derasban’ın yakışıklı çehresinin bile sönük kaldığı bu zarafet abidesi nehrin güneyine ayak basar basmaz herkes onun ne olduğunu anlamıştı.
İnsanlar, hakkında birçok efsane bulunan elf halkıyla ilgili duydukları yüzünden onlardan korkuyordu. Kuzey Herenee’nin derinliklerine yerleşmiş bu gizemli halk yaptıkları sihirlerle, aşırı güzellikleri, akılları okuyan gözleri, nam salmış okçuluk yetenekleri ve bitmez yaşamlarıyla insanların ulaşamayacağı derecede bilgelerdi ama bu geniş yetenekler yelpazesi onların kötü ününü de destekliyordu.
Birkaç yüzyıl önce insanların ezici nüfusunun bile alt edemediği bu yabancılar savaşta daha fazla kayıp vermemek için (sadece altı elf ölmüştü) bütün kuvvetlerini toplayıp Unda üzerinden Herenee’ye kaçtıklarında insanlar onlardan kurtulduklarını sanmayı tercih etti. Onların nasıl yenilip yok olduklarına dair tüm efsanelere ve halkı rahatlatmak için yazılmış tüm resmi galibiyet belgelerine rağmen bazıları, insanlara verilen ender ve ne yazık ki çoğunun kullanmadığı bir yetenek olan düşünme güçlerini (biz şimdilerde kısaca beyin diyoruz) harekete geçirerek onların hala yaşıyor olması gerektiği sonucuna vardı. Bu azınlık, biraz tarihi yazıt karıştırıp elflerin en son Unda Yerleşikleri’ndeki Swill’de görüldüğünü keşfetti ve (nasıl oluyorsa aynı hafta içinde, birbirlerinin varlığından habersiz) Yun kıyısındaki kasabaya ulaştı. Swill’in pek meraklı yerli halkı birden kasabada beliren 21 kişinin amacını çok geçmeden öğrendi. Halk onları uzaklaştırmanın bir yolunu ararken bu insanlar amaçlarını ortak olduğunu sezince bir araya geldiler, küçük bir keşif grubu oluşturup yolculuk hazırlıklarını bitirene kadar Yun’un kıyısına kamp kurdular.
O zamanlar 20-21 yaşlarında olan Derasban’ın hikayeye katılmasını sorgulayıcı beynine ve her gizli sohbete misafir olmayı beceren kulaklarına borçluyuz. İlaç hazırlama ve hastalıkları tedavi etme konusunda doğal bir yetenek olan Derasban, Swill’de dürüstlüğüyle bilinen en genç doktordu. Nedendir bilinmez (!) Swill’deki genç kızlar fazla sık hastalanıyor, en ufak baş ağrısında Bevand’ların evine koşuyorlardı.
O yılın başında kardeşi Voren orduya çağırılınca babasının ölümünden sonra içine kapanmış annesine bakmaya başlamıştı. Kadıncağızın iyi hissetmesi için yanından asla ayrılmayacağını söylese de Voren dönünce gidecekti. Nereye, o da bilmiyordu. En azından köye gelen grubun konuştuklarını duymadan önce dünyayı gezip tüm bitkilerle ilgili bilgi ve numune toplamayı planlamıştı, ilaçları için yeni yöntemler keşfedebilirdi belki. Annesinin garip ruh hali ona hep engel olmuştu. Onu ve ablası Farvia’yı bırakamamıştı, onları kaderlerine terk edemezdi… Ne de olsa Voren’ın dönebileceği bile kesin değildi.
Unda ordusu savaştan vazgeçip güneybatıdaki topraklarının çeyreğini Zaydonn’a vermişti. Bu yüzden Voren iki ay sonra geri döndü. Farvia, kocası demirci Tust avdayken bir ağacın altında kalıp ölünce çıldırdı ve o sırada Tust’la birlikte tahta kafesler için ağaç kesmekte olan erkek kardeşlerini onun ölümünden sorumlu tuttu. İkiz kızlarını geride bırakarak intihar ettiğinde bebekler bir yaşlarını bile doldurmamıştı.
Trajedi zincirine bir halka da Derasban’ın içine kapanık annesi tarafından eklendi. Yaşlı kadın bir süredir derin bir uyku halindeymiş gibi ruhsuz bir halde gezinip duruyordu. En sonunda patladı. Oğullarının, gerçekten katil olduğunu düşünmeye başladı. Bir gece Voren onu bebeklerden birinin boğazına yapışmış “ Seni küçük şeytan! Hangi cehennemden geldin, ona bu kadar benzeyemezsin… Neden susuyorsun? Konuşsana, demin bana bas bas bağırıyordun, şimdi susuyorsun. Öldüreceğim seni…” derken buldu ve o bebeği almaya çalışırken annesi bu kadar gerilime dayanamayıp bu dünyadan göçtü.
Derasban buralardan uzaklaşması gerektiğini anlamıştı, artık daha fazlasına dayanamazdı. Kötü kaderi onu ve ailesini takip etmeyi bıraksın diye uzaklaşmalıydı. Voren ona düğün bitene kadar kalması için yalvarmasa cenaze kalktığı gün eşyalarını toplayıp, sürekli ertelediği dünya turuna çıkacaktı. Düğün tatsızdı, dedikoducu Swill halkı, Derasban’ın gerçekten gidip gitmediğini görmek için gelmişti.
Voren’in müstakbel karısı bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. Zaten Onor dışından geldiği için bu dedikoducu insanlara bir türlü alışamamıştı. Buralara yabancı ailesi, düğünde sürekli Derasban ve onun gidişinden bahseden insanlarla çevrelenmiş, kendilerinin asılsız fısıltıların arasında bulmuşlardı. Neyse ki onların anlayışlı ruh halleri kızları Herdra’ya da bulaşmış, kızgın gelin sakinleşmişti. Düğün en azından onlar için mutlu bitti. Aradığını bulamayan köylüler ise evlerine çekilip başka bir asılsız habere yoğunlaştılar.
Bu seferki dedikodu kurbanları, o sırada köye toplanmakta olan şu 21 kaşifti.
....devamı yakında...