Eveeeet! Sonunda yeni bölüm karşınızda
, biraz uzun oldu ama umarım beğenirsiniz. Uzun süredir yazmadığım için bu bölümü biraz daha uzun tutmak istedim. Sıkılmamanızı umarak ve yorumlarınızı bekleyerek keyifli okumalar diliyorum
.Bölüm 7: Gündönümünde…
Godric’s Hollow her zamanki gibi bir sabahı daha karşılamaya hazırlanıyordu. Tan yeri henüz ağarmaya başlamıştı, güneş kendisini biraz sonra gösterecek ve son zamanlarda iyice bunaltıcı hale gelmiş yakıcı sıcaklığını dünyanın bir kısmına yayacaktı. Henüz havada uçuşan yarasalar, günışığının yavaş yavaş belirmesinin üzerine kaçışmaya, bulabildikleri mağaralara doğru hızla uçmaya ya da yuvalarına dönmeye karar verdiler. Onların yarattığı hareketlilik dışında gökyüzünde bir şey yok gibiydi.
Güneş, ilk ışıklarını gene ilk olarak yüksek dağlara vurduğunda havada kuşlar uçuşmaya, cıvıltılarla hareket etmeye başlamıştı. İki tanesi, hızlıca çarpışır gibi birbirlerine yaklaşıyor ve ardından geriye doğru zarif bir biçimde uçuyorlardı. Bir diğeri neşeyle yükseklere çıkıyor ve bir anda kendisini bırakıp aşağıya doğru uçarken hız kazanıyor, bir yandan da coşkuyla incecik sesler çıkarıyordu. Kuşlar bir süre böyle uçmaya ve dolanmaya devam ettiler, o sırada yanlarından geçen baykuşa aldırmadılar. Yaklaşık bir saat sonra yakınında uçtukları köyün horozları usul usul ötmeye başladı, sahipleri kalkmayanlar ise seslerini inatla yükseltiyordu. Gene de köy halkı, her zamanki sıradan bir günde olduğu gibi yavaşça yattığı yerden doğruldu ve gündelik işler için hazırlanmaya başladı.
Dumbledore’ ların evinde uyanık olan iki kişi vardı. Büyük olanı, mutfakta kahvaltı hazırlıyordu ve küçük olan ise onu hayranlıkla izliyordu. Kalbi, abisine karşı dolup taşan bir sevgiyle bağlı olan Ariana Dumbledore, sert görünümlü ama kardeşine karşı oldukça merhametli ve uysal olan Aberforth’u izliyordu.
“ Evet, işte böyle… ” dedi ve şefkatle kardeşinin gözlerine baktı. Kahvaltıyı hazırlamıştı ve şimdi de onun yemesini bekleyecekti, kendisi ne de olsa o yedikten sonra puba gittiğinde yerdi. Albus’ u aklından bile geçirmiyordu, koskoca adamın yemeğini kendisi hazırlayacak değildi. Ariana usulca önündekilerle ilgilenmeye başlarken onu izlemeye başlayan Ab’ in gözlerinde puslu bir görüntü oluştu bir anda. Aklına kardeşinin saldırıya uğradıktan sonraki hali ve babasının çileden çıkmış bir durumda Ariana’ya soru soruşu geldi.
“ Söyle, Ariana, ne yaptılar, kızım? ”Hayır, dedi kafasının içindeki aksi ses.
Şu an bunları düşünme, sana bir yararı yok. Gerçekten de öyleydi, önemli olan kardeşinin mutluluğuysa neden bunları düşünecekti ki? Şimdi onu mutlu ve memnun etmeli, bu sayede hayatlarına devam etmeleri daha mantıklıydı. Eski yaşananları anmanın ya da hatırlatmanın bir anlamı yoktu. Ama bazen böyle geliyordu işte, istemediği anlarda onu ziyaret ediyordu rahatsızlık veren bu düşüncelerle anılar.
Kahrolasıcalar, dedi içinden bir ses. O anda intikam istedi aslında, ama bunu yapamayacağını biliyordu. O Muggle’ ları bulması imkânsızdı ve bulsa bile kardeşi için intikam alsa bile, bunun bir yararı olmayacaktı; hem de kendisinin hapse düşme ihtimaliyle Ariana’ nın yalnız kalma ihtimali ortaya çıkardı. Bunları düşünmemeye çalışırken kardeşinin sesiyle irkildi bir anda.
“ Ab, Ab! ” .
Ariana ona endişeli bir ifadeyle bakıyordu. Aberforth birkaç saniye kardeşine öylece bakakaldı ve daha sonra kendini toparladı,
“ Merak etme, ben iyiyim. ” dedikten sonra kardeşinin başını okşadı. Ancak Ariana’nın kuşkusu henüz dinmemişti anlaşılan. Ona endişeyle bakmaya devam etti ve abisinin kendisinden çok daha büyük olan sağ elini tuttu,
“İyi olduğuna emin misin, Ab?” Albus’ la hiç konuşmazdı, aralarındaki diyaloglar çok azdı ama Ab ile tam aksine konuşurdu ve ona karşı duygularını belli ederdi Ariana Dumbledore. Henüz on dört yaşındaydı ama fiziksel olarak da, duygusal olarak da çok daha zayıftı. Gözleri korkuyla abisine bakıyordu ve elleri hafiften titriyordu. Aberforth onu yatıştırmak için, sol elini iki elinin arasına aldı ve ona gülümsedi.
“ İyiyim, gerçekten. ”Ariana da ona saygıyla baktı ve gülümsedi, abi kardeş orada oturmaya devam ederken camdan içeriye süzülen baykuş bir anda tiz bir sesle öttü ve ikisinin de bir anda irkilmesine sebep oldu. Ab şaşkın bir ifadeyle baykuşa bakıyordu ama baykuş onlara doğru döndükten bir saniye sonra yukarı kata çıkmak için merdivenlerin olduğu yoldan uçtu. Ab hala şaşkın bir ifadeyle kuşun az önce durduğu havadaki noktaya bakıyordu ki, baykuş da çok kalmadan geri buraya geldi. Daha sonra da camdan dışarıya çıktı ve evin yukarısına süzüldü, oradan pencereyi tıklatmaya başladı. Anlaşılan az önce giremediği odaya pencereden girmeyi deneyecekti ama orası da kapalıydı. Bundan dolayı da baykuş kızgın bir edayla pencereye gagasını vurmaya başladı. Ta ki Albus Dumbledore uykulu gözlerle pencereye bakana ve baykuşun kendisine bir mektup getirdiğini fark edene kadar.
“ Tamam, gel bakalım. ”Uykulu sözlerle söylediği kelimelerin ardında bir heyecan yattığı barizdi. Anlaşılan bu mektubu bekliyordu ama bu kadar erken gelebileceğini tahmin etmemişti. Bundan dolayı da her zamanki dakikliği bu konuda kendisine yardım edememişti. Baykuş açılan pencereden soğuk bir edayla içeriye girdi ve kızgınca öttükten sonra Albus’un yatağının başında duran koyu kahverengi, eski görünümlü komodinin üzerine kondu. Albus ona heyecanla bakıyordu, baykuş ise kızgınlıkla. Bu durumda duramayacağını fark ettiği ve en kısa sürede tekrar havalanmak istediği için sol bacağındaki mektubu havaya kaldırıp uzun uzun öttü. Albus hala şaşkın bir ifadeyle ona bakıyordu, uykulu olduğu için biraz geç anlıyordu. Ya da sonuçları kafasında düşündüğü için biraz da korkuyordu. Sınavlarda rahatlıkla geçmişti, onlar için stres bile yapmamıştı ama sonuçları öğreneceği anda bile her insanda bir parça korku oluyordu.
Baykuş bir kez daha öterken Albus hemen onun bacağındaki zarfı almak için ipi çözdü ve onu bıraktığı için memnun görünen baykuşun pencereden uçup gidişini birkaç saniye izledi. Daha sonra da yatağına oturdu ve zarfı yavaşça açmaya başladı, elleri kız kardeşininkiler gibi titriyordu. Ancak tek bir farkla; kız kardeşi sevdiği biri için endişelenirken, o sınav sonuçları için heyecanlanıyordu. Kâğıdı zarftan çıkardı ve katlanmış yerleri düzelttikten sonra nefesini tutarak, yazılanları gözleriyle okumaya başladı.
“ Gene Albus’un saçmalıkları ile ilgili bir mektuptur. ” diye kendi kendine mırıldanan Ab, asasıyla masadakileri yerlerine yerleştirdikten sonra odadaki kardeşinin yanına geçmek için etrafa son bir kez baktı. Hole tam çıktığında kendisinin bir kopyası gibi olan, ancak aralarında çok büyük farklılık olan abisini gördü. Birkaç saniye öylece durdular ve Ab abisinin mutlu olduğunu fark ettiğinde alaylı bir ifadeyle elindeki kâğıda baktı. Az önce mırıldandığı kelimeler gene dolaşıyordu büyük ihtimalle kafasında. Birkaç saniye daha abisine baktıktan sonra tek kelime etmeden onun yanından geçen Ab, oturma odasına ulaştı.
Kardeşi elinde bir kitapla orada oturuyor ve usulca mırıldanıyordu. Ab ona şefkatle baktı ve yanına oturup ne okuduğuna baktı.
“ Sana yeni bir kitap alsak iyi olacak, bunu neredeyse ezberledin. ” dedi sevecen bir sesle. Ariana elindeki hikâye kitabını,
Ozan Beedle’ın Hikâyeleri' ni bıraktı ve abisine mahcup bir ifadeyle baktı.
“ Buna gerek var mı, bilmiyorum... Ama sen nasıl istersen Ab! ” dedi ve ona sımsıkı sarıldı. Abisi de aynı şekilde karşılık verdi. Bir süre böylece kaldılar, ancak kendilerini kapının kenarından gören Albus’ u fark etmediler. Onları izlerken elindeki sınav sonuç kâğıdını bile bir süreliğine unutmuştu. Keşke kendisi de böyle olabilseydi, ancak olamazdı. Böyle bir şeyin olması imkânsız gibiydi. Bunları düşünürken elindeki kâğıda tekrar baktı ve yukarıya, odasına çıktı. Üstüne temiz bir cübbe geçirdikten sonra asasını komodinin üzerinden kaptı ve dışarıya çıkmaya gerek bile duymadan topukları üzerinde döndü.
Çıkan sesten ürken abi – kardeş, birbirlerinden ayrıldılar ve bir anlığına bakıştılar. Ab hızlıca yukarıya çıktı ve kardeşine
“ Burada kal. ” anlamını taşıyan bir bakış attı. Ariana onun arkasından bir süre baktı ve daha sonra öylece durdu. Birkaç dakika sonra yukarıdan gelen Ab’ in kaşları daima olduğundan biraz daha çatıktı. Neden böyle olduğu belliydi zaten. Gene Albus’ a kızmıştı. Lanet olasıca abisini düşünmemeye çalışarak kardeşinin yanına giderken Albus’ un ne yaptığını düşünüyordu aslında. Kendisini odada bulduğunda kardeşine bir kez daha sarıldı ve etrafı denetlermişçesine taradıktan sonra şömineye doğru ilerledi. Ariana da kitabıyla ilgilenmeye kaldığı yerden devam etti ama şimdiden abisini özlemeye başlamıştı bile.
*
Akşam olmak üzereydi, güneş ışıkları yavaş yavaş çekilmeye başlarken Albus Dumbledore köyün biraz dışarısında kalan tepelikte oturuyordu. Elindeki sonuç kağıdına baktığında aslında içi biraz daha acayip duygularla doluyordu. Herhangi bir öğrencinin bu kağıda sahip olmak için vereceği şeyler inanılmaz derecede çok olurdu ama bunun mutluluğu üzerinden gitmişti sanki… Kardeşinin kendisine bir kez bile sarıldığını hatırlamıyordu, zaten hatırlasa böyle farklı hislerle yanıp tutuşmazdı şu anda. Kendini oldukça yalnız hissederek, bir an için gücünün yanında duran zayıflığı fark etti. Asa ile muhteşem sihirler yapabiliyor olabilirdi ama içindeki güç azdı. Cebinde bir süre aradığı asayı çıkardı ve bir süre ona baktı, asası gözüne sıradan bir tahta parçası gibi gelmişti. Şimdi biraz daha kibirden uzak anlar yaşıyordu işte. Güçsüz olduğu yanlarını da fark ediyordu. Bunları düşünürken uzaklardan gelen bir karaltı, kendisine mektup getiren bir baykuşun yaklaştığını haber veriyordu. Albus onu bekledi ve baykuşun mektubunu bacağından çıkardıktan sonra onu salıverdi. Baykuş hafifçe silkindikten sonra gökyüzündeki yolculuğuna kaldığı yerden devam etti. Albus da mektubun kimden geldiğini anlamak için okumaya başladı.
“ Sevgili Dostum, Albus.
Umarım iyisindir, buraya geldiğimden beri sana mektup yollayamadığım için çok ama çok üzgünüm. Çünkü pek zamanım olmadı ve buradaki baykuş postalarının yollanma yöntemleri biraz daha farklı olduğu için bunu çözmek biraz zaman aldı. Umarım bu mektubu normal bir şekilde okursun, yazmak oldukça zor oldu çünkü.
Geziye başladığımdan beri yanımda olmadığın zamanların acısını çekiyorum. Buraları birlikte gezmeyi ve neler gördüğümü görmeni o kadar çok isterdim ki! Ancak kahrolası hayat böyle olmasına neden oldu, yapacağımız bir şey yok gibi…
Şu an Yunanistan’ dayım sevgili dostum, oradan Türkiye’ ye geçmeyi planlıyorum. Daha sonra da senin sözlerine sadık kalıp Mısır dolaylarına gideceğim. Buralar muhteşem! Oldukça geniş kapsamlı bir tarih ve sihir bilgisi aldığımı inkâr edemeyeceğim. Anlatılamayacak kadar muazzam yerler ve bilgiler var, umarım buralara bir gün seninle geliriz sevgili dostum!
Geldiğimde seni iyi bir şekilde görme umuduyla mektubumu bitiriyorum, Kimera’ lara senin yerine göz kulak oluyorum!
Elphias ”Mektubu açtıktan sonra ismi gördüğünde çok mutlu olan ve içini heyecan dalgası kaplayan Albus, kâğıdın sonundaki kelimelere geldiğinde kendisini evdeki manzarayı gördüğünden daha da beter hissediyordu. Elphias oraları gezse bile ne yapabilirdi ki? Onun amacı bambaşkaydı, oraların çekici olmasının nedeni bambaşka bir nedendi. Elphias bunu biliyor muydu?
Tabii ki hayır, dedi içindeki aksi ses.
Ben biliyorum ve ben de gitmeliydim…Aklı düşüncelerle dolarken, kalbi bu hayatın derinliklerinde küfrederek geziniyordu sanki. Anlaşılmaz bir şekilde üstüne gelen bu halsizlik ve moral bozukluğu, sınav sonuçlarının en yüksek notlar olduğunun haberini alacağı gün onu ziyaret etmişti. Onun mutlu bir günü yoktu, kardeşleri iyi geçinip mutlu olmaya çalışıyorlardı. Bunu bir nebze de başarıyorlardı aslında ama o farklıydı, kendi
dengi yoktu buralarda. Onun gibi bir insan daha yoktu, onu anlayacak ve teselli edecek birisi. Fikirlerini benimseyip ona destek olacak birisi. Öyle biri olsa neler olurdu! Düşünmeyi bile istemiyordu, bir kere dünyada en iyi olmak için birlikte çalışmaya başlarlardı. Ardından politikalarını insanlara zamanla yayıp taraftar toplarlardı. Daha sonra da bu amaç doğrultusunda yapacakları işleri uygulamaya koyarlardı. Büyücülerin iyiliği için yapmak istedikleri şeyler…
Bir an düşünmemeye çalıştığı halde kendisini düşüncelerin içinde yüzerken fark etti ve kendinden utandı. Boş hayaller peşinde koşmak sadece zayıfların işiydi ona göre. Elinde olanlarla yetinip bir yerlere gelebilmek ve oralarda tutunmaktı önemli olan. Bu sayede kendisini başkalarından üstün hale getirebilirdi insanoğlu. Elinde bir şey olmadan düşünüp plan yapanlar sadece aptallardı onun gözünde...
Orada ne kadar kaldığını bilmeyen Albus Dumbledore, hafif rüzgârın uğultusuna aldırmadan, düşünmeyi istemediği halde düşüncelere dalarak orada kaldı. Eve gitmeyi istemiyordu ve bu gece burada kalabilirdi belki de. Elini cebine attı ve asasını çıkarıp bu geceyi burada geçirmek için birkaç hazırlık yapmaya başladı. Kardeşlerini görmek istemiyordu, kendisi olmadan da mutluydular zaten. Bu gece sabahı burada karşılamak istiyordu. Akşamın habercisi olan karanlık buraya yaklaşırken, Albus orada tek başına, düşüncelerine bastıran karanlıkla boğuşuyordu.
*
“ Ben dışarı çıkıyorum. ”Sesin sahibi olan haşarı yeniyetme, üstündeki lacivert cübbenin duruşunu bir süre inceledikten sonra kapıdan dışarıya çıktı ve Godric’ s Hollow sokaklarında dolaşmaya başladı. Dolaşırken etrafa bakıyor ve bir şeyler kaçırmamaya dikkat ediyordu. Buralarda yaşıtı olan çok az kişi vardı ve onlar da kendisi ile arkadaş olmayacaktı. En azından hareketleri ve bakışları bun belirtiyordu ve Gellert’ ın da umrunda değildi. Onun amacı başkaydı, mezarlığa gitmek istiyordu. Ancak orayı nasıl bulacağı hakkında herhangi bir fikri yoktu. Köy küçük gözükebilirdi ama mezarlığın nerede olacağı bilinmezdi onun için. Bundan dolayı kalbinde mezarlığın yolunu bulma arzusu ve kafasında düşüncelerle ilerlemeye devam etti.
Bir süre sonra köy meydanına geldiğinde kendisi de şaşırmış olacak ki, ne yaptığını bilmeden öylece kaldı. Köşedeki pubdan çıkan bir adamın hantal yürüyüşünü izleyen Gellert, ona mezarlığı sormaktan başka çaresinin kalmadığını anlamıştı. Bundan dolayı adama doğru sert ve hızlı adımlarla ilerledi, adam ona şaşkın bir ifadeyle bakıyordu. Belli ki akşamın karanlığı bastırırken içkiyi fazla kaçırmıştı.
“ Mezarlığa nereden gidebilirim? ”Bunun üzerine ona birkaç saniye bakıp duran adam hıçkırdı ve baygın bakışlarla Gellert’ ın sol tarafındaki bir sokağın yolunu işaret etti.
“ Orayı görüyor musun, hık! İşte, hık, oradan gitmelisin… ”Dedikten sonra şiddetli bir şekilde sümkürdü ve hantal yürüyüşüyle yoluna devam etti. Gellert adamın arkasından bir süre baktı ve küfretti.
“ Lanet olasıca pislik beni kandırıyor olabilir. Zaten pek de güvenilir birine benzemiyor, kahrolasıca ayyaş! ”Adamın ortadan kaybolduğunu gören Gellert, başka çaresi kalmadığını bildiği için onun gösterdiği yola doğru ilerledi. Bir süre gittikten sonra mezarlık tüm heybeti ve endişe verici sessizliğiyle orada duruyordu. Mezarlık bahçesindeki tek ağaçta duran kargalar usulca ses çıkarıyordu. Gellert bahçeye girdiğinde ise hepsi aynı anda kanat çırpmaya ve uçmaya başladılar. Müthiş bir ses kargaşasından sonra Gellert biraz daha küfretti ve mezarlığın içinde dolaşmaya başladı. Aradığı mezar eski bir mezar olmalıydı, çünkü
efsaneye göre söylenen kahramanlar çok eski zamanlarda yaşamışlardı.
Bunu düşünerek bakışlarını hızlandıran ve aramayı çabuk bitirmeye karar veren Gellert, daha eski olan mezarlara bakmaya başladı. Ancak diğer mezarlardan uzakta ve yepyeni görüntüsü ile çok şık bir izlenim uyandıran mezarı fark etmeden edemedi. Bir an merakını ve arayışını unuttu ve mezara doğru ilerledi. Yazıya göre Kendra Dumbledore’ un kabri olduğu belirtiliyordu.
“ Hazinen neredeyse, kalbin de orada olacak… Etkileyici. ”Bu sözlerinden sonra arkasını dönen Gellert, mezardaki sözleri düşünüyordu aslında. Yaramaz ifadesini eksik etmediği suratında şimdi düşünceli bir ifade vardı. Biraz daha yürümeye ve artık iyice bastırmış olan karanlıkta daha fazla arama yapamayacağını anlamaya başladığında asasını cebinden çıkarmaya hazırlanıyordu.
“ Lumos Maxima! ” sesi tüm mezarlıkta çınladı. Asasını yüzünden biraz daha ileride tutan Gellert, korkusuzca ilerlemeye devam etti. Sanki bir uğultu var gibiydi mezarlıkta.
Ölüler aralarında konuşuyor, dedi kafasının içinde hülyalı bir ses. Bunun üzerine Gellert, aklında, az önceki ses cevap vermeye hazırlanan aksi bir sesi duydu:
Saçmalama geri zekâlı! Ölüler konuşamaz…Kendi kafasındaki seslerin çatışmasına aldırmadan etrafa bakmaya devam eden Gellert, birçok eski mezarın arasında duran bir mezarı daha sonra fark etti. Az önce gördüğü yeni mezar kadar şıktı aslında... Çünkü ihtişamı ve zarifliği ile kendisini diğerlerinden ayırıyordu.
“ İşte burası! ” diye fısıldadı bir anda. Aradığı mezar buydu ve üzerinde de istediği ismi asa ışığında rahatlıkla okuyabiliyordu.
Ignotus Peverell ismini ve ismin altındaki üçgen biçimindeki işareti kendini zorlayarak da olsa gördükten sonra, içine bir rahatlama ve heyecan duygusu girdi. Aradığı mezar buydu, aradığı işaret bu mezar taşındaydı! Burada görmesi gereken ve emin olması gereken konuyu halletmişti şimdi. Artık önemli olan tek şey, asıl işe ne zaman el atacağıydı…
“ Arayış başlıyor… ” dedi kendi kendine, yapmaya başlaması gereken bazı işler vardı… Mezarlıkta duyulan buharlaşma sesi, oradaki sessiz uğultuyu kısa bir süreliğine bölmüştü.
*
“ Nerdeydin bunca zamandır? ”Sesin sahibi ünlü Sihir Tarihçisi Bathilda Bagshot’ tı tabii ki. Yeğeninin eve bu kadar geç gelmesinden endişelenmiş ve gene bir haşarılık peşinde koştuğunu düşünmüştü. Bu yüzden de eve akşam karanlığına yakalandıktan sonra gelen Gellert’ ı uzun bir söylev bekliyordu şimdi de. Holü geçip oturma odasına geçen Gellert, teyzesine özür dilemek için bir şeyler mırıldandı ama Bathilda için bu kadarı yeterli değildi. Gellert’ ın özür dilemesine aldırmamıştı, çünkü yeğeni özür dilerken bile bunu sırf yapmış olmak için yapmıştı. Sinirle şişen göğsündeki tüm nefesi söylevi için hazırladı. Gellert onun odaya girişini ve yüzündeki ifadeyi gördüğünde kafasındaki her iki ses de aynı şeyi söyledi:
Lanet olsun…“ Gellert Grindelwald! Sen gecenin bu saatinde sokaklarda dolaşarak ne yapmaya çalışıyorsun? Bu kadının ne hale geldiğini düşünmedin mi, seni arayacağımı ya da senin için endişleneceğimi hiç aklına getirmedin mi? Bencilce davranmanı istemiyorum, burada benim himayem altımdasın ve senden ben sorumluyum. Başına bir şey gelse ne yapabilirdim, söyler misin? Bir daha akşam karanlığına kalmayacaksın… ”Gellert oturduğu koltukta biraz doğruldu ve masum, kayıtsız bir tavırla teyzesine baktı. Sesinde, ince bir soğukluk hattının üzerinde ders verirmişçesine çıkan bir ezgi vardı sanki.
“ Sadece mezarlığa bakmaya gittim. Orada kabri olan yakınlarım var mı diye… ”Bu sözlerin ardından araya bir sessizlik fırtınası girdi. Teyzesinin yüzündeki sinirli ifade, yerini bir anda merhamete bıraktı. Gellert ise hala o sert bakışıyla orada duruyordu. Teyzesi bir an ağzını açtı ama konuşmadı. Ancak saniyeler sonra fısıltıyla konuştu.
“ Ben, ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum, senin için endişelendim sadece. Üzgünüm canım. ”Gellert aksi bir tavırla teyzesine cevap verdi ama yüzünde hafiften bir gülümseme ifadesi oluşuyordu şimdiden,
“ Önemli değil, beni düşündüğünü biliyorum teyze, haklısın. ” . Bu sözlerden sonra Bathilda onu kucakladı ve kısa süren bu sarılmadan sonra Gellert, bu andan faydalanmak istedi.
“ Şey, teyze, eminim sen biliyorsundur. Mezarlıkta Ignotus Peverell ismine rastladım. Oldukça eski bir mezara benziyor, bu adamın kim olduğunu biliyor musun? ”Gellert teyzesine saf bir ifadeyle bakmaya çalışıyordu ama sorduğu sorunun cevabını duymayı çok istiyordu. Bathilda ona bir süre baktı ve gülümsedi,
“ Ignotus Peverell, buranın büyücü köyü olmasında çok etkin bir role sahip birisi. Çünkü onun kabrinin buraya yapılması üzerine büyücüler burayı mesken tuttular ve bu sayede onun mezarının olduğu bu topraklara yerleşerek ilk büyücü köylerinden birini oluşturdular. Kısacası, Godric’ s Hollow’ ın kurulması onun sayesinde olmuştur. Ve tabii sen biliyorsundur ki, onun ölümünden birkaç yıl sonra da Godric Gryffindor bu köyde doğmuştur. Sonra onun dönemin en büyük büyücülerinden biri olması üzerine, köyün adı değiştirilmiştir. ” dedikten sonra kısa bir süre durdu ve nefes aldı.
“ Eğer bazı büyücülerle konuşursan, eskiden buraya Peverell Köyü denildiğini, bazılarının da hala bu terimi kullandığını öğrenirsin. ”Gellert bu açıklamalar üzerine teyzesine baktı ve bir süre düşündü. Bilmek istediği şey bu değildi ama halası ondan saklamıştı sanki. Ignotus Peverell’ ın kitaptaki kardeşlerden birisi olduğunu söylememişti. Belki de bunu saçmalık olarak görüyordu o. Ancak Gellert için durumlar farklıydı, o bu konuya hayatını adamıştı ve bu yolda ilerlemeye henüz başlayan biri olarak, yolun sonuna dek durmadan devam edecekti.
“ İyi misin, Gellert? ” . Teyzesinin sesiyle kendine gelen Gellert, ona baktı ve gülümsedi,
“ İyiyim, evet, sanırım uyuyacağım; dışarıdayken bir şeyler yemiştim, teyze. ” . Bathilda onun ayağa kalkışını izledi ve biraz kuşkuyla ona baktı,
“ Umarım iyisindir, iyi geceler. ” .
“ İyi geceler… ” . Odadan çıkmak için ilk adımını atan Gellert’ ın içinde bir huzursuzluk vardı. Teyzesinin sesindeki kuşkuyu fark etmişti ve onun gözünün kendi üzerinde olacağını bildiği için son bir çareye başvurdu. Bu mezarı özellikle sorduğunun anlaşılmaması için kapının eşiğinde durup arkasında duran kişiye, teyzesine baktı.
“ Mezarlıkta yepyeni bir kabir daha vardı, sanırım yeni yaşanan bir ölüm olayı... Eee Kendra yazıyordu… Kendra Dumbledore, o kim? ” Teyzesi bu sözlerin üzerine hafiften titredi ama belli etmemeye çalıştı, konuşurken sesinde de bir titrek ezgi vardı.
“ Kendra Dumbledore, yakın zamanda acı bir şekilde ölen arkadaşım. Kocası yıllar önce Azkaban’ da öldü ve şimdi iki erkek ve bir kız çocuğu yalnız kaldı. ” . Burnunu çeken Bathilda sözlerine devam etti,
“ Seni ailenin en büyüğü olarak kalan Albus’ la tanıştırmak istiyorum bir ara, eminim birbirinizle konuşacağınız birçok şey ve birbirinizde bulacağınız birçok ortak yön olacaktır. ” .
Gellert duyduklarının sonucunda bu konuyla ilgileniyormuş gibi gözüktü,
“ Ehm tamam, bir ara tanıştırırsın; iyi geceler, teyze. ” . Daha sonra da teyzesini odada yalnız bırakarak kendi yatağına gitmek için ilerledi. Bathilda da onun arkasından bakıyordu, hafiften yaşlı gözlerinde garip bir pırıltı da vardı, titrek sesinin altındaki heyecan da belli oluyordu,
“ İyi geceler, Gellert Grindelwald… ” .
*
Aynı saatlerde Dumbledore’ ların evinde de iki kişi uyanıktı. Birbirini seven iki kardeş huzurla birlikte yaşamlarına devam ediyorlardı bu sessiz evde. Oturma odasında oturarak sessizce duruyorlardı ve eve uyum sağlıyorlardı. Ariana, hala Ozan Beedle’ ın Hikâyeleri’ ni okumaya çalışıyordu hala. Aberforth’ un ise kaşları çatık ve gözleri bir yere sabitlenmiş haldeydi. Aklı kardeşindeydi galiba, çünkü Albus gecenin bu saatine kadar kalmaz, akşam karanlığı çökerken eve gelirdi. Ancak şimdi yoktu ortalıkta, annesinin öldüğü akşam da ortalıktan kaybolmuştu ama Ab’ in o sırada onu fark edecek hali yoktu. Şimdi bir şey yokken neden ortadan kaybolmuştu gene? Acaba onları temelli olarak terk mi etmişti? O kadar ödülü odasında bırakıp buralardan ayrılmış mıydı? Ab ne istediğini ya da Albus’ un ne yaptığını bilmiyordu ama kardeşi burada olmadığı için bir parça pişman gibiydi, o buradayken Albus’ tan hemen hemen her zaman nefret ederdi ama şimdi gittiğini fark ettiğinde… Sonuçta kardeşlerdi ve Ab’ in içinde de bir parça endişe doğmuştu.
Umarım bir şey olmamıştır, dedi sakin olmaya çalışan bir ses kafasında… Düşünceler içinde dalmış gitmişken, onu bunlardan kurtaran şey, kardeşinin ince sesi oldu.
“ Ölüm de nehrin kıyısından bir taş almış, ikinci kardeşe vermiş ve taşın ölüleri geri getirecek güce sahip olacağını söylemiş. ”Ab ona baktı ve elindeki kitabı fark edince gülümsedi.
Gene şu saçmalıklar, Üç Kardeşin Hikâyesi… Kardeşi bir süre daha kitabı okumaya devam etti, Ab onu izlemekten kendini alamıyordu. Çok güzel ve narindi, anormal derecede narin olması Ab için sorun teşkil etmiyordu. Kardeşi şu an sağlıklıydı, olabildiğince mutluydu. Annesi için çok az ağlamıştı, çünkü çok bir şey anımsayamıyordu o konuda.
“ Yatağa, çabuk. ” .
Kardeşinin kitabı okumaya çalışırken esnediği keskin gözlerinden kaçmamış ve daha da geciktirmeden onun uyumasının daha iyi olacağını anlamıştı. Kardeşi de uysal bir hayvan gibi onun sözünü dinledi, kitabı kapattı, kollarının arasında aldı ve abisinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra odasına gitti. Aberforth, o gittikten sonra gene abisi ile ilgili düşüncelere ve endişelere kapılmaya devam etti… Ta ki orada sızıp kalana kadar.
*
Gellert Grindelwald uyanmıştı. Yatağının içinde son yarım saattir kıvranıyor, ancak kaçan uykusunu geri getiremiyordu. Homurdanarak yatağında doğrldu ve komodinin üzerinden asasını alıp mırıldandı. Odayı dolduran titrek ışıkla birlikte, duvardaki saate bakan Gellert, lanet okuyup yataktan kalktı. Odasının ışığını açtıktan sonra üzerine bordo bir cübbe geçiren Gellert, uykusuna ve saatin erken zamanına da küfrettikten sonra yatağını asasının bir hareketi ile toplamayı ihmal etmedi. Odada bir o yana bir bu yana yürürken düşünmeye ve kafasını toparlamaya çalıştı. Aklında arayışından başka hiçbir şey yoktu. Çoğu zaman düşünmeye vakti kalmazdı, teyzesi onu evde boyuna rahatsız ederken bunu yapması imkansız hale gelirdi. Bunları düşünürken aklında bir ışık parladı. Şu an düşünmeye bol bol vakti olmasını sağlayacak bir durumdaydı. Evden dışarı çıkıp uzun süre düşünebilir ve kahvaltı vaktine kadar geri gelebilirdi. Teyzesi bir şey fark etmezdi, büyük ihtimalle de uykulu halinde bu durumu fark etse bile aldırmayacaktı. Bu düşünce ile çocuksu bir gülümseme sarışın yüzüne yayıldı.
“ Özgürlük vakti… ”Dışarı çıkmasına izin veriliyordu ama uzun süre dışarıda kalırsa da dün geceki gibi azar işitebilir ve paçayı daima bu şekilde kurtaramazdı. Bundan dolayı odasını kapısını usulca açıp alt kata inerken dikkatli olmaya çalışan Gellert, neredeyse profesyonel bir hırsız gibi yürüyordu. İçinde müthiş bir gülme arzusu vardı ama bunu henüz kararmamış olan havaya karıştığında yapacaktı.
Evin kapısını sessizce kapattıktan sonra kendisini hafif rüzgârla bezemiş havaya doğru götürürken bir yandan da harıl harıl düşünmeye başlamıştı bile. Aklındaki birçok soruyu cevaplarken, cevapların yanında bir o kadar da soru getiriyordu. Yavaş yavaş köyün merkezinden uzaklaşırken düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Ancak köyün çıkışındaki muhteşem düzlüğe geldiğinde aklındakilerden sıyrılıp, etrafın güzelliğini fark etmişti, atacağı kahkahayı da unutmuştu.
Köyün çıkışında irili ufaklı tepelerde dolu bir ova uzanıyordu. Karmakarışık bir renk cümbüşü içinde verimli toprakların etkileyici görüntüsü, insanın içinde bir huzur ve mutluluk duygusu uyandırıyordu. Gellert etrafına kısık gözlerle bakıyordu. Hava yeni yeni aydınlanmaya başladığı için her yeri ayrıntısı ile göremiyordu ama gene de birçok yer belli oluyordu.
“ Oho… Buraları neden fark edemedim? ”Bunları söyledikten sonra ilerlemeye başladı ve gene düşüncelerinin kapısını çaldı. Etrafındaki tepelere de arada bir bakarken ilerideki tepede birinin kamp tarzı bir yer yaptığını fark etti. Gene düşüncelerinden sıyrıldığında, artık onlara pek aldırmıyordu. Çünkü orada birisinin olduğuna, düşüncelerinden vazgeçmeyeceği kadar emindi. İhtiyatı elden bırakmamak için sessiz bir şekilde ilerlemeye başladı, yürürken bir yandan da elini cebine soktu ve asasını çıkardı. Tepeye sakin bir edayla çıkmaya çalışırken tedbiri bir an olsun elden bırakmaması gerektiğini biliyordu. Normalde böyle bir şey yapmaz ve aldırmadan yürümeye devam ederdi ama şimdi içinde uyanan merak duygusuna karşı koyamıyordu. Tepeye ulaştığında orada çadır tarzı bir yer kurulduğunu fark etti, bir de arkası dönük bir şekilde oturan genç… Tan yeri iyice ağarmıştı ve güneş biraz sonra çıkacaktı. Gellert, asasını sıkı sıkı tutarak ve büyüleri bir bir aklından geçirerek genç adama doğru yaklaştı.
“ Güzel manzara… ”Adam yavaşça başını çevirdi, bir eli cebindeydi. Gellert onun yüz hatlarını gördüğünde bir an için korktu, daha sonra da bu gencin kendisinden birkaç yaş daha büyük olduğunu fark etti.
“ Evet, öyle… Beni yalnız bırak… ” dedi öteki, boğuk bir sesle.
Gellert bu sözler üzerine bozulmadı, normalde böyle bir cevaba karşı asasını çekmeye meyilli bir duruma gelirdi ama etrafına şöyle bir baktı, asasını da cebine soktu.
“ Sen Albus olmalısın… ” dedi usulca.
“ Evet… Ama sen kimsin bilmiyorum… ” diye cevap verdi diğeri, ardından da ayağa kalktı ve Gellert’ tan daha uzun olan boyuyla ona döndü. Keskin yüz hatları ve günışığının yavaş yavaş sardığı cübbesi ile etkileyici gözüküyordu. O anda Gellert’ ın içinde bir heyecan duygusu kabardı. Nedenini bilmiyordu ama bu adamın kendisine çok ama çok yararlı olabileceğini düşünüyordu anlaşılan. Çünkü ona benzer bir duygu hissettiğinden emindi. Bulgaristan’ daki çevresinde, kendisi gibi bilgili ve muazzam yeteneklere sahip kişiler olmasa bile, ona yakın yetenekte kişilerle karşılaştığında bu duyguyu bir parça da olsa fark edebiliyordu.
“ Buraya tatil için geldim, teyzemin yanında kalıyorum. ” . Elini arka tarafa doğru sallayarak geldiği yolu gösterdi, ardından da ekledi,
“ Godric’ s Hollow’ da… Yani seninle aynı köyde. ” .
Karşısındaki bu sözler üzerine havaya bir süre baktı ve mırıldandı. Daha sonra Gellert’ a baktı, bu yüzü hatırlamıştı! Birkaç gün önce Çatlak Kazan’ da şömineye giren gençti bu, ancak onun nereye gittiğini duyamamıştı. Demek burada, Albus’ un köyünde kalıyordu. Teyzesinin yanında kalıyordu… Teyzesinin…
“ Bathilda Bagshot ile bir arkadaşlığın mı var yoksa? ” dedi bir anda. Bu cümleleri söylemeyi düşünmemişti aslında ama Çatlak Kazan’ da ona gelen baykuşun aşina bir yanı olduğuna da emindi. Bunları düşünürken karşısındaki cevap verdi.
“ Evet, o benim teyzem… ” .
Ve ardından da Gellert Grindelwald, yüzünde çocuksu olmayan bir gülümseme ile ona sağ elini uzattı, arkadaşlıklarının bir simgesi olması kaydıyla…
“ Gellert Grindelwald… ” .
Güneş en uzaktaki yüksek tepeden usulca çıktı ve etrafı son hızla ışığa boğmaya başladı. Güneş ışığına bakan ikili gözlerini bir süre sonra kıstı ve Albus tekrar Gellert’ a döndü, Gellert da ona.
“ Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore… ”“ Bunu bir yere yazmam gerekecek… ” dedi Gellert muzip bir ifadeyle.
Birlikte gülüştüler ve ardından da Albus, gündoğumunun başlangıcında, yeni bir gündönümünde Gellert’ ın elini sıktı. Godric’ s Hollow’ ın biraz ilerisinde güneş ışığına yeni kavuşmuş bu tepede, esen hafif rüzgârla birlikte cübbeleri dalgalanan bu iki adam,
birbirinin dengi olduğunun henüz farkında olmayan bu iki adam, uzun yıllar sürecek olan bir arkadaşlığa adım atmışlardı. Birbirlerinin hayatında yer alacaklardı, birçok ilişkileri olacaktı, görüşleri ve düşünceleri…