Evet biliyorum çok uzun süre oldu
Ama yazdım ve bitirdim. Artık daha çabuk yazacağımı umuyorum bilgisayarım da geldiği için. Sonraki bir kaç bölüm de aklımda hazır. Sanıyorum sizin isteyeceğiniz tarzda şeyler olmayacak ama
Neyse
Buyurun yeni bölüme
İyi okumalar
Yorumlarınızı bekliyorum
Eee bir de biraz değiştirme yaptım eskiye dönüşlerde çünkü tam çıkaramadım
Kitap da yanımda değil ... Mazur görün
Bölüm 7: Başlangıç Cisimlenirken aklına nereye gidecekleri sorusu geldi ama bu Hermione'ye göre geç sorulmuş bir soru olacak gibiydi. Bir saniye sonra toprak ciğerlerindeki sıkışma hissiyle birlikte ayaklarının altından kayıp gitti ve Harry içgüdüsel olarak yumduğu gözlerini vardıklarını hissettiği an merakla açtı. Bu karanlık ve ıssız yere alışmaya çalışırken etrafına bakındıktan sonra nerede olduklarını fark etti.
“Hayır!”Hermione bu tepkiyi bekliyormuşçasına ona bakıyordu. “Harry, lütfen… Biliyorum sen-“
Kulaklarında yıllardır bastırmaya çalıştığı sesler yeniden uğuldarken en yakın arkadaşına şaşkınlıkla baktı.
“
Biliyor musun? Bilebilir misin gerçekten? Bilseydin burasını seçmezdin Hermione!”
Karşısındaki kızın gözleri dolmuştu ama yaşları tutarak onu ikna etmeye çalışıyordu hala.
“Hogwarts’a bu kadar yakın başka bir yer daha yok Harry. Ayrıca kimsenin aklına burada olabileceğimiz gelmez. Lütfen… Düşün Harry… Başka nereye gidebiliriz ki? Hogsmade? Orası zaten geçen yıldan beri korunmasızdı gördük ve eminim şimdi ölüm yiyenlerle kaynıyordur. Godric’s Hallow? Aynı şey orası içinde geçerliydi.. Burası kimsenin aklına gelmez Harry, gelse bile senin böyle davranacağını düşünecekleri için burasını umursamazlar. Değil mi Ron? Ron? Merlin aşkına! Sen de bir şeyler desene!"
Draco kızın kendisine seslenmesiyle irkilip “Evet abi, Hermione haklı. Bence de burası iyi.” Dedi ve bekledi. Aslında kendisi de burasının biçilmez bir kaftan olduğunu düşünüyordu çünkü Granger halkıydı. Ölüm yiyenler her yeri gözetliyordu. Diagon yolu, Bakanlık, Prive Driver, Kovuk, Hogwarts, Hogsmade, Godric’s Hallow… Herkes onların ortaya çıkabileceği bir yer bekliyordu ve gerçekten de burası kimsenin aklına gelmezdi. Potter bir an ona baktı. Draco Ron’un sözünün ona etki edeceğini biliyordu.
Biraz sonra yeşil gözlü çocuğun bakışları yeniden etrafa yöneldi ve kendi etrafında döndü. Tam merkezindeydiler. Karanlıkta hiçbir şey belli değildi ama o belli olduğu zamanları da gayet iyi hatırlıyordu. Gözleri Hermione’nin yanında durduğu taşa takıldı ve anılar saklandıkları yerden çıktı.
“Ne?”
“Hayır dedim. Birlikte alacağız, üç deyince!”
“Harry sen hak ettin-”
“Böylece Hogwarts kazanmış olacak, hangi bina olduğunun önemi yok!”
“Harry!”
“Hadi! Bir, iki, üç!”
İki el aynı anda parlayan kupaya tutunurken Dünya bir anda ayaklarının altından çekilmişti.
…
Cadı heykeli tüm heybeti ile karşılarında duruyordu. Issız ve aynı zamanda tanıdık gelen bir mezarlıktaydılar.
…
“Kupanın anahtar olduğundan Haberin var mıydı Harry?”
“Hayır.”
“O zaman asalarımızı çıkarsak iyi olacak.”
…
Gözleri birkaç adım ilerideki mezara ilişiyordu.
Tom Ridde
Yazıya dikkatle bakarken korku onu ele geçiriyordu.
“Cedric!”
Aynı anda hissettiği dayanılmaz acıyla birlikte toprağın üstüneydi.
“Harry iyi misin?”
Acı ve bir anda ortaya çıkan ayak sesleri gittikçe artıyordu.
“Cedric kupayı al ve git!”
Kimin olduğu bilinmeyen tiz bir ses gecede yankılanıyordu.
“Fazlalığı öldür.”
“Avada Kedavra!”
“HAYIR!”Yeşil ışık karanlığı yarıp ayaktaki çocuğa çarparken o hala bir şeyleri değiştirebileciğni düşünürcesine bağırıyordu.
“Harry!”
Koluna dokunan eli hissettiğinde içinden yükselen titreme duygusunu zorlukla bastırarak gözlerini bir zamanlar parlak, Şamlı, efsanevi üç büyücü kupasını taşımış olan yerden ayırdı.
Korkuyla karışık endişeli bakışı görünce aklındakileri geri attı. Hermione’yi kırmak istemiyordu ve ayrıca dedikleri de çok mantıklıydı. Yavaşça başını eğerek iyi olduğunu belirttirip ekledi. “Kalabiliriz Herm ve haklıydın ben sadece…
Biliyorsun.” Her olayda yanında olan arkadaşı anladığını belirtircesine bakıyordu. Artık bir şey söylemeye gerek kalmamıştı. Arkada duran Ron ile göz göze gelip gülümsemeye çalıştı. Şimdi kalacakları mekânı belirlemenin rahatlığı içinde yeni koşullara uyum sağlamaya çalışırlarken Draco bir sonraki aşamayı düşünüyordu. Harry Potter’ı Snape’in evinde bir hortkuluk bulunduğuna ikna etmek.
…
“Karışma Draco!”Ancak babası onu durdurmak için geç kalmıştı bile. Karanlık Lord öfkeyle ona döndü fakat bir an sonra kırmızı gözler keyifle parladı. Draco gözlerini diğer gözlere dikmenin doğuracağı sonuçları bildiği için yerde yatan babasının mavi gözlerine baktı. Her zaman soğuk bakan, mesafeli bakışlar şimdi endişe doluydu. Beyaz vücut kanlar içindeydi ve o itiraz etmeden cezasını çekmek zorundaydı. Draco’ya önceden tembihlenmişti.
Çemberde ne olursa olsun sesini çıkarma, engellemeye çalışma. Ama nasıl durabilirdi ki? Yumruk yaptığı ellerine kendi tırnakları geçmişti. Babası ne derse desin sessiz kalamazdı. Mavi gözlere bakarak bunu anlatmaya çalışırken Karanlık Lord’un sesi havaya karıştı.
“Demek
yeter Draco Malfoy.” Draco bakışlarını başından çekip yere eğdi ve sarı saçları gözlerinin önüne düştü. Ama Karanlık Lord hatayı karşılıksız bırakmazdı. Uzun zamandır kimse bu kadar ağır bir cezaya maruz kalmamıştı ve Lucius Malfoy’un böyle büyük bir hata yapması asla kabul edilemezdi. Özellikle de onun konumunda bir ölüm yiyen için. Bakışlar Draco’dan yerde yatan ölüm yiyene döndü. Cezasına başlanmadan öncekinden çok daha büyük bir telaş ve korkuyla oğluna bakıyordu. Karanlık Lord bunun sebebini kavrayarak kendisinin yarattığı sessizliği yine kendi attığı kahkahayla bozdu.
“Bu bakışlardaki korkunun nedeni sevgi mi Lucius?
Sevgi ha? Sizde de mi ölüm yiyenlerim? Sizde de mi bu inanç?”
Gözleriyle kalabalık topluluğu taradıktan sonra genç ölüm yiyene döndü yeniden.
“Cevap ver Draco Malfoy, babanın cezasını tamamlamaya razı olur musun? Yoksa bu düşmüş beden devam mı etsin cezasına kaldığı yerden?”
Draco’nun bakışları yerde dondu ve başını düşünmeksizin kaldırdı. Mavi gözler alevle parlayanları bulduğunda babasının
“Hayır!” diye haykırdığını duydu ama bu onu durdurmayacaktı. Cezanın boyutunu bildiği ve daha önce hiç cezalandırılmadığı için istemsizce yutkunduktan sonra ağzından kelimeler döküldü.
“Razıyım, Lord’um.”
“Hayır!” Babasının bağırışı oğlununkine karışırken Lord Voldemort yeniden gülmüştü.
“Tahmin ettiğim gibi... Senin için Lucius, gördüğüm kadarıyla bunu izlemek daha büyük bir ceza olacak. Ve senin için Draco, babanı daha fiziksel acı çekmekten kurtaracaksın. Sevinebilirsin. Ancak bir daha davranışını tekrar edersen bu kadar merhametli davranmayacağımı söylemeliyim. Şimdiden nasıl davranacağını bilmelisin, Draco.” Biraz durduktan sonra devam etti.
“Babanı koltuğuna oturt ve yerine geç.”
Draco yavaş adımlarla yerde yatan babasının yanına gidip canını yakmamaya çalışarak onu ayağa kaldırdı... Babası üzüntüyle, konuşmaya korkarak kendisine bakarken onu az önce daha fazla dayanamayıp ayağa fırladığı koltuğun yanındaki koltuğa oturtup yine yavaş adımlarla babasının yattığı yere, çemberin ortasına giderek bekledi.
“Bana bak.”
Genelde kimsenin direk olarak ona bakmasından hoşlanamayan Karanlık Lord ondaki korkuyu görmek istediği için onu zorluyordu şimdi ama o ona bu zevki tattırmayacaktı. Ailesinin seçimleriyle burada olsa da oyunu en azından kendi kurallarına göre –ve tabii ki sonuçlarına katlanarak- oynayabilirdi. Böyle düşünerek gözlerini korkusuzca Karanlık Lordunkilere diktiği an bekliğinden kat be kat büyük bir acı bedenine çarptı ve kendi kendine atmayacağına söz verdiği çığlık dudaklarından fırlayıp hem çemberde hem de aynı anda o acıyı hissettirircesine Labirentteki çadırın içinde yankılandı.
...
Fırlayarak yattığı yerden doğrulduğu an bir baskın olduğunu sanan Harry ve Hermione Ron’a bakış attıklarında şaşkındılar. Ron kan ter içinde doğrulmuş yatağın içinde duruyordu. Hermione hemen kalkıp yanına gitti ve hala kendisinde değil gibi gözüken Ron’un yanına vardı.
“İyi misin Ron?” diyerek omzuna dokunduğu an Draco onun orada olduğunu yeni fark etmiş gibi irkildi ve boş gözlerle baktı bir an. Sonra başını kaldırdı ve Harry’ e baktı. Boş ifade yerini kaybedip her zamanki maviliğe yerini bıraktığı an yarı gülümseyerek
“Sadece kâbustu, korkmayın.” Dedi. Ama her ikisi de korkmuş gözüküyordu. Ron genelde böyle kâbuslar görmezdi.
“Ne gördün Ron, ne oldu?” dedi Harry. Ve Hermione ekledi.”Uyuyamamıştım ve sen mırıldanıp duruyordun Ron bir o yana bir bu yana dönerek… Bu kadar kötü ne gördün? Yoksa ailene…” Hermione sustu. Lafın gerisini getirememişti ama üçü de ne demek istediğini anlamıştı. Harry korkuyla arkadaşına bakarken Draco duyduğu şeye sarıldı.
“Evet… Babam… Kanlar içindeydi… İşkence görüyordu… Voldemort tarafından...” Sustu, gerisini getirmesine gerek yoktu. Genç kız anlayışla bakıyordu, Diğer arkadaşı ise pişmanlık ve suçlulukla. Hermione kalkıp ona sarılarak saçları vasıtasıyla Harry’i onun görüş alanından silerken “Onlar iyi Ron, onlar iyi ve biz senin yanındayız. Hiçbir şey olmayacak.” Dedi. Geri çekilerek arkadaşının yüzündeki tepkiye baktığında biraz daha rahatlamış bir Ron bulmuş olduğundan dolayı onun kızıl saçlarını karıştırdı ve “Hadi bakalım uykusuzluk bize yaramaz.” Diyerek Ron’u geriye yatağa itip üstünü örttü. Hala suskunluk içinde olan Harry’i de aynı şekilde yatırdıktan sonra iç çekerek geriye yatırdı ve Draco o sırada uyandığından beri gözlerine batmaya başlayan yaşları güneş ağarırken yok etti.
...
Sabahın ilk ışıkları gökyüzünü aydınlatırken Draco çoktan Hermione’ ye labirenti keşfe çıkacağını yazmış ve yola koyulup ilk sapağa saptığı an gerçek benliğine dönerek pelerinini sıyırdı. Beyaz teninin üzerinde yanan karanlık işaret vaktin geldiğini belli edercesine iyice kararırken diğer elini yavaşça kolundaki kurukafaya bastırdı. Görünüşü bulanıklaşırken yer kaydı. Karanlık tarafa cisimlenmişti. Aynı güneş mermerden yapılmış devasa kapının üzerine parlarken Draco zihnini kapatıp hakikatlerin üzerinde oynamaya başladı. Güçlü bir büyücüydü ve şimdi bundan sonunda dek yararlanması gereken bir andaydı. Eğer şimdi açık verirse geleceği olmayacaktı. Kendi geleceği, Vaftiz babasının yıllardır bazı şeyleri saklayarak oluşturduğu geleceği, Harry Potter’ın, Hermione Granger’ın ve belki de bazı dolaylı yollardan tüm büyücü dünyasının… Büyülerin son halkasını da mırıldanıp dikkatini zihnine verirken bir an gözlerini yumdu ve en son bir hafta önce açtığı zümrütlerle kaplı siyah mermer kapıyı yavaşça açtı. Efendisi ileride koltuğunda oturuyor ve tek sevdiği ya da tahammül edebildiği varlık olan Naigi’nin başını okşayarak onu bekliyordu...
...
Severus Snape asasını son kez sallayıp evine baktı. Bir sürü kara büyü ve lanet yerleştirmişti. Voldemort’un yeterli bulacağı kadar çok önlem koymuştu. Sadece çok ufak bir yerde bir kırılma noktası bırakmıştı. Buraya gelecekler için açık bir arka kapı… Çoğu büyücünün yapacağı tarzdan basit bir hatayı yapmıştı kendisi de. Karanlık Lord çok kızacaktı ama yaygın bir hata olduğundan ondan şüphelenmeyecekti. Snape’in tek güvencesi okuldayken hep görmezden geliyormuş gibi davrandığı Granger’ın zekâsıydı. Buraya gelecek üç genç büyücünün de vaktinde kaçması gerekiyordu çünkü yaptığı büyülerde muggle’ların bahsettiğine benzer alarmları da koymak zorunda kalmıştı. Kapıyı kapatırken kendi kendine güldü. Voldemort kendi engellerinin aşılamayacağını düşündüğü için böyle bir şey koymaya tenezzül bile etmemişken kendisi yaptığı çok ironik geliyordu. Kapıyı arkasına verip evinin ağaçlıklı uzun yolunda yavaş adımlarla yürürken bu büyüyü ona öğreten ve önemi anlamasını sağlayan Muggle büyücü gelmişti aklına. Muggle’lara saygı duymasını sağlayan, onun bakış açısını değiştiren insan şimdi bu büyüyü oğlu ve arkadaşlarına karşı kullandığını bilse ne düşünürdü acaba? İç çekerek gözlerini yumdu. Rüzgârda uçuşan kızıl saçlar önündeydi şimdi ancak hayali bir anda koluna saplanan bildik acıyla yok olurken kendi kendine küfretti ve kolunu tutarak kendi etrafında dönüp yok oldu. Vaftiz oğlu şimdi belki de en büyük savaşını verecekti ve o orada olmalıydı.
Her ihtimale karşılık…