bi arkadaşım maynard, danny, adam ve justin için tanrının dörde bölünmüş ve yeryüzüne yansıtılmış halleri diyodu xD
ne güzel yorumdur o öyle bushu. cidden insan olamazlar ama, ben insan olduklarına inanmıyorum

d&r daki bilgisayardan amotion a baktırdım bu arada, yok. türkiyeye gelmemiş büyük ihtimalle.
d&r daki bilgisayar mı xD nerden buldun da baktın xD tebrik ederim valla xD
ouff yaa her yer tokio hotel dvd'leriyle dolu.. ama iş apc'ye gelince hiçbiyerde bulamıoruz deliresim geliyo.. xD
Thirteenth Step de fenadır ha...
Favori albümlerim zaten Emotive ve Thirteenth Step belki de.

Maynard hangi halet-i ruhiye içerisinde yazıyorsa o sözleri efendim, bilemiyorum insan dinleyince "Eh oha be Maynard!" diyor yani...

evet yaa.. zaten maynard bi kitap yazsın istiyorum..
sadece şarkılarla olmuyo..
bütün o zihnini herşeyini bi kitaba aktarsın..
*********************************
arka arkaya mesaj atmıyim diye buna ekliyorum bu mesajı..
bu yazıyı bi arkadaşım yazdı.. beğeniceğinizi düşündüm ondan koyuyorum..
Keenan Pt.1
Biri seslenir size. Hey, hey, hey... Kulağınızın dibinde bağırmaktadır adeta. Hey, hey, hey... “Dünyanın sonu yakındır” der ses. LA sadece bir başlangıçtır ve devamı gelecektir. Kulaklarınızı tıkarsınız ellerinizle, parmaklarınızın ucu oluverir ses. Hey, hey, hey... “Düzeltmenin tek yolu, sular altına gömmektir” der. Adeta pislikle dolu bir lağım olan bu deliğin sifonunu çekmek... Hey, hey, hey... Değer verdiğiniz, beş para etmeyen şeyleriniz için kaygılanmaya başlasanız iyi olur... Arabanız, eviniz, hiçbir işe yaramayan paranız, mücevherleriniz... Hiç, hiç biri sizi kurtarmayacak bu pislik dolu lağımdan... O kadar da acımasız değildir ses; bir tavsiyesi vardır kurtulmanız için... “Learn to swim, learn to swim...” Bu “kahrolası pislik”ten kurtulmanın bir yolu olmalı... Learn to swim, learn to swim... Göklere çıkardığınız, onlarsız hiçbir şey yapamadığınız gereksiz her şeye lanet olsun... Learn to swim... Lanet olsun bağımlılıktan gözleri kör olanlara... Learn to swim... Lanet olsun dünyanın nasıl bir pislik içinde olduğunu göremeyecek kadar kör ve bir önceki günü, kendisine edilen vaatleri hatırlayamayacak kadar unutkanlara... Learn to swim... Aklımızdaki boşlukları dolduran saçma sapan bütün haberlere, olaylara... Learn to swim... O gün ne giyeceğinden başka bir şey düşünemeyenlere, lanet olsun... Learn to swim... Bu pisliği yutması için “yağmur”u çağırıyorum... Hey, hey, hey... Hepsinin yok olmasını istiyorum... Learn to swim... Anneme yalvarıyorum bu pisliği yok etmesi için... Learn to swim... Learn to swim in this piece of sh*t...
Sadece 2 cümleden oluşan bir şarkının sizi bu kadar avucuna alacağını düşünmemişsinizdir hiç... “Mention this to me, watch the weather change.”... Anlat, anlat bana olanı, biteni, gördükleriNi, göremedikleriMi... Bir iç çeker Keenan... Mention this to me... Ne olursa olsun, herhangi bir şeyden bahset... Ve bekle... Gör, atmosferin nasıl değiştiğini... Şarkı biter... Size iki cümlelik bir şeyden bahsetmiştir ve ortamın atmosferi değişir...
Birden, sanki hiç bitmemiş gibi yine başlar şarkı... Bu seferki farklıdır; daha bir içinizde çalar... Sanki vücudunuzda çalıyormuş gibi hissedersiniz... Hiç bitmeyecekmiş gibi süren melodi bir haberle süslenir; “I have come curiously close to the end”... Yenilgisini kabul etmiş, huzuru arayan Keenan öyle bir söyler ki bu cümleyi; “Ben de varayım o sona,” dersiniz... Sanki son değil de başlangıçmış gibi görürsünüz... Vardığı o uçta aya bakar Keenan, dertleşir onunla... Kendini bulamayışını, sadece bir yansıma olduğunu anlatır... Ay da aynı dertten muzdariptir... “Bu gördüğün değil benim ışığım, ben de içinden bir milyon ışık geçen bir yansımayım”... Keenan egosuna savaş açar o an, vakit dardır; yok etmelidir, öldürmelidir egoyu çok geç olmadan, gücü yok olmadan... Sana da tavsiye eder... “So crucify the ego, before it’s far too late” Böylece aslında hepimizin tek bir zihin olduğunu gösterecek sana gözün... Üçüncü olan...
Siz daha anlayamadan üçlemenin son halkası çoktan almıştır sizi çemberine... Derinden gelir melodi... Gaipten mi duyuyorum yoksa çalıyor mu diye belirsizliğe düşersiniz... Melodi yükselir, yükselir; gökyüzüne kadar... Keenan’ın sesini duyarsınız bu sözsüz şaheserde... Başarmıştır işte; artık hep zihninizdedir, her an onu, cümlelerini duyarsınız... Ele geçirmiştir sizi o adeta hipnotize eden sesiyle... Şikayet etmezsiniz, biraz daha açarsınız sesini... İşte o an, ruhunuzun yükseldiğini hissedersiniz, melodinin gittiği yoldan göğe çıkar... Artık eski siz değilsiniz... Hoşgeldiniz...
Kalabalık olmasa da sıkışık bir odadasınız... Oda, içine atılmış insanları saymazsak, bomboştur... 10, 20, 30... Başınız döner saymayı bırakırsınız... Yılan başlı bir adam girer odaya; ürperirsiniz... Yılan zaten başlı başına soğuk bir hayvanken bir de insan denen bir mahlukla birleşmiştir... Tek kelime çıkmaz ağzından; sadece tıslamasını duyarsınız... Ama anlarsınız ne demek istediğini... Öleceksiniz... Hepiniz, teker teker... Ne kadar bir hayrını görmesek de hayatın, ölmek istemeyiz hiç birimiz... Kopmak istemeyiz bu dünyadan... Ürperti, yerini korkuya, ölüm korkusuna bırakır... Tekrar gelir yılan-adam... Yine tek kelime etmez ama belli ki gönüllü arıyordur... Hiç kimse öne atılmaz –siz de dahil... Bir gölge hareket eder duvarda... Keenan... Gönüllü olmuştur ölmeye... Dert değildir onun için... Dost olmuştur ölümle... I am too connected to you... Yılanın gözlerine baktığında öldüğü zamanlar hatırına gelir... Ağlayabilirdim, ağlamalıydım... Gözlerine baktığında bütün korkuları yok olur... “I don’t mind.” der Keenan... “I don’t mind”... Başka bir odaya geçer Keenan, başka bir hayata... and I still feel you touching me, changing me... Considerately killing me...
Bir oğul, annesinin 10.000 gün boyunca acı çektiğini görmüş ve sonunda onu kaybetmiştir... Bir yandan sevinir annesi adına; artık acı çekmek zorunda değildir, cennette çok daha mutlu olacaktır. Bir yandan da “Yine yaşasa da, acılarını ben alabilsem” diye düşünür... Düşünür, “Bir meleğin oğlu olmayı hak edecek ne yaptım?”... Gün ışımaya başlar... “Zordur seni bu ışıkta seçebilmek” Sen de en az gün kadar aydınlıksındır çünkü... Kabalığımı bağışla... “Hiç yalan söylemedi, tamam, belki söylemiştir; ama asla bir yalanı yaşamadı. Almadı hiç kimsenin canını, ama kesinlikle bir tanesini kurtardı.” Gördün mü anne? Ben iyiyim. Şimdi gönül rahatlığıyla gidebilirsin yeni evine... Hikayenin sonunda büyük bir kapı sesi duyarsınız... Belki kapanmıştır bu kapı, giden bir meleğin ardından... Belki de asıl hikaye şimdi başlıyordur... Kapılar açılmaz meleğe... Ne tür bir hakaret, nasıl bir kabalıktır bu? Melek tüm “Keenan”lığıyla yumruklarını sallar cennetin kapısında... “Geldim işte... Getirin bana Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’u... Söyleyin onlara, en inananı geldi... Haydi, şimdi benim sıram... Kanatlarımı, kanatlarımı verin bana!” Sen göğe yükseliyorsun anne ama bütün gözler yere bakıyor... Sen, onların sadece okuyup duyabileceği bir ışık, bir yoldun... Merak etmiyorum, iyi olacaksın... Dua ediyorum senin için... Bir ateşin içinde geçirdiğin 10.000 gün yeter, şimdi evine gitme vaktin... Kabalığımı bağışla; ama eğer görürsen Yaratıcı’nı, söyle ona... “Asla bir yalanı yaşamadım; bir can almadım, ama eminim kurtardım bir tanesini. Şükürler olsun, artık eve gitme zamanı geldi.”
Parabol... Bu, buna “şarkı” demeye varmıyor dilim... Başka, bambaşka bir şey bu... En büyük soruyu oluşturan en güzel cevap... Anlatılan bir hikayenin son kısmı, belki de son cümleleri... Bu vücut, bu içinde var olduğum, hapsolduğum form, ümidini yitirmemiş... Öncemizi bilemeyiz hiçbir zaman... “Şu anda burada olmayı ben mi istedim?” diye sorduğumda kendime, içimdeki o küçük umut kırıntısı hareketleniyor. “Hold on, stay inside...” Bu vücut, bu biçimini aldığım varlık, “Yalnız değilsin” diyor bana; uyuşturuyor beni... “Sonsuz”muşum gibi hissettiriyor. “Bütün bu acı bir yanılsama.” diye geçiriyorum içimden.
Varlığımdan haberi bile olmadığı halde bana yol gösteren M. J. Keenan’a...
*by didi
eee ne diyosunuz?? yorum bekliyorum..