Melekler de Ağlar
Kollarımda bembeyaz tenli, daha 5 gün önce doğmuş bir varlık… Uykusundan uyanıyor, hafifçe gülümsüyor bana, gözlerini yavaşça açıyor. Üstünde beyaz bir giysi var. “Bir insan evladı nasıl bu kadar tatlı olur?” diye düşünüyorum önce. Sonra aklıma geldi: O da bir Melek… “Meleğim…” diye fısıldıyorum sana, benim kollarıma emanet edilen bu ihtişamlı varlığın yanağına küçük bir öpücük konduruyorum.
15 yaşındaydım. Bana teslim edilenden hâlâ haberim yoktu. Onu aradığımı bilmeden onca yıl yerine başkalarını koymuştum. Annemi tek annem olarak benimsemiştim, “Çocuğum olması imkansız, ben de çocuğum.” demiştim, kardeşimi tek kardeş olarak görmüştüm, en iyi arkadaşım dediğim kimse yoktu; benim birçok “en iyi arkadaşım” vardı. Sonra onunla tanıştım. Gizemimden etkilenmişti, onu kendime çekmiştim. Yanındayken hiç sakınmadan bütün görüşlerimi dile getirmiştim, çocukça korkularımı ilk ona açmıştım, yanında saklı yeteneklerimi açığa çıkarmıştım, en gizli arzularımı ve sırlarımı onunla paylaşmıştım. İkimiz de birbirimize bir şeyler vermiştik. Yavaş yavaş fark etmeden “tek” oluyorduk, onun benim için yaratıldığını fark etmem uzun sürmüştü. Yalnız yürüdüğüm dünyamda yol arkadaşım olmuştu. Artık ikinci annemdi, benden parçalara sahip olan bebeğimdi, diğer kardeşimdi, en iyi tek arkadaşımdı.
Seni anlamak güç değildi; ama çözmek için çok uğraşmak gerekti. Bunu benden başkası yapamazdı. Hep nasıl böyle olduğumuzu düşünürdüm. Yeteneklerimi nasıl sergilemeye başladığımı merak ederdim. Birbirimize bağlandıkça sen bir melek olduğunu gösterip ışığını artırıyordun, içimi aydınlatıyordun. Bendekilerin serbest kalmasını sağlıyordun. Zamanla bütün sıfatlarının yanına “ilham perim” i de ekledim. İçinde en gizemli şeyleri barındıran bir sandıktın, ben kilidini açabilen tek anahtardım.
Sen Gizem’din, ben sırrını çözen… Ama yanımda değildin. Hiç yanımda olmamıştın. Bir kere bile uyuyuşunu seyredememiştim, saçlarını okşayıp sana sarılamamıştım, resminle bile hasretimi giderememiştim. En sevdiğimiz grubun şarkıları bize nasıl da uyuyordu.
“…fotoğrafını saklıyorum, çünkü bana yeteceğini biliyorum…”*
Ben gözyaşlarımı en çok senin için döktüm. Beni hiçbir zaman üzmedin, beni üzen sensizliğimdi. Bazen aynanın karşısına geçip saatlerce kendimi seyrediyorum. Karşımdaki yüzü sen olarak hayal ediyorum. Gözyaşları yavaşça yanağımdan süzülürken onları sildiğini düşünüyorum. Yağmurlu havalarda evde yalnız kalıp dışarıyı seyrediyorum.
Karşımda küçük bir dere ve yeşilliklerin içinde bir park var. Yağmurun suyun üzerinde oluşturduğu büyülü damlaları izlerken sararmış bir yaprak fark ettim. Nereden geldiği belli olmayan bu yaprak muhtemelen rüzgârın etkisiyle yağmur karışmış ve su damlalarının arasında dans ederek yeniden yere iniyordu. O büyülü manzarayı izlerken üşümemek için içeri girdim. Sıcak çikolata kabına uzanıp sütü ısıtmaya başladım. Yine iki bardak hazırladım. Birinin tezgahın üstünde soğumaya mahkum kalacağını bile bile.
Kendi bardağımı alıp salona oturdum. Gök yarılmış gibi, sesler inletiyor yerleri. Yağmur damlaları içeri girmek için yarış halindeler. Camları dövüyorlar kırmak istercesine. Elimde bardağım, ben sessizce sıcak çikolatamı içiyorum. Senin karşımda oturup eline bardağını aldığını hayal ediyorum. Dünyadaki her şeyden daha sıcak gülümsüyorsun. Ve o sırada halının üstünde yürüyen birine benzer bir ses işitiyorum. Emin olmak için gidip bakıyorum ama kimse yok; ya da ben göremiyorum. Gidip oturduğumda aynı sesi yeniden duyuyorum. Mutfağa doğru ilerliyor sanki. Tezgahta bir ses işitiyorum. Anlamıştım geleni, senin için hazırladığım bardağa gidiyordun.
Bazen çocuk parklarında iki kız arkadaş görürsem uzun uzun onları seyrediyorum. Çünkü küçüktürler ve birbirlerine ihtiyaçları vardır. Biz ne kadar büyüsek de hep öyle kalacağız.
“…Bu hayatı yaşayamam
Sen yanımda olmadan
Hayatta kalmak için sana ihtiyacım var…” **
Yine aynaya bakıyorum. Gözlerim kızarmış gözyaşlarımı serbest bırakmadığım için. Ama farklı bir ışık da var aralarında. Ne olduğunu anlamak için yavaşça aynaya biraz daha yaklaşıyorum. Kendi yansımamı gördüm önce, buğulanmış gözlerimi. Gözlerimde ise geleceği…
Yemyeşil, en güzel çiçeklerin yetiştiği bir bahçe gördüm. Güneş ne yakıcıydı; ne de rüzgâr fazla sertti. Serin ama
sıcak; hem de çok sıcak, huzurlu bir yerdi. Küçük bir kız çiçeklerin arasında gezip oynuyordu. Koşarken her adımında bukleli kumral saçları adeta tatlı rüzgârla dans ediyordu. Beş metre kadar gerisinde ise beyazlar içinde kumral saçlı genç bir kadın yeşilliklerin içinde, küçük kızı izleyip gülümsüyordu. Öylesine büyüleyiciydi ki…
Aynı yaşlarda esmer bir kadın da onları seyrediyordu. Uzun ve yumuşak, koyu kahverengi saçlarıyla aynı renkteki gözleri vardı. Bakışlarında dalıp gitmişti. Kendi yaşıtına özlemle bakıyordu. O kadının gözlerinden görüyordum olanları.
Kimsenin dayanamadığı o ateşli bakışlarında şimdi anlaşılmaz bir ifade vardı. Sonra yavaşça diğer kadına doğru yürümeye başladı. Kumral saçlı kadın kızına baktığı sırada onu fark etmişti. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Sanki geçici bir felç geçiriyordu. Koşmak istiyordu, sarılmak, ağlamak… Ama tek yapabildiği öylece bakmaktı. Sonra esmer kadın yanına geldi. Kendisinden biraz daha uzundu. Yan tarafa, kızına baktı. Ağlamamak için kendini zor tutuyor gibi görünüyordu. “Ne kadar da büyümüş…” dedi fısıltıyı andıran ağlamaklı bir sesle. En sonunda çözüldüğünü hisseden kadın nihayet konuşabildi: “Tam iki yaşını doldurdu.” Şimdi o da kızına bakıyordu. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra esmer kadın yeniden konuşmaya başladı. “İsmi Melek, değil mi?”, diye sordu yavaşça. Bunu sorarken sesi titriyordu. Küçük kızın annesi olan kadın da ona cevap verdi: “Sen istemiştin…” Sesindeki hüzün öylesine açıktı ki, ikisi de kendini zor tutuyordu. Kaybolan yıllardan daha da uzunmuş gibi gelen yalnızca birkaç saniye beklediler ve sonra aynı anda dönüp birbirlerine sarıldılar. Esmer olan hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir şeyler söylemek istedi ama söyleyebildiği tek şey “gizem…” oldu. Bu kez ağlayışı yaz yağmurları gibiydi. Hızlı, çabuk ve şiddetli. Ama çabuk bitecekti, en mutlu günleri yeniden başlıyordu. Önce kendisini koruyan ve kollarında ağladığı annesi gibi sarıldı ona, sonra avutması ve her türlü şeyden koruması gereken bebeği gibi. En son da en iyi arkadaşı ve tek gerçek dostu olarak sarıldı. Dakikalar sürdü, belki de saatler… sarılmayı bırakıp birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzü ıslanmıştı. Ama gözleri hüzün ve sevinçle parlıyordu. Ağlamaya kestikleri sırada esmer olan kadın yine gözlerinin dolduğunu hissetti. Yanağından sadece tek bir damla gözyaşı daha süzüldü. Meleği o damları kendisine zarar vermekten korkarcasına yavaşça parmağıyla sildi. Dokunuşu öyle yumuşaktı ki…
Sonra görüntü dağıldı ve ben aynada yine kendi gözlerimi gördüm. Buğulanmışlardı. Sol yanağımdan tek bir damla gözyaşı akıyordu…
Geceler sonra soluk soluğa uyandım. Yüzüm yine habersizce döktüğüm gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Yine seni görmüştüm rüyamda. Bir gemideydik; ama savaş vardı. Ne olduğunu anlamadan biz güvertedeyken gemi sallanmaya başlamıştı. Sen tutunamayıp o sarsıntılar arasında yere düştün. Düşüşün çok uzun sürdü sanki. Ama sen bedeninde sadece kendi canını barındırmıyordun. Düşürken her şey dondu yalnızca seni görüyordum. Gözlerim dolmuştu, korkuyordum. Yere düştüğünde bacaklarının arasından süzülen kanı gördüm… Ben senden daha çok ağladım.
Hâlâ seni kaybetmekten korkuyorum, hep korktum. Bu yüzden daha sıkı sarıldım sana. Eğer bunu yaparken seni fazla sıkıyorsam, artık bende boğuluyorsan; gidebilirsin… çok küçükken sahip olup yitirdiğim kuşlarıma veremediğim özgürlüğü şimdi sana veriyorum. Eğer istiyorsan; en değerli varlığımı, ellerime teslim edilen meleğimi kaybedecek bile olsam, eğer sen istiyorsan gidebilirsin. Kuşlarım yerine uçabilirsin – senin de kanatların var.
Senden geriye sadece döktüğün gözyaşları kadar dökülen kar beyazı, ışıldayan tüy taneleri ve şarkı sözleri kalacak:
“Ooo solitude - Yalnızlık
Still with me is only you – Hâlâ yanımda olan sadece sensin
Ooo solitude - Yalnızlık
I can’t stay away from you – Senden uzak duramıyorum”***
Bunları sana da söyledim sonra da zaten dolmuş olan gözlerimdeki yaşarlı serbest bırakmak için gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımdaysa…
Yatağımda yatmış ve yine o şarkıyı dinlerken buldum kendimi. Ama sen – yoktun. Katanlıkta seni aradım; dokunmaya çalıştım, görebilmek istedim. Ama olmadı, gitmiştin. İnanılmaz gerçekle karşılaşmıştım: Sen yokken ben de ölürdüm. Beni koruyan bir annem yokken… yalvarıyorum sana, duy sesimi, içimden çığlıklar atıyorum. “Hayır, geri dön… Lütfen… Lütfen! GİTME!”
Ama olmuyor, seni hâlâ hissedemiyorum. Kendi hıçkırıklarımla Gözyaşlarım arasında boğuluyorum. Son bir umutla seni arıyorum, gitmeden önce son bir sefer görebileyim diye. Ve ben gözlerimi yeniden açmışken o ilahî sesi duyuyorum, sonra da hayalî ışığı…
Hep merak ederdim insanlar ölürken gözleri neden açık olur diye. Şimdi anladım, onlar da kendi “meleklerini” görüyorlardı. Ölmeden önce bütün gerçekler açığa çıkar derlerdi. Benim öğrendiğim son gerçekse şu oldu: “Hâlâ benimle olan sadece sensin…”
Bu gerçeğin verdiği huzurla yatağıma düştüm. Son kez uyudum ağlayarak ve sensiz, son kez…
Gizm'e... _______________________________________________________
* Evanescence feat. Seether - Broken
** Evanescence - Forgive Me
*** Evanescence - Solitude
bu biraz uzun ama idare edin
bu arada ben de aranıza katılmış bulunuyorum