Harry Potter Cafe | Forum
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
  Ağustos 30, 2008, 09:59:24  
   
 
 
   
 
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ölüm Taşı Efsanesi : 3. ve 4. Bölümler Eklendi  (Okunma Sayısı 648 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
AnİMaGuS_bLaCK
\\ LoRD BLaCK //
UU Seherbazları
Telve
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 690


Beneficium accipere libertatem est vendere.


Üyelik Bilgileri E-Posta
« : Ekim 30, 2007, 18:35:58 »




EDİT: Arkadaşlar hikayem ile ilgili harita eklenmiştir.

            NOT: Harita kendi çizimimdir.
       
       selam arkadaslar cok uzun zmandır bı hıkaye yazmayı dusunuyordum. ama bılırsınız ıste okul dersler sınavlar faln derken bı turlu fırsat olmadı......... ıste bu benım ılk hıkayen o yuzden lutfen yorumlarsanız sevınırım...................................................................... ölümün dolastıgı yerlerde dolasmamak umıdıyle ıyı okumalar Kahkaha             


               
                  ÖLÜM TAŞI EFSANESİ

     Bölüm 1 : Ormanın Bekçileri
                               
                                Yeryüzünde hiç kimse böyle bir yer görmemişti. Dünya'nın hiç bir yerinde böle bir orman yoktu. Hiç bir canlının  yaşamadığı; hatta yanından geçmeye bile cesaret edilemeyen bir yerdi. O tekti. O'na ÖLÜM ORMANI diyorlardı. O'na bu ismi kimin verdiği bilinmiyordu ama bu isim tam bu yer içindi.
                               
                                Burda var olan ağaçlar, bitkiler ve hatta toprak bile ölü idi. Ağaçları ölü olmalarına rağmen boyları tahmin edilemiyordu; çünkü ağaçların hemen hepsinin uçları nerdeyse bulutlara değiyordu ve bir ağacın gövdesi içine yaklaşık elli kişiyi alcak kadar geniş idi.

                                İşte böyle bir yerde toplanmıştı bu beş kişi, Ölüm Ormanı'n derinlikle-
rinde. Bir ateşin etrafında çember oluşturacak şekide dizilmişlerdi. Hepside gecenin rengine bürünmüşlerdi. Hepsinde aynı cüppe, aynı asa vardı fakat içlerinden sadece birinin asası farlı idi. O'nun lider olduğunun tek kanıtı buydu.

                                Hepsi sanki bir şeyin gelmesini ya da başlamasını bekliyor gibi idi. Suratlarındaki o sabırsızlık ifadesi okuna biliyordu. Liderin sağ tarafındaki   adam homurdandı bütün gözler ona döndü:
                                - Daha ne kadar var, dedi. Lider:
                                - Bekle, bekle, dedi. Adam homurdanarak beklemeye devam etti.
Lider derin düşüncelere dalmıştı. Kendi kendine tekrar etti:"Bekle, bekle, zaten beklemek-
ten başka ne yapmışlardı ki, bütün hayatları boyunca. Ah evet çok iyi hatırlıyordu, zaten kusursuz bir şekilde hatırladığı tek şey bu hatırası idi. Gençken şimdi ki halinden çok çok daha gençti. O zamanlar birini sevmişti, kızda kendisini sevmişti evleneceklerdi ama kızın babası razı değildi. Onlarda anlaşmışlardı; kaçacaklardı. Bir gece kızın evine gidip onu kaçırdı. Köyden çıkarken bazı insanların onu beklediğini gördü. Bu gece kaçacaklarını sadece bir kişi biliyordu: O'nun da kendisine ihanet etmesi imkansızdı. Yoksa etmişmiydi.
Ve onu gördü grubun en arkasında duruyordu, sanki kendisine görünmek istemiyordu. Kızın babası onu yakalayıp işkence ediyordu ama ona bu fiziksel acılar tesir etmiyordu. Onun acısı bunların ötesinde idi. Kardeşi, canının diğer yarısı ona ihanet etmişti. Onu satmıştı. Bu acı gün geçdikçe içini yiyip bitirir oldu. Artık dayanamıyordu ve bir gün zindandan kaçmayı basardı. İntikam ateşiyle yanıyordu. İlk önce kardeşini öldürecekti ama onu bulamadı. Sonra düşündü ona bu acıları yaşatan diğer bir kişiyi öldürecekti sevdiği kızı. Evlerine gitti onu, babasını, annesini ve iki küçük kardeşini öldürüp köyden kaçmaya başladı. Gitmesi gerekiyordu uzaklara çok uzaklara bir gün geri dönecekti ve yarım kaldığı işi bitirecekti. Çok çok uzun zaman boyunca koştu ve kaçtı. Kimsenin onu gelip bulamayacağı bir yere ihtiyacı vardı. Sonra buraya buldu. Ah evet ona nede güsel görünmüştü. İçine derinliklerine indi, indikçe orman ölüyordu sanki ve sonra O'nu gördü...."

                              Lider bir ses tarafından irkildi. Bütün gözler ona meraklı bir şekilde bakıyordu şimdi.
                               - Başlıyor heralde, dedi içlerinden biri ve tam o sırada bir deprem oldu. Her yer sallanıyordu ve birden onu gördüler; sadece ufak bir kısmı yüzüye çıkmıştı. Ucundan siyah bir ışık fırladı ve gökyüzüne ulaştı. Bir kaç saniye sabit kaldıktan sonra ışık yok oldu. Ve O tekrar geldiği yere geri döndü. Toprağın altına.

                              Herkesin yüzünde ki o şaşkınlık ifadesi rahatça okunabiliyordu. Sonra mırıldanmaya  başladılar. Lider:
                               - Sonunda bekledeğimiz an geldi. Çok uzun zaman bekledik ve artık sonunda gerçekleşiyor.
                               - Peki gerçekten olacağına inanıyormusun, dedi. Sağ tarafında oturan kişi. Diğerleri ona susması gereken bir bakış fırlattılar.
                               - Bunu gördükten sonra bir şüphen mi var hala? diye sordu Lider.
                               - Evet ama ya onlar değilde başkaları gelirse...
                               - Hayır o gelecek, dedi. Lider ve bunu sert bir şekilde sölemişti. Konuşmanın bittiği anlamına geliyordu bu. Artık gitmeleri gerekiyordu, hazırlıklara çok geç olmadan başlamalıydılar.
                               - Herkes işini biliyor hadi, artık zaman değişiyor hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. dedikten sonra birden yok oldu. Biraz önce durduğu yerde siyah bir duman vardı ve o da bir kaç saniye sonra yok oldu. Geride kalanlar önce birbirlerine baktı ve sonra onlarda aynı liderleri gibi birden ortadan kayboldular.
                     Bekçiler ormandaki yerlerini terk edip binlerce yıldır bekledikleri görevi yerini getirmek için Ölüm ormanından ayrıldılar.

                     " Sonunda efsane gerçekleşecekti. Artık geçmiş ve gelecek, birleşecekti ve şimdi olacaktı. Biraz önce Ölüm Taşı Efsanesi gerçekleşmişti. "


........................................ teşekürler .................................................
« Son Düzenleme: Haziran 25, 2008, 15:25:16 Gönderen: AnİMaGuS_bLaCK » Logged

ÖLÜM ŞİİRİ

Kanımı alın,
Kefenimi,
Ve
Ne varsa benden kalanı.
Mezar başı yalnızlığında cesedimin,
Fotoğrafını çekin.

Dünya görsün,
Görsün yargıçlarınız,
Vicdanlı insanlarınız,
Görsün,
Ben ilkeliyim,
Hak yemem diyenler.

Dünyanın, tarihin önünde,
Çocuklarımın karşısında,
Taşısınlar
Bu masum canın yükünü.
Sözde barışı kollayanların elinde,
Bu günahsız canın,
Çaresiz acılara mahkumiyetini görsünler.


Cuma ed-Dussari

Guantanamo'dan Şiirler : Mahkumlar Konuşuyor
Sponsor Bağlantılar
Reklam
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 7


View Profile
Re: Ölüm Taşı Efsanesi : 3. ve 4. Bölümler Eklendi
« Eklendi: Ağustos 30, 2008, 09:59:24 »

Logged
Marissa
Son Yok Edilecek Düşman,Ölümdür.
Mod
Has Türk Kahvesi
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6004


''Est Solarus oth Mithas''


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Ekim 30, 2007, 22:14:36 »

hımmm ilginç olmuş eline sağlık.
Logged


sehzaden27
Demleme Çay
******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 954


how ı met your mother ???

furkan_neslisah@hotmail.com furkanpatan@yahoo.com
Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #2 : Kasım 06, 2007, 20:43:32 »

güzel olmuş gökhancım eline sağlık 2. bölümü bekliyoruz Sırıtan
Logged

Lost... bir kaçıştır...

pessimist1
Süt
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 28


rap nefesti her zaman mekan cehennem olsada


Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #3 : Kasım 07, 2007, 20:20:56 »

bende harry potter gbi bi kitap yazıcam
Logged

PESSSİMİSTSTYLE!
AnİMaGuS_bLaCK
\\ LoRD BLaCK //
UU Seherbazları
Telve
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 690


Beneficium accipere libertatem est vendere.


Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #4 : Kasım 08, 2007, 19:43:40 »

kesınlıkle tavsıye edıyorum......hangısını yazacgn önemlı deıl yeterkı yazmaya basla... çok gusel bır sey bu........ bu arada ıkıncı bölum hafta sonu gelecek....
Logged

ÖLÜM ŞİİRİ

Kanımı alın,
Kefenimi,
Ve
Ne varsa benden kalanı.
Mezar başı yalnızlığında cesedimin,
Fotoğrafını çekin.

Dünya görsün,
Görsün yargıçlarınız,
Vicdanlı insanlarınız,
Görsün,
Ben ilkeliyim,
Hak yemem diyenler.

Dünyanın, tarihin önünde,
Çocuklarımın karşısında,
Taşısınlar
Bu masum canın yükünü.
Sözde barışı kollayanların elinde,
Bu günahsız canın,
Çaresiz acılara mahkumiyetini görsünler.


Cuma ed-Dussari

Guantanamo'dan Şiirler : Mahkumlar Konuşuyor
AnİMaGuS_bLaCK
\\ LoRD BLaCK //
UU Seherbazları
Telve
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 690


Beneficium accipere libertatem est vendere.


Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #5 : Kasım 10, 2007, 19:48:38 »

Bölüm 2 : Geçmişin Gölgesi


                                                        - Günümüz -

                                 İtalya - Scilya


                   Odanın loş ışığında elindeki kitabı bitirmeye çalışan ama bir türlü bu amacını başaramayan; biraz sabırsız ve biraz da öfkeli bir çocuk oturuyor-
du. Aslında çocuk kelimesinın kullanımı biraz hafif kalıyordu. Daha onyedi yaşında olmasına rağmen ailesindeki hiç kimseye benzemeyen bir vucuda ve yeteneğe sahipti. Aslında ailesine hiç bir yönden benzemiyordu. Ailesiyle aralarındaki "tek" benzer şey damarlarında akan kandı.

                  Çocuk öfkeyle daha bitiremediği ve asla da bitiremeyeceği kitabı odanın bir köşesine fırlattı. El işi süslemelerle dolu muhteşem çalışma masasından kalkıp, normalde büyük ama kendisini artık küçük gelen yatağın üzerine kendisini attı ve derin düşüncelere daldı. Son günlerde garip şeyler oluyordu. Kendisi hiç bu kadar değişik - yani güçlü - hissetmemişti. Önceleride güçlü idi ama bu defa başka bi şey olmuştu. Sanki içinde başka biri vardı. Daha güçlü, daha zeki biri. Tabi birde gördüğü şu rüyalar vardı. Rüyalarında savaşıyordu; çok büyük bir ordu vardı ve hayatında daha önce görmediği insanlar ve yaratıklar vardı. Sanki o savaşlar gerçek gibiydi. Tekrar hatırlamak için gözünü kapattı.....

                  Gözünü açtığında biraz önce oturduğu masasında başka birinin oturduğunu gördü. Birden irkildi ve ani bir şekilde yataktan fırladı. Simsiyah cüppeye bürünmüş ve suratında saygı ve merak karışımı bir ifade olan adam, bu ani hareketlere tepki vermedi. Sadece kendisini izlemekle meşguldu anlaşılan. Adam sanki filmlerden fırlamış gibiydi, heralde biri ona şaka yapıyordu.

                                   - Kimsin sen? diye sordu adama. Adam:
                                   - Lordum sonunda sizi buldum.
                                   - Ne lordu ? Manyakmısın sen ?
                                   - Beni hatırlayamadınız mı?  Adam düşünmeye başladı:" Demek ki tam olarak gerçekleşmedi. Olsun nasıl olsa oraya gittiğimizde her şeyi hatırlar. Ama o zamana kadar bir kaç şey açıklayabilirim."
                                   - Sana sordum ne lordu, sölesene seni kim gönderdi?
                                   - Peki şöyle açıklayayım efendim; son zamanlarda hiç kendinizde bazı değişiklikler hissetiniz mi? Ya da son zamanlar rüyalarınız sıradan olmaktan çıktımı...
                                   - Sen nerden biliyorsun bunları?
                                   - Benimle gelirseniz sizde kendi sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz ya da bu güsel evinde "ailen"le birlikte yaşamaya devam edersiniz karar sizin!
                 Genç adam aile diye düşündü evet aslında oda bunu istiyordu gerçek ailesini ama nasıl bulacağını bilmiyordu. İşte şimdi o fırsat ayaklarına kadar gelmişti. Kararını vermişti zaten sadece karşısındakinin bu soruyu sormasını bekliyordu.
                                   - Peki o halde gidelim !

               "Bay Tomassi yemek hazır diye seslendi evin uşağı Tom. Odadan bir süre sonra ses gelmeyince tekrar seslendi ama odadan bi cevap gelmedi. Büyük bir cesaretle kapıyı açtı ve karşısında şu an aklının odaları kadar boş bir oda buldu.


                               " Vito TOMASSİ  zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "

 
                                Kongo - Brazzaville


                 Dünyanın en tehlikeli ormanında, uzun ağaçların arasında; on metre ilerisinde bir yılanın fareye saldırısını izliyordu. Bu yılanı bulmak için tam iki gündür aç, susuz kalmıştı. Kabilesindeki salgın hastalığı önleyecek olan panzehir sadece bu hayvanın zehirinden elde ediliyordu. Sonunda aradığı hayvanı bulmuştu. Elindeki mızrağı fırlattı ve başka bir canlının hayatına son vermek üzere olan yılanın yaşamına son verdi.

                 Aslında bu yılanı bulmasının daha uzun sürmesini bekliyordu. Ama bir gün önce çok garip bir şey olmuştu kendisine. Uyuyordu gene son zamanlarda gördüğü garip rüyalar görüyordu. Birden garip bir ses tarafından uyandı ve hemen etrafına bakmaya başladı ama hiç bir şey görmedi. Ormana ölüm sessizliği hakimdi. Heralde bir baykuştur diye düşündü ve öfkeli bir şekilde  tekrar uyumaya çalıştı. Ertesi gün yılanı bulmak için yola koyulmuştu. Bir ses tarafından irkildi, etrafına baktı kimseyi göremedi. Zaten olamazdıda. Buraya gelen insanlar kendi kabilelerinde ve ailede ölü kabul edilirdi. Çünkü ormanın bu kısmına gelen insanlar bir daha geri dönmezlerdi.

                Zaten kabilesindende nerdeyse dışlanmıştı. Onu kabul eden tek kişiler ailesiydi ve aileside kabilenin en saygın kişilerindendi. Aslında onların gerçek ailesi olup olmadığını bile bilmiyordu. Çünkü kabiledeki herkes siyahtı, ailesindede herkes siyahtı yalnız bir tek kendisi "nerdeyse" beyaz tenli  idi.
Ailesi onu bir utanç kaynağı olarak görüyorlardı ama ona bunu söyleyemezdiler çünkü nede olsa onların çocuğu idi. Sonra o gün geldi çattı. Kabilesinde bir salgın başgöstermişti. İnsanlar bir - iki gün içindi ölüyorlardı. Salgına kendi aileside yakalanınca yapması gerekeni yapmak için gönüllü oldu. Bu iş için kimse gönüllü olmazken sadece kendisi gönüllü olmuştu ve işte şimdi burdaydı. Yılanı çok kısa sürede bulmus zehirini alıp eve gitmek için yola koyulmuştu.

               Kabilesinini girişine geldiğinde onu gören insanların şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyorlardı. Çünkü herkes onu öldü sanıyorlardı. Zaten ölmüş olması gerekiyordu. Panzehiri ailesine götürmek istediğinde, onların kendisinin yola çıktığı günün akşamına öldüğünü sölemişlerdi. Artık yalnızdı "tek"ti. Burada bir işi kalmamıştı. Evine gitti; eşyalarını toplamakla meşgul olduğu sırada birinin onu izlediğini fark etti. Siyah cüppeli adama:

                                - Kimsin sen? diye sordu.
                                - Lordum sizi almaya geldim.
                                - Seni Roque mu gönderdi? " Kabile şefinin onu sogulamak istediğini biliyordu. O ormandan nasıl tek bir çizik bile almadan çıktığını öğrenmek istiyordu. Geldiğinde kimseye sölememişti ve bundan sonrada sölemicektide o ormandan nasıl çıktığını. Onu diğer kabilenin insanlarından üstün kılan "tek" özelliğini bulmuştu orada. O ormanda hayvanlarla konuşmuştu."
                                - Roque ? Hayır efendim. Sizi "evinize" götürmeye geldim.
                                - Evim? - " Her yer buradan daha çok evimdir. " - Gidelim o halde.


                               " Kaman KONGO zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "



                                 Hindistan - Delhi


                Gökyüzü açık ve berraktı ama bu burada yağmurun yağmayacağı anlamına gelmiyordu. Açık pencereden gökyüzünün rengine tezak oluşturacak şekilde parlayan Ay'a bakıyordu genç adam. Son zamanlarda olan olaylar onu iyice sarsmıştı. Bütün ailesi ölmüştü, öldürülmüştü. Ailesiyle birlikte onu görseler asla onların çocukları olduğunu iddiaa edemezlerdi. Çünkü onlarla arasında hiç bir benzerlik yoktu. Birbirlerine benzeyen "tek" şey kanlarıydı ama o ondanda süpheliydi.

                Ve tabi bir de bütün bu olayların üstüne geçen geceki olay onu tam bir çıkmaza sokmuştu. Gecenin bir yarısı gene uyanmıştı. Her gün aynı şekil-
de uyanıyordu. Şu rüyalardan nefret etmeye başlamıştı artık. Hep savaşıyordu; hayatında daha önce görmediği insanlar ve yaratıklarla birlikte savaşıyordu.
İşte gene buna benzer bir günde, yataktan kalktığı sırada bir ses duymuştu ya da kendisi öğle sanmıştı, genede etrafı kontrol etmede yarar vardı. Kimsenin olmadığını görünce öfke ile tekrar yattı ve umutsuzca uyumaya çalıştı.

                Sabah uyandığında masasında bir mektup bulmuştu. Garip bir durumdu çündü burada kimse onunla konuşmaya can atmazdı. Merakla mektubu okumaya başladı ve kaçınılmaz olan haberi almıştı. Ailesi öldürülmüştü ve onların cenazelerini alması gerekiyordu. Sonra onları alıp köye eskiden kaldığı evin oradaki mezarlığa gömecekti. Eski evine geldiğinde garip duygular içinde idi. Öfke, üzüntü, keder ve utanç işte hissettikleri buydu. Bir an sinirlerine hakim olamadı ve kısa süreliğine sinir krizi geçirmişti ve işte tam o sırada müthiş bir sallantı oldu ayağının altındakı yere sallanıyordu...

               " Ay'ın parlak ışığına bakarak - Evet artık eskisi gibi değildi. Değişmişti ama nasıl? Zaten bunun cevabını biliyordu. Asıl soru neden o zaman olmuştu. Neyse artık bunların bir önemi yoktu. Değişmişti ya, ailesinin intikamını alabilecekti. Artık onu kimse durduramazdı. - birden pencerenin karşısın-
daki ağacın soluk gölgesi altında birinin onu gözlediğini gördü. Kısa bir an göz göze geldiler ve o kişi ona doğru gelmeye başlamıştı.

                                 - Lordum ! Sonunda sizi buldum.
                                 - Evet bende seni bekliyordum...
               Adam bu söz karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Eğilerek selam verdi ve gülümseyerek devam etti konuşmasına:
                                 - Tabi ... O halde gitmeye hazırsınız lordum.
                                 - Evet hazırım. dedi ve son bir defa hayatının yarısını - mutlu ya da mutsuz hiç bir şey fark etmeyen - geçirdiği tapınağa eğilip selam verdikten sonra:
                                 - Gidebiliriz ....


                               " Dominic CONNER zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "


                                   Almanya - Berlin


                 Sokak lâmbalarının aydınlatamadığı büyük binaların arasında kalmış, bu büyük şehir tarafından dışlanmış dar bir sokakta dalgın dalgın yürüyordu. Yağmur hafiften yağmaya başlamıştı, sanki genç adamın öfkesini yansıtıyordu. Son günlerde yaşadığı olaylar onun hayata küsmesine sebep olacak nitelikte idi ama o gene de bunu yapmamıştı; yaşamıştı. Şu amaçsız ve boş geçirdiği hayatta artık "tek" kalmıştı. Aklından hiç çıkmıyordu:

                 " Bir kaç gün önce evden telaş içinde koşarcasına çıkmıştı. Çünkü gene işe geç kalmak üzere idi, eğer bu defa da geç kalırsa kesinlikle işten atılırdı ve bu işten de atılırsa bir daha iş bulabileceğini sanmıyordu. Zaten bu işi şans eseri bulmuştu; komşuları Arthur yardım etmeseydı şu an aylak aylak sokaklarda dolaşıyor olurdu. İş yerine gittiğinde yolda aklına gelenin başına geldiğini görmüştü, patronun mazaret dinlemeden onu kovmuştu; o artık işsizdi. O gün akşama kadar sokaklarda dolaşmıştı. Eve gittiğinde işten ayrıldığını sölememeliydi. Ailesi buna çok üzülürdü ve onlar bunu hak etmiyorlardı.

                   Aslında ailesi zaten mutsuzdu. Bunun sebebini biliyordu: kendisi idi. Ailesi kendisinden utanıyordu çünkü onun ailesi aşırı milliyetçi olan neonazilerdendi ve biricik oğulları ise nazilerden nefret ediyordu hatta onlara düşman idi. Bazen o kadar ileri gidiyordu ki, Almanya en sevilmeyen, en çok dışlanan ve orada bulunan bütün milletin insalarından daha fazla şiddet gören Türklerin hayranı idi. Ailesiyle sadece fikir yönünden değil, fiziki olarakda en ufak bir benzerlik yoktu. Ama onları - az ya da çok - seviyordu. Çünkü ailesi onun yaptığı bütün olayların sonucunda arkadasında durmuş onu korumuştu.

                  O gün akşam eve döndüğü sırada sokağın başında kalabalık bir insan grubunun durduğunu görmüştü. Polislerin evinin etrafını o sarı şeridle çevirdiklerini görmüştü. Merak ve korku dolu duygular içinde eve doğru gitmeye başlamıştı. İnsanlar onu görünce birbirlerine sokulup fısıldaşmaya başlıyorlardı ama o bunları duymamazlıktan geldi. Evinin önündeki komiser ona - başından beri tahmin ettiği ama kendine bunu bir türlü itiraf edemediği haberi vermişti -  ailesinin aşırı ırkçık olan neonaziler tarafından öldürüldüğünü söledi.

                  Hayatı boyunca ne yaparsa yapsın - iyi ya da kötü - ailesi onu korumuştu. Her ne kadar ondan utansalarda ona karşı içlerinde biraz sevgi vardı. Ama şimdi onu koruyacak kimse kalmamıştı. Bu acımasız hayatta "tek" başına kalmıştı. Eskiden bu ülkeyi ve insanları ikiye bölen, onların arasında giren soğuk ve kanlı bir kılıç gibi acımasız ama bir o kadar da görkemli olan fakat sonunda insanların sevgilerinin bu ayrılığa son verdiği yıkık ve yok olmaya yüz tutmuş eski Berlin Duvarının yanında yürümüştü. Kendiside tıpkı bir zamanların Almayası gibi iki farklı yüzü vardı; düşünceleri, duyguları hatta hisleri bile ikiye bölünmüştü. Onun da tıpkı Berlin Duvarına olduğu gibi bu ayrılık sona ermişti: o da kendi iç duvarını yıkmıştı fakat o Almanyanın aksine birleşememişti aksine daha da şiddetli bir şekilde parçalanmıştı." Ve işte bu garip duygular içinde yürüyordu Berlin'in unutulmuş, karanlık ve dar sokaklarında.

                  Birden durdu etrafına baktı ve aradığı kişiyi sokağın yanında gecenin karanlığına inatla parlayan sokak lâmbasının altında gördü. Siyah cüppeler giymiş uzun boylu biriydi.

                                     - Kimsin sen? Beni niye takip ediyorsun. diye sordu adama.
                                     - Lordum sonunda sizi buldum. dedi siyah cüppeli adam. " Demek ki gerçekleşmiş, güsel o halde gitmeye hazır. " Sizi almaya geldim lordum. Gitmeliyiz, gitmemiz gerekiyor. - Iıı tabi gerçek kimliğinizi öğrenmek istiyorsanız. -
                                     - Gerçek kimlik mi? Ne demek istiyorsun sen.
                                     - Ah boşuna benden gizlemeye çalışmayın ben burada bulunan zayıf insanlardan biri değilim. Siz de benim neyi kasttetdiğimi çok iyi biliyorsunuz. Onlardan sizi ayıran "tek" fark; en azından şu an burda.
                                     - Sen nerden biliyorsun bunu ?
                                     - Benim nasıl bilebildiğim önemli değil eğer benimle gelirseniz bütün sorularınıza cevap bulabilirsiniz. Mesela gerçek kimliğinizin ve ailenizin kim olduğu gibi. Evet geliyormusunuz?
               " Başka bir seçeneği varmış gibi bir de soruyor sanki bütün o söylediklerinden sonra. Bulacağım kim olduğumu ve ailemi. Ama daha bu iş burda bitmedi. "
                                     - Peki geliyorum ama nereye gidiyoruz.
                                     - Oraya gidince görürsünüz. dedi ve

 
                                " Hannibal MATİAS  zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "







                                   Kazakistan - Astana


 
                        Sahipsiz, ıssız, boş ve kurak hiç bir insanın adımını dahi atmayacağını kazak bozkılarında tek başına yürüyordu. Düşünebilmesi için burası en ideal yerdi ya da en azından diğer yerleden daha sessizdi. "Keşke ölmüş olsam bütün o şeyleri duymak, hissetmek zorunda kalmasam." diye düşünüyordu. Zaten ona en fazla acı veren acılarını, yardım isteyen seslerini duyduğu, hissetiği insanlara yardım edememekti.


                        Hayatının en büyük, hatta "tek" pişmanlığı idi. Bir gece - tıpkı diğer geceler olduğu gibi - rüyasından korku ve telaş içinde kalkmıştı ama onu bu defa uyandıranın rüyaları olmadığını biliyordu. Bir ses duymuştu sanki, biri onu çağırmıştı ya da başka birinin adını acıyla haykırmıştı. Dışarıya çıktı evin etrafına baktı ama kimse yoktu ortalarda; yoksa kendisi bunu hayal mi etmişti!? Kendini hasırdan yapılmış yatağının üzerine attı ve umutsuzca tekrar uyumaya çalıştı. Sabah kalktığında ailesi çoktan uyanmış annesi kahvaltıyı hazırlamış onu bekliyorlardı. Onları çok seviyordu. Her ne kadar onun biyolojik anne ve babası olmasalarda kendisi onları gerçek ailesi olarak kabul etmişti. Öğretmeni ona bir gün " Anne ve baba " demişti. " İşte bunlar sadece çocuğu yapmakla ya da doğurmakla anne-baba olunabileceğini sanıyorlardı. Asla ama asla böyle bir şey olmaz. Eğer sen çocuğunu yetiştirmemişsen, iyi ya da kötü, mutlu ya da mutsuz, başarıları ya da başarısızlıklarından onun yanında olmamışsan o çocuğun sana anne-baba diye seslenmesini bekleme." işte böle sölemişte öğretmeni ona, o da hak vermişti onun tek gerçek ailesi vardı onlarda yanındaydı işte.

                        Şehire inmişti okulu için. Orada yatılı okuyordu, haftasonları ailesini ziyarete geliyordu ve bugün tekrar okula dönmek zorunda idi. O gün akşam sıkıntı içinde uyumuştu. Ertesi gün derslere bir türlü dikkatini verememişti. Sanki birileri kulağına fısıldıyordu, zihninde daha önce görmediği kişileri ya da yerleri görüyordu; onları insanları hissediyordu sanki sanki....Tam kendi düşüncelerine dalmıştı ki, müthiş bir çığlık duydu ve aynı çığlığı zihninde hissetti. Bu sesi tanıyordu ama nasıl olurdu?! Birden yapmasını gerekeni yaptı ve gözlerini kapattı işe tam o sırada karşısında eli silahlı üç kişi duruyordu. Hepsini suratında manyakça bir ifade vardı. İçlerinden uzun olanı glock marka silahı başına dayadı ve tetiğe bastı. Anında kendi bedenine döndü. Hemen yola çıktı: Eve gitmeliydi; gördükleri gerçekmiydi yoksa bunlar sadece zihninin ona oynadığı bir oyunmuydu işte o zaman anlardı. Aksama doğru saat altı civarında gelmişti evine, dışarıdan her şey normal görünüyordu; kapıya yaklaştığında açık olduğunu fark etti ve içini büyük bir korku kapladı.

                       Kalbi ona hemen içeri girmesini emrediyordu ama aklı buna şiddetle karşı çıkıyordu fakat sonunda; kalbi bu savaşı kazandı ve evin içine doğru yürümeye başladı. Oturma odasına girdiğinde; hayatında bir daha asla unutmayacağı bir manzarayla karşı karşıya kalmıştı. Gördüğü o uzun boylu adam annesini ve babasını öldümüş. Onları bir hayvan gibi parçalara ayırmıştı bütün organlarını çıkarmıştı!!! Gördüğü manzaranın şokuyla donup kalmıştı. Adam onu gördüğüne dair en ufak bir belirtide bulunmamıştı ama içeri girdiği sırada babasının koltuğunda gazete okuyan adam ayağa kalıp ellerini iki yana açmış bir şekilde ona gülümsüyordu:

                                         - Oğlum, yıllar sonra seni buldum sonunda. dedi. Onlarca yıldır seni arıyordum....

                       Ama o an adamın sölediklerinin tek bir kelimesini bile duymuyordu. Sanki transa geçmişti, o an kendisi olamaktan çıkmıştı. Adamın sölediği bir kelimeye takılmıştı " ailen " demişti adam, evet annem ve babam işte buradalar ve öldüler, öldürüldüler. O an ölmek istedi ama yapamadı sonra başka bir şey hissetti öldürmek. Birden beyninde şimşek çakmaya başladı ve kendisininde nasıl yaptığını bilemediği bir şey yaptı. Gazete okuyan adam, ailesini öldüren adam hatta o sıra mutfakta bulunan diğer adam da dahil evin içindeki herkesin beyni binlerce ufak parçalara ayrılmıştı. İşte ondan sonra evden nasıl dışarı çıktığını, nasıl buralara kadar gelebildiğini hatırlamıyordu. Tek istediği şey biraz sessizlikte ve o da buraya gelmişti. Tam o sırada arkasında bir ses duydu; simsiyah cüppeye bürünmüş bir adamın onu izlediğini fark etti. Aklının ona bir oyunu sandı ama adam şu an kendisi gerçek gözüktü gözüne - artık kendisi ne kadar gerçekse - Adam ona bakıp gülümseyip selam verdikten sonra:

                                          - Lordum! Sizi almaya geldim, gitmemiz gerekiyor, dedi.
                                          - Nereye ? diye sorabilmişti. Sanki bu anın geleceğini biliyordu. Gitmesi gerektiğini biliyordu tek sorun buna hazır olup olmadığıydı. Birden adamı daha öncede gördüğünü hisseti. Siyah cüpperli adam memnuniyetini gizleme gereği duymadı:
                                          - Size ihtiyaç olan yere; evinize...
                                          - Evime!!!??? diye tekrar etti. "Peki o zaman gidelim...."


                                 
                               " Ezrak YEDİGEY  zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "



                                       Çin - Vuhan


                        Dünyanın en muhteşem yapılarından biri olan, yapılmasının asıl amacı kendilerini devrin en güçlü imparatorluğu olan Hun İmparatorluğu' unun saldırılarından korunmak için yapılmış; uzaydan bile görülebilecek mükemmel bir tarihi eser olan  Çin Seddin'de derin düşünceler içinde yürüyordu. Öfkeliydi, hem bu hayata, hem bu ülkeye hem de bu ülkenin insanlarına. Sırf onlara benzemediği için - Amerikalı beyazların orada yaşayan siyahlara yaptığı muameleyle karşılaşmış - aşağılanmıştı, dışlanmıştı ve en önemliside onu yok etmişlerdi. Çünkü onu cezalandırmışlardı onu bu değersiz hayata bağlayan şeyi yok etmişlerdi. Ailesini. Ya ölecekti ya da öldürecekti iki seçeneği vardı. O öldürmeyi seçti: ölmekten korktuğu için değil aksine eğer ölürse bu insanlar kendisi gibi olanlara daha çok zülüm edeceklerdi. O da artık bunlara dur diyecekti.

                        Bir kaç gün önce - her gece olduğu gibi - uykusundan korku ve telaş içinde uyanmıştı, zar zor nefes alıyordu. Sanki biri onu öldürmek istemişti. Gözlerini bir süre açamadı bir an için kör olduğunu sandı ve boğuk bir çığlık attı. Üç saniye sonra her şey normale dönmüştü. Daha iyi nefes alıyordu ve gözleri gayet iyi görüyordu. Heralde telaşa kapıldım ondan olsa gerek diye düşündü. Yatağa tekrar yattığında uykusunun kaçtığını fark etti. O da doğrulup yatağın içinde oturur şekilde bir pozisyon aldı. Düşünüyordu, seviyordu düşünmeyi ona bir çok gerçeği açıklayan ya da açıklatan eylemi idi. Mesela ailesinin onun gerçek anne ve babası olmadığını öğrenmişti bu sayede ama bozulmamıştı buna aksine sevinmişti iyi ki bu kadar muhteşem insanlar büyüttü beni diye düşünmüştü. Buraya Çin'in en verimli topraklarının bulunduğu yere taşınmışlardı. Çünkü onları orada - daha doğrusu kendisini - hor görmeye başlamışlardı, onlardan, oradan olabildiğince uzağa kaçmışlardı. Burada da belli bir süre sonra aynı muameleyi görme başlamıştı.

                       Onlara - ona - böyle davranmalarının sebebı kendilerine benzememesiydi. Bir yerde ırkçılıktı bu ama kimse hatta polisler bile bir şey söylemiyor yapılanların önüne engel olmuyorlardı. Umrunda değildi insanlar, annesi ve babası ile birlikte olduktan sonra.

                       Saat öğleni çoktan geçmişti o yataktan kalktığında. Ailesinin erkenden tarlaya çalışmaya gittiklerini biliyordu. Onu uyandırmamışlardı, kıyamamışlardı heralde. Sırf kendisi okusun diye gecesini gündüzüne katan ailesini ümitlerini nasıl boşa çıkarabilirdiki. İmkansız böyle bir şey yapması. Bu zamana kadar kitap okumuş hemen hemen her şeyi öğrenmişti. İşte şimdide öğrenmediği bir şeyi öğrenmek için yola çıkmıştı; tarlada çalışmayı. Ailesine yardım edebilmek için bunu da öğrenmesi gerektiğini biliyordu. Tarlalarında ulaştığında ortalar kimseyi görememişti, heralde bir yere kadar gitmişlerdir. Biraz sonra gelirler umuduyla beklemeye başlamıştı. Uzun bir süre boyunca kimsenin gelmediğini görüp eve dönmeye karar vermiştir. Ve tam o sırada müthiş bir acılı çığlık duydu ve ardından silah sesi geldi. Çığlık ondan sonra hemen kesilmişti fakat genç adam olduğu yere mıhlanıp kalmıştı. Çünkü bu çığlığı tanımıştı; annesini çığlığıydı bu. Bir kaç dakika sonra sanki bir rüyadan uyanırmışçasına koşarak biraz ilerideki kulübeye gitti. Tam içeriği gireceği sırada kapıdan uzun boylu, çarpık suratlı, kanca burunlu ve bir elinde silah bulunan adam çıkmıştı. Adam pis pis sıratarak:

                                            - Nereye gidiyorsun ufaklık, diye sordu. Genç adam ağlayarak;
                                            - Annemi görcem çekil önümden, Nerde o söle bana, ne yaptın ona, dedi
                                            - Annen babanın yanında, dedi adam iğrenç bir gülüşle.
                                            - Ne? Nasıl yani güvendemi? Peki o çığlık neydi? sölesene be adam çıldırtma insanı.
                                            - Haha ! Aslına bakarsan artık senden benden daha çok güvendeler. dedi ve tam o sırada imkansız bir şey olmuştu adamın aklından geçirdiği her şeyi duymuştu. Sonra zihninde bir görüntü canlandı. Arkasını dönüp kustu bu görüntü karşısında. Öfkesi inanılmazdı, sıradan bir öfkeyi geçmişti onun öfkesi, işte ne olduysa tam o sırada olmuştu; adamla göz göze geldikten sonra adam birden buz kesilmişti ve sonra binlerce ufak parçalara ayrılmıştı.

                     Tüm bunları tekrar hatırlarken gene hissetmişti o duyguyu, bu hayatta tek oluşunu. Arkasını döndüğünde simsiyah cüpplere bürünmüş bir adamın onu izlediğini fark etti. Adamın gözüne baktığında ona karşı hiç bir kötü hisleri olmamıştı aksine sanki eski bir dostunu anımsatıyordu. Adam:

                                           - Lordum! Sonunda sizi buldum. çok uzun zamandır sizi arıyordum. Mükemmel görünüyorsunuz. dedi adam.
                                           - Teşekürler, diyebilmişti ancak ve tam o sırada adamla tekrar göz göze gelmişti. Birden zihninde görüntüler, hatıralar geçti. Bir süre sonra:
                                           - Gidelim o zaman. dedi.


                                   " Jackie SİAN  zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "



                                 Rusya - Moskova


                      Gecenin gündüze, gündüzün geceye yer; havaya atılan bir damla suyun daha yere değmeden buza dönüştüğü ve ölmeninde yaşamak kadar zor olduğu dünyanın en soğuk yerlerinden biri olan Sibirya'da, havaya umursamadan buzların üstünde soğuk buzdağı gibi dikiliyordu. Üsntünde karın beyazlığına tezat oluşturacak şekilde giydiği siyah kar kıyafetleri vardı. Genç adam buzun üstünde donmuş gibi hiç kıpırdamadan bir iki metre ilerideki donmuş göle bakıyordu. Sanki birini ya da bir olayın başlamasını bekliyor gibiydi ve birden çok hafif nerdeyse rüzgarın boğuk sesinden duyulamayacak şekilde bir ses etrafta yankılandı. Gölün üzerinde bir ucundan diğerine ulaşan kıyamet çatlağı belirdi. Ardında büyük bir gürültü koptu ve gölün üstündeki kalın bu tabakası parçalara ayrıldı. Simsiyah suların karşısına dikildi. Genç adam üstündeki kıyafetleri çıkarıp dondurucu derecede soğuk olan suya hiç tereddüt etmeden atladı. Taymir gölünün derinliklerine iniyordu yani yeni yuvasına.

                      " İki gün önce dünyadaki en mutlu insandı. Şu kısacık ömründe herkesten, her nesneden daha fazla sevdiği ve değer verdiği biricik aşkı Niki ile evleneceklerdi. Aslında Niki'nin onunla evlenmeyeceğini düşünüyordu önceleri fakat yanılmıştı. Ona yalan sölemişti. Ailesinin gerçek ailesi olduğunu sölemişti fakat gerçek bu değildi. Kendisi gerçek ailesini hiç tanımamıştı ama bu insanlar onu sevmişti o da onları sevmişti. Yani ailesiyle aralarındaki tek farkı kan'dı. - Eski bir deyiş vardı: Aileyi kan bağı belirlemez, tek gereken şart ise sevgidir. - Nikahtan bir önce gerçeği sevgilisine sölemişti ama kız beklediğinden çok daha farklı tepki vermişti. Kabul etmişti evlenme teklifini. Evleneceği yer Moskova'nın güneydoğusunda bulunan Volga ırmağının kenarında olacaktı. Rusya'nın en güzel yerlerinde biriydi ve ailesi düğünü burda yaparken hiçbir masraftan kaçınmamıştı.

                        Bir gece önce yataktan kalktığı gibi evden dışarı çıkmıştı. Birileri ona seslenmişti ama kendi kendisine nerden diye sordu. Bir süre telaş içinde evin etrafında dolaşmaya başladı ona seslenen onu çağıran kişileri bulmak istiyordu sonra sakinleşmek için iki ağacın arasına kurulmuş çardağa oturdu. Düşünmeye başladı; birileri ona seslenmişti ama nerden, rüyasında mı veya burdamıydı?

                        Oradan biraz daha oturduktan sonra umursamadan evine geri döndü. Kuş tüyü yatağına kendini attı ama bu gece bir daha uyuyabileceğini sanmıyordu. Yataktan kalkerken çok huzurluydu çünkü günlerdir bu kadar rahat bir şekilde uyumamıştı. Gözü saate takıldı ve imkansız bir şey gördü. Saat 12:45 di yani düğüne 45 dk vardı. Dünyada kendi düğününe geç kalan tek damat kendisidir diye kendi kendine çıkıştı. Çok hızlı bir şekilde giyinmeye başladı ve 10 dk sonra evden çıkmış araba ile düğün alanının yolunu tutmuştu. Neden düğünü bu kadar uzakta yapmışlardıki. Yolda giderken aklına olmadık düşünceler gelmişti ama o bunları hemen aklından çıkarmıştı. Yaklaşık bir saat sonra düğün alanını uzaktan görmüştü ağaçların arasından fakat bir terslik vardı heralde çünkü düğününün olacağı yerin üstünde siyah dumanlar ağır ağır gökyüzüne yükseliyordu. Volga nehrinin yani düğününün olacağı alana ulaştığında karşılaştığı manzayla adeta donmuştu.

                      Etraf kan gölüne dönmüştü. Yerde onlarca insan kanlar içinde yatıyordu, kiminin bacağı, kiminin kolları kopmuştu. Kıyıya doğru yaklaştığında ise böle bir manzarayı sadece korku filmlerinde göreceği cinstendi. Ailesinin, Niki'nin ve onun ailesinin kafalarını vücüdundan ayırıp beş katlı düğün pastasının herbir katına sırayla dizmişlerdi. Adeta donmuş bir şeklide hiç kıpırdamadan etrafa bakıyordu. Bunların ona aklının bir oyunu olduğu istiyordu ama gerçek öğle değildi. Artık hayatında tek başına kalmıştı, yaşayan hiç akarabası yada yakını kalmamıştı. Birden oturduğu yerden kalkıp üstündeki damatlığını çıkardı ve kendisini Volga'nın hırçın ve asabi soğuk sularına attı. İşte şimdi burdaydı ve dünyanın en soğuk sularında yüzüyordu daha doğrusu yaşıyordu. "

                      Kendisinin suyun üstüne doğru sürüklendiğini hisset, bir süre direnmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Cehennem kadar soğuk olan suyun yüzeyine çıkmıştı ki, karşısına siyah cüppelere bürünmüş bir adam çıtı. Kendisini kısa bir zaman boyunca dikkatle izledi ve ona gülümsedikten sonra:
                                         
                                         - Üzgünüm lordum ama sizi sudan geri çekmek zorunda idim. dedi adam.
                                         - Neden, nasıl ya da dur bir dakida niye yaptın? diye sordu telaş içinde, çünkü kendini çok garip hissediyordu.
                                         - Çünkü sizi geri götürmeye geldim, gitmeliyiz, gitmek zorundayız. dedi adam. Hiç düşünmeden:
                                         - Nereye gideceğiz ve neden benim gelmem gerekiyor. Adam bir anlık şaşkınlıktan sonra:
                                         - Zaten biliyorsunuz lordum, evinize gideceğiz.
                                         - Benim evim burası artık bu sular benim yuvam...
                                         - Ah hayır ben gerçek evinizden bahsediyorum. dedi ve sonra gözlerini hiç kırpmadan kendisine baktığını fark etti sanki sanki bu adam kendi zihnine girmeye çalışıyordu. Sonra imkansız bir şey oldu kendi zihninde tamamen yabancı bir varlık hissetti ve ardından kendisinin daha önce görmediği insanlar, yerler, görmeye başladı. Artık kararını vermişti.
                                         - Evet lordum şimdi geliyormusuz.
                                         - Peki o halde gidelim. dedi ve


                                    " Andre NİHCOLAİ zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "


                               
                               Türkiye - İstanbul

                      Üsküdar'ın bu saatlerde ıssız bir çölü andıran sessizliğiyle ve güzelliği aldığını Venedik sularına benzeyen o muhteşem sahilinde yürüyordu. Gözlerini kırpmadan dünyanın en güzel manzarasına bakıyordu. Güneş bütün şehveti ve güzelliği ile gökyüzüne doğru çıkarken, genç adamın yaşadığı olaylar inatla gözünün önünden gitmiyordu.

                      " Bir kaç gün önce hayatında asla başına gelmemesi için binlerce kez dualar ettiği olay başına gelmişti. Boşuboşuna sölememiş atalarım diye düşündü:" kötü düşünürsen, kötü olur. " Ailesini onu bu hayata bağlayan iplerini kesmişlerdi. Onu kılavuzsuz bırakmışlardı. Hatırlıyordu aslında hatırlamak istemiyordu ama kendi elinde değildi artık. O gece gene uykusundan korkuyla kalkmıştı; son günler gördüğü şu  saçma rüyalarından birini görmüştü. Artık çekilmez olmuştu. - Önceleri katlanılırdı fakat son zamanlar çok "farklı" olmaya başlamıştı. - Bu defa da biri ona seslenmişti. Yatağından kalktığında kafası karışıktı çünkü ona rüyasında mı yoksa gerçekte mi seslenildiğine karar veremiyordu. Birinin ona dışarıdan seslenmes imkansızdı çünkü sekiz katlı bir apartmanın son katında oturuyorlardı ve bu şekilde birinin ona aşağından seslenmesi ve onun da bunu duyması olanaksızdı. Evin içinde dolaşmaya başladı, mutfağa geçtiğinde buzdolabının kapağını açıp bir kaç şey atıştırdı ve odasına geri döndü. Bu gece bir daha uyuyamayacağını bile bile kendini yatağına attı.
                        Sabah kalktığında ailesi onu kahvaltı masasının başında bekliyorlardı beraber kahvaltı yapmak için. Sabah erken saatlerde işleri olduğu halde sırf onunla beraber kahvaltı yapmak için kendisini beklemişlerdi. Ailesini  çok seviyordu, onlarsız neler yapardı bilmiyordu. Onu İstanbul'un pisliklerle dolu ve girenin yalnızca ölüsü çıktığı - kendisi nerdeyse ölüyordu - bir ortamdan kurtarmışlardı. Şimdi ise hayatının en güzel günlerini geçiriyordu. Kahvaltıdan sonra bugün çok önemli bir iş görüşmesi olduğu, yazdıkları kitabın görüşmelerini yapacağını o yüzden geç gelebileceklerini söylemişlerdi. Bu haberi aldığında kendi garip hisseti. Bütün gün saçma sapan işlerle uğraşmıştı ama onun en sevdiği play sitation du.  Sabahtan akşama kadar başından kalkmamıştı. Bir an kafasını kaldırıp saate baktığında şaşırıp kalmıştı çünkü saat gece yarısını geçmişti ve ailesi hâlâ gelmemişti. Evin içinde sabırsızca dolaşmaya başladı, can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmıştı ve zaman geçirmek için televizyonu açtığında bir daha gözünün önünden gitmeyeceğini bildiği bir manzar ile karşı karşıya idi. Habelerde bir çiftin katledildiğini söylüyordu ama o bunların hiç birini duymuyordu. Çünkü ölen kişiler kendi ailesiydi. Haberi sunan kadın bunun bir terör örgütünün işi olduğunu sölemişti fakat kimin yaptığı bilinmiyordu.

                       O anın kendisi için bi'tarifi yoktu. Bütün hayatın sonra ermişti, eski yaşantısına geri dönecekti artık bu defa kesinlikle ölecekti çünkü onu oradan çıkaracak kimsesi kalmamıştı. Şu belalarla ve pisliklerle dolu hayatında - ilk ve tek - olarak sevdiği insanları kaybetmişti. Bir ya da binlerce hain tarafından öldürülmüştü ailesi ve hepside cezalarını bulacaktı. Gözündeki inci tanesi bir damla yaş daha yere düşmeden o kararını vermişti. Kana kan ve o an müthiş açıklanması imkansız bir şey oldu. Sanki ruhu bedeninden çıkıp ona bu ızdırabı çektirenleri arıyordu heryerde. Gözlerini açtığında kendini tekrar evinin içinde buldu. Artık hepsini yerlerini biliyordu hatta şu an bile onları görebiliyordu.

                       Ertesi gün haberlerde insanlar karşılaştıkları manzarayla dilleri tutulmuştu adeta. Spiker:" Bu gece ve sabaha doğru yapılan araştırmalarda binlerce teröristin belirlenemeyen sebeplerden öldürüldüğünü söylüyordu." Artık huzur bulmuştu ruhu, sanki bugün güneş onun için doğuyordu. Gidecekti, gitmesi gerekiyordu. Kafasını kaldırıp sağ tarafındaki banka baktığında siyah cüppeli bir adamın onu izlediğini fark etti. Adam ona beceriksizce gülümsedi ve sonra:

                                     - Lordum sonunda sizi buldum.dedi
                                     - Geç kaldın,
                                     - Özür dilerim lordum. Gitmeye hazırmısınız? diye sordu adam. Genç adam son bir kez dünyanın en güzel manzarasına bakıp buralara neden daha önce gelmediği için kendine lanetler okudu ve İsntanbul'la vedalaştıktan sonra:
                                     - Tamam gidelim. dedi ve

                              " Han KARACABEY zamanın derinliklerine doğru inmeye başladı. "           
Logged

ÖLÜM ŞİİRİ

Kanımı alın,
Kefenimi,
Ve
Ne varsa benden kalanı.
Mezar başı yalnızlığında cesedimin,
Fotoğrafını çekin.

Dünya görsün,
Görsün yargıçlarınız,
Vicdanlı insanlarınız,
Görsün,
Ben ilkeliyim,
Hak yemem diyenler.

Dünyanın, tarihin önünde,
Çocuklarımın karşısında,
Taşısınlar
Bu masum canın yükünü.
Sözde barışı kollayanların elinde,
Bu günahsız canın,
Çaresiz acılara mahkumiyetini görsünler.


Cuma ed-Dussari

Guantanamo'dan Şiirler : Mahkumlar Konuşuyor
Marissa
Son Yok Edilecek Düşman,Ölümdür.
Mod
Has Türk Kahvesi
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 6004


''Est Solarus oth Mithas''


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Kasım 10, 2007, 19:55:00 »

heyyy çok ilginç bir hikaye oluyor eee devamı ne zaman eline sağlık bu arada.
Logged


EJDER KRALI
Şeker
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 166


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Kasım 11, 2007, 01:18:16 »

ÇOK GÜZEL OLMUŞ TEBRİKLER DEVAMINI BEKLERİM
Logged
AnİMaGuS_bLaCK
\\ LoRD BLaCK //
UU Seherbazları
Telve
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 690


Beneficium accipere libertatem est vendere.


Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #8 : Şubat 08, 2008, 14:22:01 »

BÖLÜM 3 : BEKLEYİŞ


              Gökyüzü sırrını asla vermek istemeyen bir insan gibi içine kapanmış, bulutların ardına gizlenmişti. Bulutlar sahibini düşmanından koruyan bir bekçi köpeği gibi hiddetli ve sabırsızdı, saldırmak için. Dolunay sebep olduğu acıları bile bile inatla bulutların arasından çıkmaya uğraşıyordu. Gece yeryüzündeki bütün canlıları kollarının arasına almıştı.

                     Büyük fakat bir o kadar da güzel ormanın kıyısında; küçük, yıkık dökük ve sahipsiz bir kulübe vardı. Bu gecen sahipsiz olan kulübede bir farklılık vardı. Bu zamana kadar asla ateş yanmamış olan kulübenin kırık penceresinden; içeride yanan ateşin yansıması görülüyordu. Kulübenin içinde beş kişi vardı. Fakat camdan içeri bakan birisi bile bu beş kişiyi fark edemezdi çünkü hepsi simsiyah cüppeler içinde, gölgeler arasında bekliyorlardı. Kulübenin ortasında eski ahşap dikdörtgen bir masa bulunuyordu ve etrafında aynı ahşaptan yapıldığı herhalinden belli olan dokuz sandalye vardı. Kulübenin içini sadece karşılıklı duvarlarda asılı duran iki meşale aydınlatıyordu daha doğrusu aydınlatmaya çalışıyorlardı. Gölgeler arasından çıkan lider yavaş haretlerle kulübenin ortasına gelip masada bulunan sandalyelerden birine oturdu. Diğerleri de liderlerini izledi fakat onlar lider kadar sakin görünmüyorlardı. Hareketleri çabuk ve acelece idi. İçlerinden biri:
                                 
                             - Daha ne kadar bekleyeceğiz? Bunca zaman bekledik artık daha fazla beklemek istemiyorum. Hem herkesin geleceğinden eminiz değilmi? diye sordu. Masadaki herkesin - lider dışında - bu söz şaşırdıkları herhalinden belli oluyordu.
                             - Ne demek bu: "Hepsi gelecek mi?" sözü. Elbette gelecek. dedi kararlı bir şekilde fakat o da sonra umutsuzca lider bakarak. "Öyle değil mi?" diye sordu. Masaya mutlak bir sessizlik hakimdi. Herkes liderin ne söyleyeceğini bekliyordu şimdi, merakla.

                      Fakat liderin aklından tamamen başka şeyler vardı. Lider bir süre başı öne eğik bir şekilde bekledi. Masadakiler onun vereceği cevabı düşündüğünü sanıyorlardı ama elbette yanılıyorlardı. Sonra kararlı bir şekilde herkese uzun uzun baktıktan sonra konuşmaya başladı:

                             - Evet, biri hariç hepsi geliyor. dedi ve sakince masadakilerin vereceği tepkileri beklemeye başladı. Tam tepkiler tahmin ettiği gibi olmuştu. İlk başta şaşkınlık, sonra mırıltılar ardından öfke nidaları küçük kulübeyi sallamaya başladı. Masadakilerin öfkesinin şiddetini gösteren tek şey ise fırtına olmuştu. Önceleri sakin sakin esen rüzgar kulübeden gelen öfkelerle birleşip büyümüş ve fırtına olmuştu artık neredeyse kulübeyi tamamen yıkacaktı. Tam bir karmaşa dolmuştu kulübenin içine. Elinin bir hareketiyle herkesi susturdu.

                            - Öfkenizi anlıyorum; binlerce yıldır bekliyoruz, sabrediyoruz fakat şu olanlara bakın, evet bende sinirlendim ama öke ile bir sonuca varamayız bunu sizde çok iyi biliyorsunuz. Şimdilik bunu unutun, gelenlere konsantre olun. İlk işimiz....

                            - Ama .... dedi masadakilerden biri ve bunu dediğine pişman oldu. Diğerleri acıyarak ona baktılar. Bu yaptığı çok yanlıştı ve lider kolay kolay yanlışları affedecek biri değildi hele bir de onun sözünün kesilmesi ise konu daha vahim olamazdı. Fakat liderin tepkisi herkesin beklediği gibi olmadı. Tabii bu onlara göre hafif bir değişimdi onlar daha kötülerini görmüştü. Lider değişmişti; şimdi daha büyük gibiydi, sanki bütün kulübeyi kaplıyordu ve öfkesi gözlerinden okunuyordu.

                            - Anlaşıldımı dedim? dedi. Bunu onun sözünü kesene bakarak sölemişti fakat herkese hitap etmişti. - Birazdan burada olurlar. Onları ben karşılayacağım. Sizler diğer işlerle ilgilenin. Umarım bir şikayetiniz yoktur. dedi alayla. Masadan hafif anlaşılması güç mırıltılar yükseldi. Sonra lider ayağa kalktı uzun asasını kendine doğru salladı ve birden pejmürde giysili, uzun beyaz sakallı yaşlı bir adama dönüştü. Şimdi ki hali ile eski hali arasındaki fark inanılmazdı. Masadakiler bu olay şaşkınlıklar izlediler. Onların böle gücü yoktu. Tamam onlarda çok güçlüydü hatta çok güçlü kelimesi bile yetersiz kalabilirdi bazen ama hiç biri lider gibi olamazdı. O hepsinden farklı idi. O muhteşemdi.

                     Masada bulunan kimse liderin söylediklerine hayır diyemedi. Çünkü şu an tartışmak için daha kötü bi an olamazdı. Hepsi lidere başlarıyla selam verip onlara verilen görevleri yerine getirmek için kayboldular.

                     Yaşlı adam kambur bir şekilde ayağa kalkıp, eskimiş uzun bastonuna dayanarak pencereye gitti ve kırık camdan dışarıya bakmaya başladı. Ardından yavaş adımlarla bastonuna dayanarak masanın başındaki sandalyeye oturdu e her ne kadar belli etmesede sabırsızca beklemeye başladı.

...
BÖLÜM 4  :  DEVRİK KRALLAR ŞEHRİ


             Gecenin bütün maharetini kullanıp ortalığı sanki sonsuz karanlığa gömmüş gibi duran ormandan insan siületleri ortaya çıkıyordu. Cüsseleri birbirlerinden farklı fakat üstlerindeki kıyafetler aynı olan sekiz insan soğuk havada telaşlı adımlarla yürüyorlardı. Son bir çabayla ortalığı az da olsa aydınlatmaya çalışan dolunayın altında birbirinden garip düşünceler içinde bilinmeyene doğru gidiyorlardı. İçlerinden en iri olanı:

                            - Hey ileridebir kulube görüyordum. dedive parmağı ile o yönü işaret etti. Diğer herkes o tarafa dönüp baktıklarında yüzlerine bir gülümseme oturdu. Hepsinin o an aklından aynı şey geçiyordu. Kurtulmuşlardı. Şu soğuk havada bilmedikleri bir yerde dolaşıyorlardı ve biraz daha oyalansalar soguktan ölecek duruma geleceklerdi.

                     Grup küçük kulübenin yanına vardıklarında; kulübenin terk edilmemiş olduğunu gördüler. İçerden ateşin yansımaları geliyordu. İçlerinden biri kırık pencereden başını uzatıp içeri baktığında; sadece yaşlı bir adamın olduğunu gördü ve bunu diğerlerine söyledi. Herkes birbirini suratına bakıyordu. Ne yapmaları gerektiğini bilmek istiyorlardı.

                             - Hade ama alt tarafı yaşlı bir adam bize ne yapabilir ki? Hade içeri girelim. dedi biri. ve kapıya doğru hareketlendi. Önce tereddüt ettiler ama sonra onu takip ettiler. İçeri girdiklerinde herkes bakışları tek bir yere odaklanmıştı yaşlı adamın üstüne.

                     Burası oldukça küçük bir kulübeydi. Karşılıklı iki duvarda asılı duran meşalelerin amansızca aydınlatmaya çalıştığı karanlık ve kasvetli bir havası vardı içerinin. Kulübenin ortasında bulunan eski ahşap masadan başka bir şey yoktu kulübede. Masanın başında yeni gelenleri hiç umarsamayan bir bakışlarla takip ediyordu yaşlı adam. Yeni gelenlerden pek rahatsız olmuşa benzemiyordu.

                    Grup yarı şaşkın yarı meraklı gözlerler yaşlı adamı inceliyordu. Yaşlı adam bundan hiç rahatsız olmuşa benzemiyordu. Yeni gelenlere oturmalarını işaret etti. Bu teklifi şükran duyarak kabul ettiler. Ortamda sadece rüzgarın çıkardığı uğultu dışında başka hiç bir ses yoktu. Herkes birbirine bakıyordu konuşmak için. İçlerinden biri ayağa kalkarak:

                             - Selam bu kulübenin sahibi sizmisiniz? Kusura bakmayın paldır küldür içeri girdik aa çok uzun zamandır çok kötü şartlar altında yolcukluk yapıyoruz ve dinlenmek için bir yere ihtiyacamız var. Eğer izin verirseniz burada kalmak istiyoruz. dedi. Sessizce yaşlı adamın konuşmasını bekledi ama yaşlı adam hiç bir tepki vermemişti buna. Adam tekrar konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

                             - Kendimizi tanıtmamıza izin verin. Benim adım Dominic Conner. dedi. Esmer biri idi ve yüzünden bu yaşlı adamın kim olduğunu merak ettiği her haliyle belli oluyordu ve o siyah gözleri herşeyi açıkça önüne seriyordu.
                         
                             - Benim adım Ezrak Yedigey. dedi. Uzun siyah saçları olan adam. Yüzü ifadesizdi fakat kahverengi gözlerinde yanan merak alevini herkes fark edebiliyordu. Onun karşısında oturan kısa siyah kıvırcık saçlı adam devam etti:

                             - Benim adım Kaman Kongon. dedi ve başını eğdi biraz bekledi ve sonra herkese meydan okur bir şekilde bakmaya başladı. Siyah tenli biri idi. Yüzünden çektiği bütün acılar anlaşılabiliyordu.

                             - Ben Hannibal Matias. dedi. Yapılıca, beyaz tenli biriydi. Kısa siyah saçları, ince kaşları sayesinde ela gözleri hemen göze çarpıyordu. Yakışıklı biriydi. Hareketleride acelece değilde daha sakin ve daha herşeye hakimhane havasında idi.

                             - Jackie Sian emrinizdeyim. dedi. Çekik gözlü, ince yapılı olan. Masadaki en zayıf adam oydu. En azından bu yeni gelen sekiz kişilik grubun içenden öle idi.

                             - Andre Nihcolai. dedi ve başka hiç bir şey demeden sessizce yerine oturdu. Yanındaki adam ona kısa bir bakış attıktan sonra konuşmayı o devraldı:
               
                             - Benim adım Han Karacabey. dedi. Masadaki diğerlerinden farkı hemen göze çarpıyordu. İçerideki tek sarı saçlı adamdı ve uzun sarı saçları hemen göze çarpıyordu. O da ihtiyara kısa bir bakış attıktan sonra yerine oturdu. Sıra grubun en iri, en yapılı - dolayısıyla en güçlü - adamına gelmişti. Hareketlerinde hafif bir acelecelik vardı ve bakışlarını kaçırıp duruyordu.

                             - Vito Tomassi. dedi, başını eğip selam verdi ve hemen yerine oturup bir süredir tuttuğu nefesi abartılı bir şekilde verdi. Kendilerini tanıtma işi bitmişti. Onlar gerekeni yapmıştı, şimdi sıra yaşlı adamda idi. Masadaki bütün bakışlar ona dönmüştü şimdi fakat o bundan hiçte rahatsız olmuşa benzemiyordu. Aksine hafif bir alayla sırıtıyordu ama elbette diğerleri bunu göremiyordu çünkü ihtiyarın sakalları çık uzundu. Hannibal sabırsızca kıpırdandı ve öfkeli bir şekilde konuşmaya başladı.

                             - Biz kendimizi tanıttık ihtiyar. Şimdi sıra sende söyle bakalım sen kimsin? Burası neresi? Biz neredeyiz? diye ardıdına sorular sormaya başladı. Masadakiler bunu onaylacak şekilde söylendiler. Biraz zaman tanıdılar ihtiyara konuşması için fakat yaşlı adam hiçte oralı olmuyordu. Sadece dalgın dalgın masaya bakmayı sürdürüyordu. Şimdi herkes sinirlenmişti ve sabırsız bir şekilde yaşlı adamın konuşmasını bekliyordu. Vito'nun artık sabrı kalmadığını herkes açıkça görebiliyordu.

                             - Hadisene be adam seni mi beklicez sabaha kadar? Yaşına hürmetimiz var uzatma istersen. Konuş yoksa olacaklardan biz sorumlu olmayız. dedi. Şimdiden bir kaçı ayağa kalkmıştı bile ve diğerleride bunu görüp yavaş yavaş ayağa kalkıyorlardı. Herkese ayağa kalkmıştı ve tam yaşlı adama doğru hamle edeceklerken, yaşlı adamın konuşmak için öksürdüğünü duydular ve pür dikkat kesilmiş bir şekilde yaşlı adama bakmaya başladılar. ,

                             - Oturabilirsiniz. dedi. Ayakta olduklarını unutmuşlardı. Hemen yerlerine oturdular fakat ihtiyarın sesi hepsinin üstünde soğuk duş etkisi yapmıştı. Bunun nedenini anlayamadılar daha doğrusu ne hissettiklerini bile anlayamadılar. Yaşlı adama herkese garip bir ifade ile bakıyordu. Sonradan onlara ne olduğunu anladı. Sesini düzeltmeyi unutmuştu. Hafif bir şekilde öksürdü, bakışlarını yere indirdi sonra kafasını kaldırıp tek tek masada bulunan herkese baktı. En fazla on saniye dayanabildiler bu bakışlara ve hemen gözlerini kaçırdılar. Yaşlı adam konuşmak için ağzını açtı ve...

                            - Evime hoş geldiniz benim adım Yagbu ve burasıda DEVRİK KRALLAR ŞEHRİ.
...
Logged

ÖLÜM ŞİİRİ

Kanımı alın,
Kefenimi,
Ve
Ne varsa benden kalanı.
Mezar başı yalnızlığında cesedimin,
Fotoğrafını çekin.

Dünya görsün,
Görsün yargıçlarınız,
Vicdanlı insanlarınız,
Görsün,
Ben ilkeliyim,
Hak yemem diyenler.

Dünyanın, tarihin önünde,
Çocuklarımın karşısında,
Taşısınlar
Bu masum canın yükünü.
Sözde barışı kollayanların elinde,
Bu günahsız canın,
Çaresiz acılara mahkumiyetini görsünler.


Cuma ed-Dussari

Guantanamo'dan Şiirler : Mahkumlar Konuşuyor
miss-potter
~SoniAdorA~
UU Seherbazları
Köpüklü Kapuçino
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 1375


~Lonca Editörcübaşısı~:p


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : Şubat 08, 2008, 19:05:02 »

ilginç ama güzel bir hikaye olabileceğe benziyor ama bu tam olarak bir harry potter hikayesi mi yoksa ayrı bişey mi tam çözemedim de?
Logged



Harry Potter ve Umudun Büyüsü<br /><br />~Dans Kulübü~<br /><br />~HPC Yazarları Loncası~
AnİMaGuS_bLaCK
\\ LoRD BLaCK //
UU Seherbazları
Telve
*******
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 690


Beneficium accipere libertatem est vendere.


Üyelik Bilgileri E-Posta