Gecikmeden dolayı özür dilerim malum yazılı haftaları

Bölüm 8: Uğruna Savaşılacak Bir Şey
Okulun ilk günü çok hızlı başladı. Sabah kahvaltıda hepsi Prof. McGonagall’la ders seçimi yaptılar. Harry’ye sıra geldiğinde McGonagall onun notlarını beğendiğini belirtti ve seçmek istediği dersleri sordu. Harry ve Ron; Karanlık Sanatlara Karşı Savunma, Biçim Değiştirme, İksir, Bitkibilim, Tılsım, Astronomi ve Sihirli Yaratıkların Bakımı dersini seçmişlerdi. Elizabeth de aynı dersleri seçmişti. Hermione ise bunlara ek olarak Aritmansi’yi seçmişti. Harry aslında iksiri seçmek istemiyordu ama seherbaz olabilmesi için bu dersi alması gerekiyordu.
Ron ders programını görünce neredeyse küçük dilini yutuyordu. Bir sürü boş vakitleri vardı. Mesela şimdi öğlene kadara boşlardı. Hermione Aritmansi’ye giderken onlarda Griffindor ortak salonuna doğru yola koyuldular.
Elizabeth yukarı çıkarken önden çıkmak istedi. Kendi başına yolu bulup bulamayacağından emin olmak istiyordu. O öne düştü ve Harry ve Ron’da onu takip etmeye başladılar. On dakika kadar sonra onlar Quidditch sohbetine dalmışlarken Elizabeth durmalarını söyledi.
Elizabeth’in işareti üzerine etraflarına baktıklarında daha önce hiç görmedikleri bir koridorda olduklarını fark ettiler. Uzun bir koridordu. Her tarafta Harry’nin daha önce görmediği bir yaratığın heykelleri vardı. Bukalemunla semenderin bir karışımına benziyordu. Heykeller o kadara gerçekçiydi ki bir ara Harry arkasındaki birinin hareket ettiğini sandı. Elizabeth “Nerede olduğumuzu biliyor musunuz?” dedi. Onun konuşması üzerine duvarlardaki tüm meşaleler söndü ve etraf karanlığa gömüldü.
Harry, Ron ve Elizabeth’in hızlı hızlı nefes alışlarını duyabiliyordu. Asasını çıkardı ve “Lumos” diye mırıldandı. Asasının ucu ışıklanınca onu Ron ve Elizabeth’e doğru tuttu. Ya asa ışığı Harry’yi yanıltıyordu ya da Ron ve Elizabeth korkudan bembeyaz olmuşlardı. Ron “Çapulcu haritası yanında mı?” diye sordu ona bakarak. Harry ümitsizlikle başını iki yana salladı. Sonra da Elizabeth’e dönerek “Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?” diye sordu. Kız korkmuş gözlerle etrafa bakında sonra da Harry’nin sağ tarafını göstererek “Sanırım şuradan.” dedi.
Harry onu dinlemek konuşunda pek emin değildi ama başka çareleri yoktu. Elizabeth’in gösterdiği yönden yürümeye başladılar. Bu sefer başı, elinde ışıklı asasıyla Harry çekiyordu. Biraz ilerledikten sonra buranın doğru yol olduğunu anladılar çünkü ihtiyaç odasının önünden geçen koridoru görebiliyorlardı. Kendilerini koridora attılar ve Harry dönüp geldikleri yere baktı.
Duvarda bir geçit açılmıştı ve onlarda oradan girmişlerdi. Geçit aydınlıkken koridorun devamı gibi görünüyordu ama karanlıkta korkunçtu. Harry buranın neresi olduğunu anlayamıyordu. Daha önce asla, hatta çapulcu haritasında bile görmemişti burayı.
Onlar hala durmuş geçiti incelerken bir anda duvar birleşmeye başladı. Ve bir dakika sonra geçit arkasında hiçbir z bırakmadan kapanmıştı. Üçü doğruca Griffindor kulesine gittiler. Bunu mutlaka birine söylemeliydiler. Harry Hogwarts’ın birçok gizemi olduğunu biliyordu ama bu kadarı da fazlaydı. Orası neresi olabilirdi ki?
Ortak salonda uzun süre sessizce oturdular. Harry’nin tahminine göre bir saat kadar sonra Hermione geldi. Üçünün de boş boş oturduğunu görünce “Neler oluyor? Ne bu haliniz?” dedi. Başta hiç biri bir şey söylemedi. Sonunda Harry “Gizli bir geçit bulduk.” dedi. Bu arada yanındaki koltuğa çökmüş olan Hermione “Bunun neresi bu kadar ilginç. Hogwarts’ın sırlarını en iyi sen bilirsin Harry.”
“Ama bu farklıydı. İhtiyaç odasının önünden geçen koridorun devamı gibiydi. Elizabeth kendi başına bizi buraya getirmeye çalışıyordu. Biz bir ara konuşmaya dalmışız Elizabeth de sağa döneceğine sola dönmüş. Bize durmamızı söyledi ve biz de etrafa baktık. Her tarafta heykeller vardı. Sırlar Odasına benziyordu.”
“Ne heykeli?”
“Adını bilmiyorum semenderle bukalemunun karışımı gibi görünüyordu. Heykeller çok gerçekçiydi.”
“Firemunlar.” dedi Hermione düşünceli düşünceli. Harry şaşırarak “O da ne?” diye sordu. Hermione derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya başladı “Firemunlar çok ama çok tahlikeli yaratıklardır. Dediğin gibi görünüşleri semender ve bukalemunun karışımına benzer. Uzun çatallı dilleri vardır ve dişleri neredeyse bir basiliks kadar zehirlidir. Ateşle araları oldukça iyidir ve renklerini değiştirerek arkadaki zeminin rengini alabilirler. Bu özellik sayesinde avlarına fark ettirmeden rahatça yaklaşabilirler. Avları da genelde insanlardır. Ayrıca bu yaratıkların neslini Godric Griffindor’un yok ettiğine inanılır. Ama olup olmadıkları bile belli değil. Bin yıldır onlardan gören olmamış.” diye bitirdi konuşmasını. Ron
“İnsan yiyen ve ateşle oynayan bukalemunlar ha. Gerçekten ürkütücü.”
“Evet, bir hayli ürkütücüdürler. Ama az önce de söylediğim gibi bu yaratıkların gerçekte varlığı hiçbir zaman kanıtlanmamıştır. Ayrıca orada bir koridora dair hiçbir iz olmadığını çok iyi biliyoruz.” diye bitirdi konuşmasını. Bu Harry’nin de aklına takılmıştı. Elizabeth’e dönerek “Oraya girmeden önce açıldığını filan görmedin değil mi? Yani biz gittiğimizde zaten açık mıydı?” diye sordu. Griffindor kulesine geldiklerinden beri hiç konuşmamış olan Elizabeth korkarak:
“Evet. Zaten görsem size söylerdim.” dedi. Sanki infazını bekliyor gibiydi. Harry onun kendini suçlu hissetmesini istemiyordu. Tam o sırada Ron “Bunun için kendini suçlu hissetme. Aslında kaybolmamızın sebebi bizim aptallığımız. Sonuçta senin buradaki ikinci günün ve biz yolu tamamen sana bıraktık. Hem bak hiçbirimize bir şey olmadı.” dedi. Elizabeth ona titrek bir gülümsemeyle cevap verdi.
Bu sırada Harry boş boş etrafa bakıyordu. Düşüncesi mümkün olabilir miydi acaba? Tam bu sırada gözleri Hermione’ninkilerle karşılaştı. Hermione “Aynı şeyi mi düşünüyoruz?”
“Eğer Elizabeth oranın açılışını görmediyse daha önce biri açmış olmalı ve muhtemelen açan kişi içerideydi. Çünkü rasgele açılıp kapanan bir geçite benzemiyordu ve biz çıkınca etrafta kimse olmamasına rağmen kapandı. Ama kim olabilir ki?”
“Dumbledore’la konuşmalıyız.” dedi Hermione ayağa kalkarak. Diğer üçü de kalktı ve sessizce Dumbledore’un odasına gitmeye başladılar. Karşılarına Prof. McGonagall çıktığında neredeyse oraya varmışlardı. “Ders saatinde koridorlarda dolaşmanızım sebebini sorabilir miyim Potter?”
“Efendim bizim dersimiz boştu ve önemli bir şey görüşmek için Prof. Dumbledore’un yanına gidiyorduk.”
“Prof. Dumbledore bakanın acil çağrısı üzerine bakanlığa gitti. O gelene kadar söylemek istediklerinizi bana söyleyebilirsiniz. Geldiğinde ben iletirim.”
Harry tam bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki Elizabeth korkuyla “Babama bir şey mi oldu?” diye sordu. McGonagall “Babanız iyi Miss. Doge. Şimdi sizlerden başı boş bir halde koridorda dolaşmamanızı istemek zorundayım. Prof. Dumbledore döndüğünde ona bir şey söylemek istediğini iletirim Potter. Lütfen kendine dikkat et.” dedi. Harry şaşkınlıkla kafasını salladı ve dördü birden ortak salona yöneldiler. Kendilerini yine şöminenin önündeki koltuklara attıkları zaman Ron “Of biz bu okulda olaysız bir gün geçiremeyecek miyiz?” diye sordu bıkkınlıkla. Hermione sırıtarak “Niye bir şikâyetin mi var? Macera oluyor işte. Boş boş oturmak daha mı iyi?” dedi. Sonra da üzgün görünen Elizabeth’e dönerek “Elizabeth lütfen babanın bir şeyi olsa mutlaka haberimiz olurdu. Bakanlıkla ilgili bir problemdir. Dumbledore hiçbir zaman bakan olmadı ama bakanlık –geçen sene hariç- asla ondan bağımsız iş yapmazdı. Lütfen endişelenme.” dedi. Elizabeth yaşlı gözlerle ona bakarak “Nasıl emin olabilirsin ki? Kim Oldğunu Bilirsin Sen’in bakanlığı düşürmeye çalıştığını söylüyorlardı. Hem de elinden gelen en kısa sürede.” dedi. Ron
“Baban bakan olduktan sonra bu daha zor çünkü bakanlık artık yoldaşlığın elinde ve yoldaşlıkta Dumbledore’un kontrolünde ve Kim Olduğunu Bilirsin Sen’in korktuğu tek kişi de Dumbledore. Ağlama lütfen kimseye bir şey olmayacak.” dedi. Elizabeth gözlerindeki yaşları silerek hepsine teker teker baktı ve “İyi ki varsınız. Siz olmasanız ne yapardım şimdi ben.” dedi. Hermione
“Biz de senin yanında olmaktan memnunuz. Hadi ağlamayı bırak da gidelim bir şeyler yiyelim.” dedi. Hep birlikte kalkıp aşağı indiler. Henüz dersler bitmediği için büyük salon tamamen boştu. Onlar da yemek saatini beklemek için dışarı çıkıp gölüm kenarındaki büyük kayın ağacının gölgesine oturdular.
Harry her ne kadar Elizabeth’in endişelendirmek istemese de gerçeğin açık olduğu düşünüyordu. Mr. Doge gerçekten kötü bir şey olmasa Dumbledore’u bakanlığa çağırmazdı. Ve Voldemort’un bakanlığı düşürmeye çalıştığı da doğruydu. Harry yine de en kötü ihtimali düşünmemeye çalıştı. O sırada Ron’un sesiyle kendine geldi “Hadi kalkın gidelim artık ben çok acıktım.” dedi. Hermione “Nedense şaşırmadım.”
“Sen benimle uğraşıp durmasana ne olmuş birazcık fazla yiyorsam.”
“Yok, canım ne fazlası.”
“Tamam, yaa seninle uğraşmayacağım. Hadi gidelim mi artık?”
Harry tam ayağa kalkmıştı ki yara izine saplanan ani bir acıyla tökezledi ve yanında ki Hermione’nin koluna tutundu. Hermione endişeyle ona bakarak “İyi misin Harry?”
“Yara izi.”
“Ne oldu?”
“Sanırım iyi bir şey oldu. Çok mutlu.”
“Harry ne olduğunu biliyor musun?”
“Azkaban… Artık güvende değil. Ruh emiciler…”
“Onları kaçırmayı başardı mı? Bakanlık karşı koymaya çalıştı mı?”
“Tanrı aşkına Hermione ben anten değilim! Sadece onu gördüm gülüyordu ve etrafında ruh emiciler vardı.”
“Haklısın. Özür dilerim. Sen iyi misin?”
“Ben iyiyim. Dumbledore büyük ihtimalle bakanlığa bunun için gitti. Azkaban’ı ele geçirmeye çalışıyordu. Ve başarılı da oldu.”
Bu sırada şokta gibi görünen Elizabeth’in dudaklarında teki bir sözcük döküldü “Babam…” Hermione Harry’nin kendi başına ayakta durabileceğine emin oldu ve onun yanına gitti. “Elizabeth lütfen eminim bir şey olmamıştır.” dedi yatıştırmak istercesine. Elizabeth ağlamaya başlamıştı. Harry de onların yanına giderek “Bak babana bir şey olsa hissederdim. Voldemort sadece ruh emicileri ve ölüm yiyenleri kaçırmış. Birine bir şey olduğunu sanmıyorum.” dedi.
Bu sırada Ron okul arazisinin başka bir tarafına bakıyordu sırıtarak. Harry de onun nereye baktığını görünce sırıtmaya başladı. Ron Elizabeth’in yanına giderek “Elizabeth hadi kaldır kafanı da gelenlere bir bak.”
Elizabeth afallamış bir şekilde yaşlı gözlerle Ron’un işaret ettiği yere baktı. Dumbledore ve Mr. Doge onlara doğru yürüyordu. Elizabeth koşarak gitti ve babasına sarıldı. Harry, Hermione ve Ron’ da onların yanına gittiler. Harry hiç vakit kaybetmeden Dumbledore’a dönerek “Efendim Azkaban’ı gerçekten ele geçirdi mi?”
“Harry hala zihinbend yapmıyor musun?”
“Biliyorsunuz ki yapamıyorum.”
“Bu işe el atma vakti geldi. Bugün akşam saat sekizde dördünüzü odamda görmek istiyorum. Parola ‘Çikolatalı Kurbağa’. Şimdi izin verirseniz Elphias’la görüşmem gereken bir konu var.” dedi ve arakasında şaşkın bir Harry bırakarak okula doğru yürüdüler. Ron Elizabeth’e dönerek “Bak işte gördün mü babana bir şey olmamış.”
“Evet.” dedi Elizabeth gülümseyerek. Hermione “Acaba Prof. Dumbledore bizi niye çağırdı?” dedi. Ron
“Herhalde Harry’ye artık kendisi zihinbend öğretecek. Ama bizi niye istedi ki?” diye sordu. Elizabeth
“Yazın babamla konuşmalarını duymuştum. Bize karanlık sanatlarla ilgili özel ders vermekten bahsediyorlardı. Seni gerçek savaşa hazırlamaktan.” Harry’ye bakarak. “Herhalde bizi istemesinin sebebi de sana yardımcı olmamamızı istemesi.” dedi.
O an Harry’nin aklına kehanet geldi. Arkadaşlarına ondan bahsetmemişti. Şimdi bunun tam sırası diye düşünerek onlara döndü “Size söylemem gereken çok önemli bir şey var.” dedi. Şimdi üçü de ona merakla bakıyordu. Harry devam etti. “Geçen senenin sonunda kırdığımız kehanet. Biliyorsunuz söylediklerini kimse duymadı. Ama o kehanetin tek kaydı kırılan küre değildi. O kehanet gerçekte birine yapıldı. Ve o kişi… o kişi Dumbledore’du. Bizi kurtardıktan sonra bana gerçekleri anlattı. Kehanet tam olarak şöyle:
‘Karanlık Lord’u alt edecek güce sahip olan geliyor… ona üç kez karşı çıkmış olanlardan doğacak, yedinci ay ölürken doğacak… ve Karanlık Lord onu dengi olarak işaretleyecek, ama o, Karanlık Lord’un bilmediği bir güce sahip olacak… ve ikisinden biri diğerinin elinde ölecek, çünkü diğeri varlığını sürdürürken ikisi de yaşayamaz…’ Harry bunu söylerken gözleri boş bakıyordu ve hatırlama çabasından kaşlarını çatmıştı. Konuşmasını bitirdiğinde kafasını kaldırıp diğer üçüne baktı. Üçü de afallamış halde ona bakıyordu. Bir sürelik sessizliğin ardından ilk konuşan Hermione oldu “Yani bu ya onu öldüreceğin ya da onun elinde öleceğin anlamına mı geliyor?” dedi. Gözleri dolmuştu. Harry ona bakmadan kafasını salladı. Bunun üzerine Hermione gözyaşlarını daha fazla tutamadı ve ağlamaya başladı. Harry onların bu kadar üzülmelerini ve korkmalarını anlamıyordu. Onların bu tavrı kendisini yaşayan öle gibi hissetmesine sebep olmuştu. Hermione’ye bakarak
“Lütfen böyle yapmayın. Ağlanılacak bir şey yok. Sonunda böyle olacağı belliydi zaten. Hem sen demez misin kehanetler zırva diye.”
“Ama bu gerçek Harry… Şimdiye kadar başına gelenlerin hepsi aynı kehanetteki gibi...”
“O zaman biz de şimdiden sonrasını değiştirmeye çalışalım.” dedi gülümseyerek. Nasıl gülümseyebildiğini bilmiyordu ama şu an buna ihtiyacı olduğunu fark etti. Ron “Bunu bize niye daha önce söylemedin?”
“Aklıma gelmedi. Gerçek bu bahane değil bakma öyle! Bu kadar şaşırmanızı beklemiyordum.”
“Harry saçmalama lütfen. Bize hayatının ya cinayetle biteceğini ya da cinayet işleyeceğini söylüyorsun bir de şaşırmamızı beklemiyorsun. Haklısın tabi niye şaşıralım ki ne de olsa herkesin başına gelebilecek bir şey!”
“Ama başından beri böyle olacağı belliydi. Şimdi niye kızıyorsun ki?”
“Kızmıyorum sadece böyle bir şeyi bizden saklamamalıydın diyorum. Neyse yaa hadi gidelim de bir şeyler yiyelim.” dedi Ron. Harry ağacın altında oturmuş ağlamakta olan Hermione’ye bakarak “Siz gidin biz birazdan geliyoruz.” dedi.
Ron ve Elizabeth şatoya doğru yürürlerken bir süre arkalarından baktı. Sonra gidip Hermione’nin yanına oturdu. “Niye ağlıyorsun ki?” dedi. Kız cevap vermedi. Harry “Hermione lütfen daha ortada hiçbir şey yok. Aptal bir kehanet yüzünden ağlamaya değmez.”
“Haklısın galiba özür dilerim. Ama sonun böyle olacağını düşünmek…”
“Sonunun nasıl olacağını biliyoruz ki. Yaşayıp göreceğiz. Hadi bırak ağlamayı gidelim de bireyler yiyelim.” dedi ve ayağa kalktı. Hermione de gözlerini silerek ayağa kalktı ve sessizce şatoya doğru yürümeye başladılar. Onlar giderlerken zil çaldı. Büyük salona girdiklerinde daha yeni yeni öğrenciler gelmeye başlamıştı. Ron ve Elizabeth’in yanına gittiler. Hiç biri doğru düzgün bir şey yemiyordu. Öğle arası çok sessiz geçti. Öğleden sonraki iki saat üst üste tılsım dersi de öyle.
Akşam olduğunda hepsin üzüntüsü heyecana dönüşmüştü. Akşam yemeğini hızla yedikten sonra Dumbledore’un odasına doğru yola koyuldular. Taş heykellerin önüne vardıklarında Harry onların sormasına fırsat bırakmadan parolayı söyledi ve yukarı doğru yükselen merdivenlere adım attılar. Kapının önüne vardıklarında Harry kapıyı tıklattı ve içeriden “Gelin.” diye bir ses geldi. Kapıyı açıp içeri girdiler.
Oda Harry burayı son gördüğünden beri pek değişmemişti. Hala gümüş aletler ince bacaklı masaların üstünde duruyordu. Seçmen Şapka’nın yanında duran siyah kutu Harry’nin dikkatini çekti. Kutuyu incelerken Dumbledore’un konuşması üzerine dikkatini ona verdi.
“Hoş geldiniz çocuklar. Oturun.” dedi masasının önündeki koltukları göstererek. Dördü de sessizce oturup beklemeye başladılar. Hermione, Ron ve Elizabeth merakla etrafı inceliyorlardı. Harry onların buraya ilk kez geldiklerini hatırladı. Bu arada sessizliği Dumbledore bozdu
“Okuldaki ilk gününüz epey olaylı geçti sanırım. Prof. McGonagall ders saatinde telaşla beni aradığınızdan bahsetti. Önemli bir şey söylemek istiyormuşsunuz galiba. Sizin söyleyeceklerinizi de dinleyeceğim ama önce sizden beni sessizce dinlemenizi istiyorum. Öncelikle Harry’nin size kehanetten bahsettiğini varsayıyorum.” dedi. Dördü de onaylar şekilde kafalarını salladılar. “Ve hepiniz bugünkü olaydan sonra gerçek savaşın başlamak üzere olduğunu anlamışsınızdır.”
“Bugünden itibaren size bizzat ders vereceğim. Bu derslerde size lazım olan her şeyi öğreneceksiniz. Kendinizi savunmayı, en zor karanlık büyüleri ve faydasız gibi görünen fakat çok işinize yarayabilecek basit ve küçük büyüleri. Ayrıca normalde on yedi yaşına basana kadar öğrenmeyecek olmanıza rağmen cisimlenmeyi öğreneceksiniz. Henüz hiç biriniz on yedi değilsiniz ama bunu yapabileceğinize eminim.”
“Sizden istediğim iki şey var. Birincisi mümkün olduğunca derslerinizi aksatmamaya çalışacaksınız. Cezalar, Quidditch antrenmanları ve bunlar gibi ufak şeyler bahane olamaz. İkincisi ise, sizden çok çalışmanızı istiyorum. Bu derslere normal derslerinizden daha çok çalışacaksınız. Ayrıca zihinbend de öğreneceksiniz ki sizin için en zoru bu olacak, bunun için daha da çok çalışacaksınız. Zihinbendi sadece Harry değil hepiniz öğreneceksiniz çünkü bu bir düelloda çok işinize yarar. Rakibinizin ne yapacağını önceden anlayabilirsiniz. Şimdi bir sorusu olan var mı?” diye bitirdi konuşmasını. Hiç biri bir şey söylemeyince Harry’ye dönerek “Evet Harry şimdi seni dinliyorum. Sabah niye beni arıyordunuz?” diye sordu.
Harry sabah Hermione’ye anlattıklarının aynısını ona da anlattı. İşin kötü tarafı, Harry Dumbledore’un oranın neresi olduğunu hemen söyleyeceğini düşünürken, Dumbledore’un çatık kaşlı şaşkın bir yüz ifadesiyle onlara bakmasıydı. Daha önce öyle bir yeri ne duymuş ne de görmüştü. Harry’den koridoru bulduklar yerin tarifini alınca gidebileceklerini söyledi. Tam ayağa kalkmışlardı ki Harry son kez Dumbledore’a dönerek “Efendim bugün Azkaban’da neler oldu?”
“Ufak çaplı bir savaş Harry. Ölen olmadı fakat birkaç seherbaz ağır yaralandı.”
“Ölüm yiyenlerin hepsini kaçırmayı başardı mı?”
“Maalesef evet. Bunun yanı sıra artık ruh emiciler de onun yanında. Yani işimiz daha da zor.”
“Efendim peki devleri kendi tarafına çekmeyi başardı mı?”
“Tam olarak başardı denilemez ama bu konuda bizden daha önde olduğu kesin.”
“Eğer ordusu bu kadar genişse onun karşısında ne gibi bir şansımız olabilir ki?”
“Sakın böyle düşünme Harry. Onun ordusu geniş olabilir ama bizim elimizde daha büyük bir silah var bunu unutma. Bizim elimizde uğruna savaşılacak bir şey var.” dedi gülümseyerek. Bunun üzerine iyi geceler dileyerek Dumbledore’un odasından çıktılar.