|
GaLLeoN
|
 |
« : Mayıs 19, 2008, 18:59:15 » |
|
Bölüm1=Cecilia Potter
Güzel bir günde iki kardeş babaları ile oynuyordu. Anneleri ise onları sevgiyle izliyordu. Lily saatine baktı ve '' Çocukların artık yatması gerekiyor.'' dedi. Bunu son derece kesin bir dille söylemişti James istemeye istemeye karısını onayladı. Ama tam o sırada bir ses duyuldu. Ses kapıdan geliyordu. James telaşla kapıya doğru koşarken Lily bebeklerini kucaklayarak yukarı doğru koşmaya başladı. O sırada James'in Lord Voldemort denen karanlık büyücünün geldiğini belirten sesi duyuldu. Ev yıkılacak gibi sarsılıyordu. Lily panik içinde çocuklarının odasına girerek onları oğlunun beşiğine yerleştirdi. Bir kurtuluş yolu bulması gerekiyordu buna mecburdu. Voldemort biricik oğlunu öldürmek için gelmişti, biliyordu. Ama o daha bir şey bulamadan odanın kapısı parçalanarak açıldı. Son bir umutla kızının gözlerine baktı ve yapması gereken şeyi anladı. Hemen iki tane tılsım yaptı, kendini Voldemort'un ayaklarına attı ve yalvarmaya başladı. Ondan kendini öldürmesini Harry'ye bir şey yapmamasını istedi ağlayarak. Hayatında ilk defa yalvarıyordu ama umurunda değildi. Çocukları için her şeyi yapardı o. Lily'nin hayatında en çok nefret ettiği kişi olan Voldemort Lily'yi öldürmek istemiyor gibiydi. Ama Harry'ye ulaşıp öldürebilmenin tek yolu Lily'yi öldürmekti ve oda onu öldürdü. Sonra Harry'ye hamle etti. En büyük tehlikeyi yok etmek üzereydi ama fark etmediği iki şey vardı. Lily ölümüyle istediği, planladığı şeyi gerçekleştirmişti. Harry'yi öldüremezdi. Ama Voldemort'un bilmediği bir şey daha vardı. Herkesten sır gibi saklanan, Ravenclaw ve Gryffindor'un ortak varisi, Harry'nin biricik ikizi Cecilia ailesinin ölümünü görüp de durduramamış olmanın verdiği acıyla kardeşini kurtarabilmek için hazırlanıyordu. Tam Voldemort ölümcül laneti haykırdığı anda kardeşinin üstüne doğru atlayıp Harry'nin bir yara izinden daha fazla zarar görmesini engelleyip büyüyü, herkesin adını duyunca bile tir tir titrediği Karanlık Lord'un üzerine gönderdi. Cecilia Potter yatağından ter içinde fırlayarak uyandı. Güzel saçları ve yüzü sırılsıklam olmuştu. O iğrenç günden bu güne 16 yıl geçmişti ama hala bu rüyayı görüyordu. İlk 6 yıl bu her gün tekrarlanıyordu ama kardeşinin yaşadığını öğrendiği zaman bunun sayısı biraz daha azalmıştı. Ama kardeşinin yaşadığını öğrenmesi bile kendisini affetmesini sağlamamıştı. Yatağından kalktı ve aynanın karşısına geçti. Kendini incelemeye başladı. Yeşil gözleri vardı tıpkı annesi ve kardeşi gibi ama daha farklıydı. O gözlerde güç dans ediyor, zekâ güneş gibi parlıyor, çektiği acıları belirten bir damla gözyaşı saklanıyordu. Gözleri çok farklıydı onun. Gelmiş geçmiş en güzel gözler, bir eşi daha olmayan gözler. Sonra o güzel gözler saçlarının aynadaki yansımasına kaydı. Ne tuhaf saçları vardı. Birine onun saçlarını anlatınca ya inandırılamıyor ya da çok çirkin saçlarla karşılaşacaklarını sanıyorlardı. Ama onun saçları da en az gözleri kadar güzeldi. Doğal bir saçta buluna bilecek her tür renk vardı onun saçlarında. Sarı tonları, kumral tonları, kızıl tonları vs. Farklı oranda saçında bulunan bu renkler aynı ortamda bulununca ortaya alev alev bir kızıllık çıkıyordu. Beline kadar gelen dalgalı saçları onun güzelliğine güzellik katıyordu. Yüzüne baktı sonra pürüzsüz bir cilt, ufak bir gamze, incilerle yarışabilecek dişler, hafif bronz bir ten, güzel dudaklar ve tek dişini süsleyen neredeyse hiç çıkarmadığı küçük bir taş... Ne kadarda güzeldi. Herkesin tipi olabilmeyi başarabiliyordu. Bir Veela'dan daha da ilgi çekici ve büyüleyici bir güzellik... Bir insanı -erkek ya da değil- rahatlıkla etkisi altına alabilecek ve çarpabilecek bir güzellik... Sonra kişiliğini düşünmeye başladı. Güçlüydü çok çok güçlü. İngiltere'yi tek bir büyüsüyle tamamen içindekilerle birlikte hiç zorlanmadan yok edebilecek kadar güçlü... Sonra zekiydi. Geçen yıl kaybettiği, büyükbabası gibi gördüğü Dumbledore'dan bile zeki... Harika bir zihinfend ve zihinbend ustasıydı. O kadar ki karşısındaki kim olursa olsun savunmasını delebilirdi. Hatta düşüncesine girmek istediği kişi kilometrelerce bile uzakta olsa zihne girebilirdi. Bu konuda çok gelişmişti. Aynı anda birçok zihne girebilir ve onları aklına kayıt edebilirdi. Bazı düşünceleri sonradan film izler gibi izleyebilirdi. Sadece o kişiyi bir kere bile olsa görmesi yeterliydi. Belli etmezdi ama çok duygusaldı. Hiç bir zaman ağladığını belli etmezdi. Annesi ve babasını kaybettiği o gece bile ağlamamıştı. Sanki onların ölümü onun tüm normalliğini almıştı ondan. Ama hiç kimsenin bilmediği bir şey vardı bu konuda. O her gece ağlamış ama yinede hiç rahatlayamamıştı. Dertlerini paylaşmayan bir kapalı kutuydu o. Hep içine akardı yalnızlığın, mutsuzluğun zehri. O herkesten daha çok acı çekmiş ama bunu hiç belli etmemiş, bunun içinde muazzam bir çaba harcamıştı. Onca acıya rağmen hayata hep olumlu bakan bir neşe küpüydü. Tabii başarılarla dolu yıllara sahip olması atlanamazdı. Muhteşem bir arayıcı ve öğrenciydi. Maçlarının sonucu ne olursa olsun değişmeyen bir şey vardı oynadığı tüm maçlarda Snitch hep onun elinde olurdu. O herhangi bir takımda oynamıyordu o milli bir oyuncuydu. Derslerinde Olağanüstüden aşağı not aldığı görülmemişti. Aşk hayatında hiç fena sayılmazdı hani. İlk olarak şimdilerde en iyi arkadaşlarından olan Neville Longbottomla onu kırmamak için çıkmıştı. Fakat Neville bir hafta sonra onu aslında arkadaş gibi sevdiğini anlamış ve sevgili olabilmeyi istediği için kendinden utanarak Cecilia ile arkadaşlığına dönmüştü. Neville Cecil'in yanında hiç olmadığı kadar şakacı, enerjik, rahat ve güçlü olabiliyordu. Sonra Draco Malfoy ile çıkmış bir ay kadar sonra kendini aldattığı için ondan da ayrılmıştı. Ama en unutulmaz sevgilisi kuşkusuz Cedric Diggory'di. Ondan ayrılmamak için hayatında ilk defa yalvarmış ama reddedilmişti. Cedric öldüğündeyse resmen yıkılmıştı. En son olarak da milli takım kaptanları ve ünlü tutucu Jack Hoold ile tek taraflı bir aşk ile çıkıp onu büyük bir vicdan azabıyla terk etmişti. Bunlara rağmen kusursuz değildi o. Hataları her seferinde kocaman oluyordu. Küçük hatalar yapmak onun için imkânsız gibiydi. En büyük hatası babasını ve annesini panikleyerek kurtaramamış olmasıydı. Sonra başı ağrıdığı için Cedric'i de kurtaramamıştı. Hataları yüzünden üç kişi ölmüştü, üç değerli kişi... Ve neredeyse bu sayı dörde çıkacaktı. Bakanlıktaki kemeri o güçlendirmişti yoldaşlık için. Ama sonra Sirius'u alması nedeniyle 3 gün işkence çekmişti beyni. Sonra Sirius'u oradan kurtarıp hatasını telafi etmişti. Ona küçüklüğünden beri Lupin bakıyordu. Dolunay zamanındaysa ya Snape ya da Dumbledore ya da başka biri. Çoğu kişinin aksine o Snape'i severdi. Cecil büyücü dünyası tarafından tanınan ve sevilen bir kişiydi ama ondan adıyla bahsetmek ya da Harry ile bir bağlantısı olduğunu söylemek ya da ima etmek Azkaban'da ömür boyu hapse yeterdi. Hakkında yazılan kitaplar herkese satılmazdı ve Hogwarts'da bulunmazdı. Cecil bunları düşünerek yatağına yattı. Zengindi çok zengin ama para harcamazdı. Önemli sayılan her gün ona ipekten onlarca elbise, birçok mücevher hediye edilirdi. Hatta bu elbiseler özel bir üstün zekâlılar okuluna girmesine bile yardım etmişti. Güzel kız gelecekte yaşayacağı o zorlu, maceralı ve güzel günleri bilmeyerek derin çok derin bir uykuya daldı. Yakında yeniden doğacaktı ve daha 3 saat önce reşit olduğunu unutmuştu... Bölüm2=Sonsuza Kadar Elveda (Mı Acaba???) Dağınık kuzgun karası saçları, ince yüzü ve yeşil gözleri olan çocuk güneşle birlikte uyandı. Boyu uzundu ve yavaş yavaş kaslanmaya başlamıştı vücudu. Yan taraftaki küçük yatakta sakince uyuyan Hermione Granger ve kendi sihirle büyütülmüş yatağında horul horul uyuyan Ronald Weasley'ye bakıp gülümsedi. Onlar onun en iyi arkadaşlarıydılar. Okuldan sonra -büyük bir koruma ekibiyle birlikte- hep beraber Harry Potter'ın hiç çekilmeyen akrabalarının evine kurulmuşlardı. Harry, Vernon Enişte'nin ve Dudley' nin o günkü yüzlerini çok çok iyi hatırlıyordu-Ron o kadar komik bulmuştu ki ikide bir bunun hakkında espriler yapıyordu-. Vernon Enişte kapıda bir düzine siyah kıyafetli adam, iki yıl kadar önce tanışma şanssızlığı yaşadığı tuhaf insanlar ve en tuhafı önünde duran bir yerine üç tane yeniyetmeyi görerek donakalmıştı. Dudley babasını neyin bu kadar şaşırttığını merak ederek gelip bakmış ve büyük bir korkuyla poposunu tutarak odasına koşmuştu. O gün onu bir daha görememişlerdi. Vernon Enişte onlara bakamayacağını belirterek açıkça kovmuştu. Fakat Hermione "Biz Harry'nin odasında kendi yapacağımız yatak, yastık vs.lerle kalacağız ve yemeğimizi yukarıda-Harry'nin odasında-kendi kuracağımız düzenekte kendimiz yapacağız. Yani size hiç yük olmayacağız. Aksine size iyilik yapacağız" diyerek onların bu mazeretlerini çürüterek eve girmişti. Sonra yukarı çıkmışlar ve yanlarındaki gereksiz eşyalara biçim değiştirterek ilk yemeklerini yapmak için alışverişe çıkmışlardı. Yolda Dudley'nin serseri arkadaşlarıyla karşılaşmaları sayılmazsa -kavga çıkarmaya çalışmış ama Hermione'nin bilmiş sözleriyle karşılaşınca arkalarında kahkahalardan yerlere yatmış üç kişi bırakarak kaçmışlardı- gayet düzgün ve çöpsüz bir gün geçirmişlerdi. Harry şimdi doğan güneşin aydınlattığı sokağa bakarak bu harika geçen tatilini düşündü. Dün ilk defa muhteşem bir doğum günü yaşamıştı. Ama bunların hepsine gölge düşüren bir gerçek vardı: Voldemort. Nedense Voldemort insanları öldürmeyi kesmişti. Artık kaçırılmalarda olmuyordu. Neler oluyordu? Voldemort'un amacı neydi? Hiç kimsenin bilmediği bir cevaptı bu Harry'ye göre. Her gün Gelecek Postası'nı alıyor ama hiç bir haber bulamıyordu onun hakkında. Genç Potter Dumbledore'u düşündü sonra. "Severus lütfen" sözcüklerini. Tatilinin en kötü tarafıydı belki de. Neredeyse her gün gördüğü Dumbledore hakkındaki kâbusların hepsi "Severus lütfen" sözcükleriyle bitiyordu. Onu çok özlüyordu. Onu bir daha göremeyeceğini, o muzip adamla bir daha konuşamayacağını bilmek canını acıtıyordu. Gözleri dolmuştu yine ama umursamıyordu. Sonra Sirius'da gitmişti. Onun hatası yüzünden. Daha yeni bulduğu vaftiz babası onun için ölmüştü. Onun o havlamaya benzer kahkahasını bir kez duyabilmek için her şeyi yapardı. Şimdi yanağı ıslanmaya başlamıştı. Ağlamamalıydı ama umursamıyordu. Neredeyse onunla birlikte olan beş arkadaşını da öldürecekti. Ron, Hermione, Neville, Luna ve Ginny... Ginny ayrılmak zorunda kaldığı biricik sevgilisi. Ama onu bu işe karıştıramazdı. Onunda ondan, hayattan çalınmasına izin veremezdi. Şimdi yanakları sırılsıklam olmuştu. Derken uyanan Hermione'nin "Harry" sözcüğü duyuldu. Harry hemen yüzünü ve gözlerini silerek ona döndü. Gülümsemeye çalışıyordu. Ama yüzü gözü şişmişti bir kere, ağladığı anlaşılıyordu. Hermione endişeyle yanına geldi ve karşısına oturdu. "Harry iyi misin? Ne oldu?" diye sordu. Harry ise sadece iyi olduğunu mırıldanıyordu. Hermione ağzını tam nutuk çekmek için açarken Ron büyük bir homurtuyla yatağından kalktı ve anlamaz gözlerle etrafına baktı. Harry ve Hermione'nin ona şaşkın gözlerle baktığını gördü ama hiç bir tepki vermedi. Belli ki hala uykunun içinden sıyrılamamıştı. Kendini yatağa attı. Daha aradan 5 saniye bile geçmeden gözleri fal taşı gibi açık bir şekilde kendini hala şaşkın şaşkın bakan ikiliyi görebilecek şekilde doğruldu. Birbirlerine şaşkın şaşkın bakmaya başladılar. Harry'nin yüzü ağlamaktan, Ron'un yüzü de uyumaktan şişmişti. Hermione ise aptal aptal bir birine, bir diğerine bakıp dururken çok komik görünüyordu. Bu halleri o kadar komikti ki üçü de kahkahalarla gülmeye başladılar. Ron'un gülerken yataktan -oturur bir vaziyette- düşmesi de kahkahaların şiddetini arttırmıştı. Gülme krizleri geçince kalkıp giyindiler -Hermione kendi yaptığı paravananın ardında giyiniyordu- ve kahvaltı yapmaya başladılar. Hemen sonrada sandıklarını toplamaya koyuldular. Harry çok mutluydu. Sonunda bu evden kurtuluyordu. Bu ev ona zindan olmuştu zamanında. Teyzesi, eniştesi ve kuzeni hiç sevmezlerdi onu. Bu evde bilgisiz kalmış, bu evde yalnızlığının farkına varmıştı. Buraya geri dönmesinin tek nedeni Dumbledore’un ricasıydı. Yoksa bu hapishaneye asla geri dönmezdi. Saat 12.00’de seherbazlar ve bazı yoldaşlık üyeleri onun Kovuk'a gitmesini güvenli hale getirmek için bakanlık arabalarıyla burada olacaklardı. Harry daha cisimlenme sınavına girmemişti. Saat 11.30’da aşağıya indiler. Bütün ev halkı oradaydı. Vernon Enişte ve Dudley çok mutlu görünüyorlardı. Ama Petunia Teyzenin yüzünden hiç bir şey anlaşılmıyordu. Saat tam 12.00’de kapı çalındı. Harry hemen kapıyı açmaya koştu. Karşısında kıyafetlerine bir kaç tane daha yama eklenmiş, saçlarına yağan karlar artmış genç bir adam gülümsüyordu. Lupin'in hemen arkasındaysa mavi bukleli saçlarıyla Tonks duruyordu. Biraz tuhaf olmasına rağmen çok hoş görünüyordu. Yanlarında sekiz adet bakanlık arabasıyla yine bir düzine seherbaz ve Yoldaşlık üyeleri getirmişlerdi. Harry onlara gülümsedi ve Dursleylere döndü. Dudley korkmasına rağmen yüzünde muzaffer bir edayla sırıtarak babasıyla el sallıyordu. Ama Petunia Teyze onu yanına çağırdı ve sarıldı. Harry bu hiç beklemediği tepki karşısında afallamıştı. Ama oda karşılık verdi. Ayrıldığında ise son sözü "sonsuza kadar elveda" oldu. Bölüm3=Cevaplanmayan Soru Harry, Hermione ve Ron ile birlikte ortadaki bakanlık arabasına bindi. Lupin, Kingsley ve Tonks onlarla birlikte sihirle büyütülmüş arabaya binmişlerdi. Herkes arabalara yerleştikten sonra arabalar hızla Kovuk'a doğru yola çıktı. Yoldaki abralar onları fark etmiyordu ve önlerine çıkan her şey birer birer onlardan kaçıyordu. Çok uzun sayılmayacak bir sürenin sonunda arabalar Kovuk'un önünde durdu. O sırada hayatlarından bezmiş durumda yerde yer cücesi arayan Fred ve George onları görerek eve konvoyun geldiğini bas bas bağırarak müjdeleyip arabaların yanına yine koşarak yöneldiler. O anda arabadan çıkmakta olan Ron'un sırtına çok sert-Ron'un düşerek yüzünü çamura sokmasına neden oldu-bir şaplak indirdi Fred. Büyük bir mutlulukla dışarı çıkan Mrs. Weasley en küçük oğlunun çamura bulanmış halini görünce küçük bir çığlık atarak onun yanına koştu. Bir yandan oğlunu temizlemeye çalışıyor bir yandan da şu anda gülmekten çimlerin üzerine düşmüş ama yinede gülmeyi kesmemiş Fred ve George'a kızıyordu. Gülmemek için kendilerini zor tutan Harry ve Hermione'de Mrs. Weasley'ye yardım ediyorlardı. Ron temizlendikten sonra Mrs. Weasley Fred ve George'a kızmayı sonraya erteleyerek önce Ron'a sonrada diğerlerine sıkıca sarıldı. Harry bu tanıdık sarılmanın içini mutlulukla doldurduğunu hissetmişti. Eve girdiklerinde onları özenle hazırlanmış bir sofra bekliyordu. Belli ki Mrs. Weasley iyi hazırlanmıştı. Ron'un ağzı resmen bir karış açık kaldı ve annesine sitemle "Kaç yıllık oğlunum bir gün böyle sofra hazırladığını görmedim" dedi Ron'un bu tavrı üzerine herkes gülmeye başladı. Ron ise "Yine niye gülüyorsunuz? Ben bu kadar komik birimiyim de herkes ikide bir gülüyor." diye bağırıyordu. En çabuk toparlananlardan olan Fred "Küçük mızmız sınıf başkanımız kızmaya başladı. Aman onu sinirlendirmeyelim yoksa bize yazı yazma cezası verir" dedi çocuk taklidi yaparak. Bu taklit Harry'ye aşırı derecede Belatrix'i hatırlatmıştı. İçinin büyük bir öfkeyle dolduğunu hissetti. Tam o sırada onun birden gülmeyi kestiğini fark eden tek kişi olan Ginny endişeli bir şekilde yavaşça Harry'nin omzuna dokundu. Harry elin ona değmesiyle irkilmişti. Arkasına döndüğünde karşısında Ginny'yi görünce de kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Kaç haftadır ilk defa görüyordu onu. "Ne oldu Harry?" diye sordu Ginny Harry önce konuşamasa da sonra "Yok bir şey. İyiyim." diyebildi. Ama Ginny cevaptan tatmin olmadığını belirtmek için tek kaşını kaldırınca dayanamadı. "Tamam. Kabul ediyorum bir şey oldu. Ama bu çok önemli bir şey değildi. Yalnızca Fred'in taklidi bana Belatrix'i hatırlattı ve bu benim Belatrix'i düşünerek sinirlenmeme sebep oldu. Öylesine bir şey işte önemli değil." O anda ev halkı sofraya yerleşmeye başlamıştı. Onları fark etmemiş gibiydiler. Onlarda fark ettirmemek hakkında sessiz bir anlaşma yaparak karşılıklı yerlerine oturdular. Harry'nin içi acıyordu ve bu ayrılık ona Ginny'yi ne kadar çok sevdiğini göstermişti. O, Cho gibi değildi. Aynı duyguları hissetmemişti Cho ile çıkarken. Hep diken üzerinde gibiydi onunlayken. Ama Ginny, o bambaşkaydı. Bir sevgiliden de öteydi o Harry için. Harry'yi her konuda anlıyor, ona yardım etmeye çalışıyordu. O tam bir dosttu. Harry, Ron'un sert dirsek darbesiyle düşüncelerden sıyrıldı. Ron'a döndüğündeyse neden dirsek yemesi gerektiğini anladı. Ron, beş dakikadır Ginny'ye öylece bakan Harry'den tuzu uzatmasını istiyordu. Harry tuzu uzatırken yüzünün kızardığını hissedebiliyordu. Yemek bir süre çok sessiz geçti. Karınlar biraz doyduktan sonraysa konuşmalar yavaş yavaş başladı. Fleur çok mutlu ve heyecanlı görünüyor ikide bir yerinden kalkıp oraya buraya koşturuyordu. Bir ara nefes nefese Harry'ye "Yemekleği beğendin miy? Şuğadakiniy ben yaptım." dedi ve daha cevabı dinlemeden yine gitti. Harry yaz boyunca en merak ettiği konuyu açmaya karar verdi bir süre sonra. "Lupin, Voldemort'un ne yaptığı hakkında bir fikriniz var mı? Ölümler ve kaçırılmalar durmuş. Bakanlık onun döndüğünü biliyor artık saklanmasına gerek yok ama ortalıkta görünmüyor." Lupin önce biraz düşündü sonrada sakin bir şekilde konuşmaya başladı. "Harry şimdi beni iyi dinle ve sakın fazla meraklı olma. Biliyorum bazı sorulara cevap arayacaksın ama bu soruların cevabını çok kısa bir süre sonra öğreneceksin. Voldemort-" "Remus Harry daha çok küçük" diye söze karıştı Mrs Weasley. "Ona bu kadar gizli bir bilgiyi veremezsin. Bu, yoldaşlığın sırrı." Harry artık sıkılmıştı bu "sen daha küçüksün" muhabbetlerinden. O çocuk değildi. "Eğer bu bilgileri edinebilmem için yoldaşlığa girmem gerekiyorsa bende girerim. Okula gitmeyi de düşünmüyorum."dedi kızgınlıkla. Lupin çok net ve kesin bir şekilde söze girdi. " Molly Harry çocuk falan değil. Emin ol ona, senin bildiğinden fazlasını anlatmayı düşünmüyorum." Sonra Harry'ye dönerek " Harry senin okuldan ayrılmanı istemiyorum. Yoldaşlık bilgilerini sana verebilirim ama seni savaşlara götüreceğimizi düşünme. Dumbledore bunu istemiyordu. Tabii bu Ron ve Hermione içinde geçerli. Yoldaşlığa girebildiğin içinde sevinme çünkü Dumbledore'un ölümü yoldaşlığı sahipsiz bıraktı ve eğer onun gibi bir lider bulamazsak yoldaşlık bir yıl içerisinde dağılacak. “Şimdi bu seni biraz şaşırtacak belki ama Voldemort neler olduğunu kendide bilmiyor. Ölüm yiyenler nereye saldırmaya yeltenseler bir şekilde engelleniyorlar ve bunun nedenini bilmiyorlar. Şimdi sinsi sinsi planlar yapıyorlar. Ama asıl gerçek şu ki Voldemort ve ölüm yiyenler korkuyorlar." Harry şaşırmıştı. Voldemort'un en çok korktuğu kişi olarak gösterilen Dumbledore ölmüştü. Peki, Voldemort niye korkuyordu? Ölüm yiyenleri kim engelliyordu? "Ölüm yiyenleri kim engelliyor?" diye sordu kendine engel olamadan. Lupin gülümsedi ve "İşte bunu sana söyleyemem, bu çoğu yoldaşlık üyesinin bile bilmediği bir sır, bunu kendin öğreneceksin ve çok şaşıracaksın."dedi. Başka hiç bir şey demeden de arkasında bunu düşünmekten uyuyamayacak onca kişi olduğu halde evden ayrıldı ve cisimlendi. Bölüm4=Düğünde Dönen Prenses Harry, son derece rahatsız geçen bir gecenin ardından uyandığında, güneş daha yeni doğmuştu. Gece geç saatlere kadar cevaplanması gereken sorular yüzünden uyuyamamıştı. Uyuyabildiği nadir anlarda da rüyasında karanlıklar içinde bir kadın görüyor fakat kim olduğunu ya da nasıl biri olduğunu anlayamıyordu. Bu gizli kişinin neden bir erkek değil de kız olarak karşısına çıktığınıysa hiç bilmiyordu ve her seferinde yara izinin acımaya başlamasıyla uyanıyordu. Yara izi bir yıldır ilk defa o gece acımıştı. Harry bunun neden olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey bu kızın ona aşırı derecede geçmişi hatırlattığıydı. Aşağıdan bir camın kırılma sesi geldiğinde irkilerek düşüncelerinden sıyrıldı. Kalktı, giyindi ve aşağıya indi. Mutfak kapısını açtığı anda da yana çekilmesi gerekti. Çünkü Fleur o, kapıyı açmadan önce dışarı çıkmak için koşturuyordu. Mutfaktaki sahneye baktı. Mrs. Weasley oradan oraya koşarak düğün pastasını hazırlıyor, bir yandan da Tonks'a kırılacak eşyalara dokunmamasını öğütlüyordu. Biraz önce gelen kırılma sesinin nedenini anlamıştı. Tonks bulaşıkları bırakmış, ev halkının giysilerini ve masa örtülerini ütülüyordu. Mrs. Weasley Harry'yi gördüğü zaman sanki yüzünde güller açtı. "Ah! Harry hayatım aç mısın? Ay açsın tabii ki sorduğum soruya bak. Ben şimdi sana bir şeyler hazırlarken sende masaları ve sandalyeleri bahçeye yerleştirebilir misin acaba?" diye sordu. Harry zaten bunu bekliyordu, başını salladı ve asasını eline aldı. Masalar kapıdan geçebilsinler diye bacaklarını çıkarttı ve düzenli bir sıra halinde dışarı çıkarttı. Harry, bahçeye çıktığında gözlerine inanamadı. Özenle kesilmiş çimlerin arasına bembeyaz papatyalar ekilmişti. Bazı yerlerde papatyalar olmuyor ve bu papatyaların olmadığı yerler aynı papatyasız dans pistine ve masaların konulacağı yere çıkan bir yolu da kaplıyordu. Harry gülümsemesine engel olamadan Fred ve George'un işlerini iyi yaptıklarını düşündü ve masaları yerleştirmeye başladı. Fakat bahçede dikkatini çeken bir şey daha vardı. Papatyalı bölümleri ve papatyasız bölümleri birbirinden ayıran, derin olmayan kanallar... Harry bunların ne işe yarayacağını merak ederek işine devam etti. Bazı yerlere küçük, kuru, dallarında beyaz çiçekler bulunan ağaçlar dikilmişti. Bahçe çok güzeldi. Masalar ve sandalyeler yerine yerleştikten sonra da bu güzellik artmıştı sanki. Sonra bir koku geldi burnuna. Bu mis gibi kokan bahçe bile bu kadar güzel değildi. O çok iyi tanıdığı çiçeğimsi koku. Ginny’nin kokusu… Hızlanan kalp atışlarına aldırmayarak heyecanla arkasına döndü. Ginny karşısındaydı işte. Elinde bembeyaz örtülerle ona gülümsüyordu. Harry içinin eridiğini düşündü. Sonra Ginny konuşmaya başladı. “Harry acaba bana yardım edebilir misin? Biliyorsun sihir kullanamıyorum ve bunlar çok ağır.” Harry önce ne yapacağını bilemese de sonra Ginny’nin yanına yürüdü. Neden olduğu yerde asasıyla yardım etmediğini tam olarak bilmiyordu. Şimdi ona fazla yakındı. Nefes alma hızı da kalp atışlarıyla doğru oranda hızlanmış ve artmıştı. Şimdi onunda hızlanan kalbini duyabiliyordu hayal meyal. Elerini uzattı ve elinden örtüleri almaya hamle etti. Elleri ellerine temas ettiğinde ikisi de irkilmişti. Daha çok yaklaştı. Ama yapamazdı, yapmamalıydı. Mecburen geri çekildi ve “senin iyiliğin için sözcüklerini onun duyabileceği şekilde fısıldayarak geri geri yürümeye başladı. Arkasını döndüğündeyse küçük bir hıçkırık sesi duydu. Geri döndüğünde gördüğü manzara onu ondan alan darbe oldu. Ginny dizlerinin üstüne düşmüş ağlıyordu. Hemen yanına gitti ve yüzünü kaldırdı. “Umursamıyorum. Elbet öleceğim. Yalvarırım bana bu şekilde eziyet etme.” Dedi yalvaran gözler ve sessiz bir fısıltıyla Ginny. Sonra Harry’nin hiç tahmin etmediği, beklemediği bir şey yaparak Harry’nin dudaklarına yapıştı. Harry günlerdir hayaliyle yaşadığı şeye sahip olmuştu. Ama olamazdı. Yapamazdı. Ayrılmalıydılar. Ama olmuyordu, ayrılamıyordu. Neler oluyordu? Oda Ginny’nin öpüşüne karşılık veriyordu. Sanki yıllardır görüşmüyor ve birazdan sonsuza kadar ayrılacakmış gibiydiler. Harry korkuyordu. Hem de çok korkuyordu. Bu anın hiç bitmemesini istemesine rağmen ayrılmaları gerektiğini biliyordu. Sevdiği kızı kendisi ile birlikte ölüme sürükleyemezdi. Onun yaşadığını bilmek bile ona yeterdi. Yeter ki Ginny’nin de ölümüne sebep olmasın. Aradan dakikaların geçtiğini fark etmeden içinden dualar ediyordu. Mrs. Weasley’nin seslenmesiyle yavaşça birbirlerinden ayrıldılar. İkisi de rüyada gibiydiler. Eğer Mrs. Weasley’nin onları görebilme ihtimali olmasaydı aynı şeyi tekrarlayabilirlerdi. Harry arkasını döndü ve eve girdi. Mutfağa girdiğinde onun için hazırlanmış tabağı gördü ve “keşke istemeseydim” diye düşündü. Ginny ile aralarında geçen dakikalar onun tüm açlık duygusunu ondan almıştı. Ama yememek Mrs. Weasley’e saygısızlık olurdu. Hemen oturdu ve yemeye başladı. Sonra aklına yine Ginny geldi. Ama bu sefer farklı bir şey yüzünden. “Örtüler” diye fısıldadı ve kalktı. Mrs. Weasley onu fark edecek durumda değildi. Yeniden “örtüler” diye fısıldadı ve kendine küfürler ederek dışarı çıktı. Ginny, ellerinden düşen örtülerin yanında sessizce ağlıyordu. Harry’nin içi acıdı. Hemen yanına gelip asasıyla örtüleri kaldırıp masa ve sandalyelerin üstüne serdi. Sonrada Ginny’nin yanına giderek onu yerden kaldırdı. Ginny onun yüzüne bakmaktan çekiniyor gibiydi. “Özür dilerim Harry” dedi. Harry ona gülümsedi ve alnından öperken “önemli değil birtanem” diye fısıldadı. Ginny’nin mutluluğunu görünce de “ sevgili olmamamız birbirimizi sevmediğimiz ve yakın olabileceğimiz gerçeğini değiştirmiyor değil mi? Bari ona karışmasınlar.” dedi. Ginny mutlulukla gülümsedi. İçeri girdiklerinde Mrs. Weasley elinde tüller ve çiçeklerle onları bekliyordu. Hemen onları alıp bahçeye çıktılar. Harry asasının yardımıyla tülleri yerleştiriyor, Ginny de masaların üstü ile tülleri çiçekler ve boncuklarla güzelleştiriyordu. Bir yandan da konudan konuya atlayarak konuşuyorlardı. Onların işi bitince elinde küçük mumlarla yarı uyanan Hemione belirdi. Oda asasının tek bir hareketiyle mumları yerleştirdi ve hep beraber içeri girdiler. Evdeki herkes uyanmış kahvaltı etmek için oturmuştu. Mrs. Weasley onlara pratik bir şeyler hazırlıyordu. Aradan birkaç saat geçtikten sonra herkes çok yorgun bir şekilde mola vermişti. Soğuk bir şeyler içiyorlardı. Tam o sırada dışarıda iki kişi cisimlendi ve birkaç saniye sonra Fred ve George ellerinde Weasley Büyücü Şakaları markalı havai fişeklerle içeri girdiler. Herkese merhaba dedikten sonrada havai fişekleri yerleştirmek için bahçeye çıktılar. Saatler sanki koşarak geçiyordu. 6’ya kadar tabaklar, çatallar, bıçaklar, kadehler masalara yerleştirilmiş, yemekler hazırlanmış, pasta süslenmiş ve dekorasyon tamamlanmıştı. 6 olunca da herkes odasına çekilerek hazırlanmaya başlamıştı. Harry, siyah hoş bir cüppe giymişti. Ama Harry’yi Ron çok şaşırtmıştı. Harry Ron’u hiç bu kadar yakışıklı görmemişti. Lacivert resmi cüppesi paçalarına, eteklerine ve yenine doğru yavaş yavaş maviye dönüyor ve bu mavi gözleriyle harika bir tezat oluşturuyordu. Saçlarını geriye yatırmış arkalarınıysa havaya kaldırmıştı. Son derece havalı görüyordu şimdi. Aşağıya indiklerinde bu gecenin gerçekten önemli olduğunu tam olarak anladı Harry. Ginny yanında Gabrielle ile beyazlara bürünmüştü. İkisi de çok hoş görünüyordu ama Ginny daha başkaydı. Saçları dağınık bir topuzla toplanmıştı ve bu topuzu küçük beyaz çiçeklerle süslenmişti. Askılı tüllü giysisi üzerine çok yakışmıştı. Harika görünüyordu. Harry ona bir kez daha aşık olduğunu hissetti. Sonra Hermione’ye takıldı gözü. Somon rengi, kolsuz elbisesi çok güzeldi. Yer yer simlerle süslenmiş olması elbiseyi daha da güzelleştirmişti. Saçlarına fön çekmiş ve yanlardan somon rengi taşlarla tutturmuştu. Bu sadelik ona çok yakışmıştı. Mrs.Weasley ise taşlarla bezeli hoş bir etek bluz takımı giymiş ve yine taşlarla bezeli bir takı seti takınmıştı. Siyah sade bir cüppe giymiş kocasının yanında çok şatafatlı görünüyordu. Biraz sonra Tonks yanında Lupin ile yanlarına geldi. Harry Lupin’in yine pejmürde bir şeyler düşünmüş ama yanılmıştı. Çünkü Lupin bu gün üstünde tek bir yama bile olmayan koyu gri bir resmi cüppe giymişti ve gülümsemesi onu çok daha genç gösteriyordu. Yinede Tonks’un yanında sönük kalıyordu. Tonks’un saçları bu gün düz sarıydı. Bu hali annesine benziyor olmalıydı. Çünkü teyzesi Narcissa’nın sıcak versiyonu gibiydi. Sonra giysisine kaydı gözleri. Boyundan bağlı, derin bacak yırtmaçlı açık mavi elbisesi çok hoştu. Tonks’u ilk defa bu kadar güzel görüyordu. Dışarıdan cisimlenme sesleri geldiğinde heyecanlı bir şekilde oturuyorlardı. Mr. Ve Mrs. Delecour gelmişlerdi. Annesinin ve babasının geldiğini duyan Fleur kendilerine hazırlanmaları için ayrılmış odadan çıkıp koşarak yanlarına geldi. Fleur çok güzel görünüyordu. Harika gelinliği güzelliğine güzellik katmıştı. Annesine sarıldığında Harry anne kızın birbirine ne kadar benzediğini fark etti. Yavaş yavaş misafirler gelmeye başlarken Mrs. Weasley, Mr. Wealey, Mr. ve Mrs. Delecour kapıda misafirleri karşılamak için yerlerini aldılar. Misafirlerin yarısı geldiğinde ev halkı dışarı çıktı ve konuklara merhaba demek için dolaşmaya başladılar. Harry hayretler içerisinde, üzerinde küçük mumlar olan kanalların suyla dolduğunu gördü. Su mumları yükseltmişti ve bahçenin daha güzel görünmesini sağlamıştı. Ama Harry suyun nereden geldiğini anlayamamıştı. Konuklar geldikten sonra Bill yerini aldı ve Fleur’u beklemeye koyuldu. Fleur babasının kolunda peri masallarındaki bir periye benziyordu. Herkesin nefesini kesecek kadar güzeldi. Mr. Delecour onu Bill’e teslim ettikten sonra geri çekildi. Herkes nefesini tutmuş yeminin bitmesini bekliyordu. Ve bitmişti. Evlenmişlerdi. Diğer tüm konuklar gibi Harry’de ayakta alkışladı bu muhteşem çifti. Şimdi onlar ilk danslarını etmek için dans pistine çıkıyorlardı. Harry onlar adına çok mutluydu ve onların mutluluğu bu karanlık günleri titrek bir ışıkla da olsa aydınlatıyordu. Birbirlerine çok yakıştıklarını düşündü Harry. Onlar için bazı kara bulutlar dağılmıştı. Bill çok az pişmiş ete bayılır olmuştu ama başka değişiklikler olmamıştı. Fleur ise mutluluktan uçuyor, Bill’in hala tam olarak iyileşmemiş yaralarına hiç aldırmıyordu. Onun gözleri Bill’in yüzündeki yaraları değil gözlerindeki ışıltıyı ve kalbini görüyordu. Harry içinin ısındığını hissedebiliyordu. Keşke Dumbledore ve Sirius‘da görebilseydi. Müzik değişti ve herkes piste akın etti. Bunların içine Harry, Ron, Hermione ve Ginny’de dâhildi. Düğün hız kesmeden harika bir şekilde devam ediyordu. Düğün yemekleri yenmişti. Sırada düğün pastası vardı. O da gecenin ilerleyen saatlerinde bütün ihtişamıyla getirildi bahçeye. Kocaman bembeyaz bir pasta. Pastalarda kesildi, yendi. Sonra slow bir parça başladı. Konukların yarısı gitmişti. Harry Ginny’yi dansa kaldırdı. Ginny’ye bu kadar yakın olmayı seviyordu Harry. Hiç değilse bir mazereti vardı şimdi. Nefesini hissedebiliyordu. Sonra gözü Ron’a takıldı. Hermione’yi dansa kaldırıyordu. Gülümsedi. Hermione Ron’un teklifini kabul ederken anın geldiğini biliyordu. Sonunda söyleyecekti ona onu sevmediğini. Ama bunu onu kırmadan nasıl söyleyeceğini bilmiyordu. Dans etmeye başladılar sonra Ron konuşmaya başladı. “Hermione biliyorsun tanıştığımız ilk günden beri biraz farklıydık. Bu konuyu çok düşündüm lütfen lafımı bölme. Kabul ediyorum sana aşık olduğumu sanmıştım ve her zaman sana söyleyeceğim o günü hayal ederdim ama bunu sana şimdi söyleyemem. Bu yaz çok düşündüm ve bir şeyi fark ettim. Benim sana olan aşkım bir kardeş sevgisine dönüşmeye başladı. Seni unutmak için çok uğraşmıştım belki bu yüzdendir özür dilerim. Sonsuza kadar kardeş kalabilir miyiz?” Hermione derin bir nefes aldı. O tek kelime etmeden Ron bütün her şeyi söylemişti. Hafiflediğini hissederken Ron’a sıkıca sarıldı. “Bende sana bunu söylemek istiyordum. Sonsuza dek kardeş. Belki bu sefer daha az kavga ederiz.” Dedi. İkisi de kahkahalarla ayrıldılar birbirlerinden. Derken etraflarında birçok cisimlenme sesi duyuldu ve o gecen istenmeyen kukuletalı insanlar belirdi; Ölüm yiyenler. Düğündeki herkes asasını çıkardı. Ama tam o sırada bir şey oldu. Beklenmeyen, imkânsız bir şey. Konukları ve evi ölüm yiyenlerden ayıran bir şey. Yerden tazyikle metrelerce yukarı fışkıran su. Herkes şaşkındı ama Harry Lupin’e döndüğünde onun yüzünde zaferle dolu bir gülümseme olduğunu fark etti. Aynı ifade Tonks’un yüzünde de vardı. Ölüm yiyenler bu kalkanı delmek için her büyüye başvurdu ama başaramadı. İşte Harry o anda fark etti. Bu su herhangi bir su değildi. Bu su sihirliydi. Ölüm yiyenler yavaş yavaş geri çekiliyorlardı. Hermione ve Ron’un yüzleri dehşetle şaşırma arasında bir yerlerdeydi. Bu ifade düğündeki neredeyse herkeste oluşmuştu. Diğerleri Lupin’in yüzünü örnek almış gibiydi. Bunlar Bill, Fleur, Deli göz, Kingsley ve Harry’nin tanımadığı bir cadıyla bir büyücüydü. Neler oluyordu? Lupin’in yanına gitti. Ama o bunu fark etmemişti. Bir şeyler mırıldanmakla meşguldü çünkü. Şunu: “Prenses döndü!..”
|