Ana Sayfa
Yardım
Takvim
Üyeler
Giriş Yap
Kayıt
Merhaba,
Ziyaretçi
. Lütfen
giriş yapın
veya
üye olun
.
Ağustos 21, 2008, 04:55:15
Duyurular
:
Harry Potter Cafe üyeleri ne dinliyor? Cevabı
Last.fm
'de!
Harry Potter Cafe | Forum
/
Diğer Konular
/
Not Defteri
/
Genç Yazarlar Çetesi Barınağı
(Moderatörler:
Arna Belorn
,
Marissa
,
Hey Ho Lou
) / Konu:
Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
Sayfa: [
1
]
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Yazdır
Gönderen
Konu: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi (Okunma Sayısı 502 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Arna Belorn
Blush // Love is Dust // Blush
Yönetici
Has Türk Kahvesi
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 7927
Recognise The Poison In My Heart
Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
:
Haziran 14, 2008, 23:05:43 »
Yazarlar :
felix felicis
lucy_went
Göreceli Kavram
pansy
Tanım :
Efsane yıllarca gerçekten olmuş gibi kuşaktan kuşağa aktarılan öyküler. Söylencelerde anlatılan olaylar bazen gerçeküstü olabilir; ama çoğunlukla gerçek olaylara ve gerçekten yaşamış kişilere dayanır. Bu öykülerin çoğu kahramanca işler yapmış kişilerle ilgilidir. Eski Yunanlı şair Homeros, İlyada ve Odysseia adlı destanlarında krallara ve kahramanlara ilişkin söylencelerden yararlanmıştır. Kral Arthur ve şövalyeleriyle ilgili birçok öykünün kaynağı söylencelerdir. Gerçek bir kişinin yaşamına dayanan Köroğlu adlı halk öyküsü de çeşitli söylencelere karışmıştır. Söylenceler bir bölge ya da halkın kültüründe önemli yer tutar bunun yanı sıra mitolojiyle de yakından ilişkilidir.
Başarılı bir örnek Bir Göl Nasıl Bin Göl Oldu'dur.
İnsanlar; yaşadığı coğrafyaya ait önemli gördükleri kişileri, nesneleri ve mekânları kutsallaştırırlar ve sırrını çözemedikleri konuları çeşitli biçimlerde yorumlarlar. Bunlara, yaşanmış bazı olayları da katıp nesilden nesile aktarırlar. Kutsallaştırma, yorumlama ve aktarmaların pek çoğu sözlü olarak yayılır. Bu, sonuçta bir sözlü kültür oluşturur. Efsaneler, insan ile insanı, insan ile coğrafyayı, insan ile diğer varlıkları, insan ile maneviyatı bir birine gönül bağı ile bağlayan unsurlardır. Efsanelerin konuları çoğunlukla çocuk, genç ve orta yaşlıların eğitimi ile ilgilidir. Güzel ahlâklı olmanın faydalarını ve nasıl güzel ahlâklı olunacağını işlemektedir. Onlar hilenin, düzenbazlığın, nankörlüğün, cimriliğin, kötülüğünü; dürüstlüğün, sağlam karakterli olmanın, cömertliğin güzelliklerini en iyi bir biçimde anlatmıştır.
Wikipedia
«
Son Düzenleme: Temmuz 14, 2008, 16:27:35 Gönderen: Hey Ho Lou
»
Logged
Ben, işe yaramaz bir boşlukla doluyken bir şey olamaycak konumda dolanıyorum. Gel gitlerimle, değişmemle yıktıklarımın haddi hesabı yok.
Huzur ve hüzün, ikisini biliyorum ve ikisi için yaşıyorum. Bir de aşkı ve aşk ile deli gibi sevişmeyi biliyorum. Bunların dışında bir hiçim ve hiçliğimi kabul ediyorum.
Bir varlık olmamın bile beni şaşırtması bir yana, hiç bir amacım yok şu dünya üzerinde. Kendimi sürekli sahte amaçların rüyaları ile süsleyip, kendimi korumaya çalışıyorum.
Başımın arısını dindirmemekten zevk alıyorum çünkü beynimin artık durmasını istiyorum. Deli gibi korksam da o sonsuz boşluktan, içinde olmak çekiyor beni . Karamsarlıktan uzak sınırın, kara kısmındayım.
Uyurken neden hala yaşıyorum ?
Aynı hisler. Tekrar ve tekrar geliyorlar.
Sponsor Bağlantılar
Reklam
Offline
Mesaj Sayısı: 7
Re: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
Eklendi:
Ağustos 21, 2008, 04:55:15 »
Logged
Hey Ho Lou
insansı
Mod
Köpüklü Kapuçino
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1439
Hayvanım, hayvansın, hayvan
Ynt: Grup 2 ~ Efsane Katagorisi
«
Yanıtla #1 :
Haziran 19, 2008, 00:09:05 »
Kuşatma
Çok önceleri bir adam yaşarmış.Bu adamın adı Tuna Hanmış.Bulunduğu bölgenin en usta avcısı,en güçlüsü,en görgülüsüymüş.Bu yüzden onu kabilenin başkanı seçmişler.Sürekli göç ederler nerede fazla yiyecek bulurlarsa bir kaç gün orada konaklarlarmış.Tuna Han'ın 4 tane oğlu 2 tane kızı varmış.Bütün evlatlarını çok sever birbirlerinden ayırmazmış.Lakin küçük oğlu bir başkaymış sanki.Bu oğlanın adı Melik imiş.Melik çok çabuk öğrenen en az ağabeyleri kadar kuvvetli,bir o kadar cana yakın samimi imiş.Daha ondokuz yaşında olmasına rağmen elinden her iş gelirmiş.
Bir gün Melik 2 ağabeyi ile birlikte ava gitmişler.Melik avlanmasını babasından öğrendiği için elinden hiçbir hayvan kaçamazmış.İki ağabeyide onun kadar iyiymiş bu konuda.Gel gelelim Melik ormanda yolunu kaybetmiş.Yolunu bulma umuduyla ilerlemişte ilerlemiş.Ama bir türlü evinin yolunu bulamamış ağabeyleri kabilenin oraya dönüp Melik'in kaybolduğu haberini vermişler.Tuna Han çok üzülmüş.Öte yandan bulundukları yerde daha fazla yiyecekleri kalmamış.Halkı ile oğlu arasında seçim yapmalıymış.Ve yapmışta.Tuna Han halkıyla birlikte yeni bir yere göç edecek oğullarından en büyüğü Şahin ise bulundukları yerde kardeşini bekleyecek ve kimi zaman onu arayacaktı.
Melik ormanda ilerlerken bir ine rastlamış.Bu in ne ayı inine nede aslan inine benziyormuş.Cesaretini toplamış ve içeriye girmiş.Etrafta ot çöp varmış.Sanki burada bir kuş yaşarmış.Melik o gece inde kalmaya ve ertesi gün yeniden kaldıkları yeri aramaya karar vermiş.Mağaranın derinliklerine doğru gitmiş ve yatmış.Gece bir çıtırtıyla uyanmış.Yavaş yavaş mağaranın girişine doğru yaklaşmış.Bur bir kuşmuş.Kuşun bembeyaz kanatları varmış.Parıl parıl parlıyorlarmış adeta.Gagası çok zarifmiş.Kuşun gagasının yanındaki siyah nokta oğlanın dikkatini çekmiş. Kuş içeriye girip şöyle bir silkelenmiş. Ve bembeyaz bir ışığın ardından güzel bir kız çıkmış ortaya. Kız çok güzelmiş. Ve yüzünde az önce oğlanın dikkatini çeken siyah nokta varmış. Kızın saçları upuzunmuş. Kahverengimsi saçları tıpkı kuşun kanatları gibi parıl parıl parlıyormuş. Kızın boyu uzunmuş ve giydiği uzun elbise kıza ayrı bir hava katmaktaymış. Kızın yorgun olduğu her halinden belli oluyormuş. Kız hemen otların olduğu yere gitmiş ve uzanmış. Uykuya dalarken yiyecek bulamadığından yakınıyormuş.
Sabah uyandığında Melik kızı bulamamış. Çıkmış karnı çok açmış. Çıkmış bir geyik avlayıp karnını doyurmuş bir süre ailesini aramış. Bulamayınca ine geri dönmüş. Gece yine aynı saatte ine o kuş gelmiş. Bir süre durup yeniden silkelenmiş. Ve tekrardan narin kız çıkmış ortaya. Melik gün geçtikçe bu kıza hayran kalmaya başlamış. Ve bir gece yine aynı saatte kız geldiğinde Melik ortaya çıkmış. Kız korkmuş. Tam kaçacakken Melik kıza zarar vermeyeceğini kaybolduğunu bir süredir bu mağarada kaldığını söylemiş. Kız korkak adımlarla geri dönmüş.Melik kızı kız Melik’i baştan aşağı süzüyormuş.Baktıkça kız daha çok aşık oluyormuş.Sonunda dayanamayıp anlatmaya başlamış.nereden geldiğini kabilelerini babasını ailesini hepsini anlatmış. Bitirdiğinde kız ona sadece bende Suna diyebilmiş. Kızın ürkek bakışları hala Melik’in üzerindeymiş. Melik tekrar geldiği köşeye dönerek yatmış.
Sabah uyandığında ormanın yandığını görmüş. En yakın dereden hemen su taşımaya başlamış. Ormanı söndürmeye çalışırken ağabeyi şahin’i görmüş. İki kardeş el birliği ile ormanı söndürmüşler. Yaklaşık altı gündür birbirlerinden haber alamıyorlarmış. Bir süre hasret gidermişler. Şahin artık yola koyulmaları gerektiğini bir an önce kabileye yetişmeleri gerektiğini anlatmış. Ama Melik’in aklı Suna’daymış. Gidemeyeceğini söylemiş. Ona Suna’yı anlatmış. Anlatırken bir yandan gözleri parlıyormuş bir yandan da ağabeyine yalvarırcasına bakıyormuş. Kalmak istediğini anlayan ağabeyin dayanamayıp onu orada bırakarak kabileye dönerek Melik’in öldüğünü söylemiş. Böylece geriye dönüp kimse onu aramayacak ve onu sevdiğiyle birlikte yalnız bırakmış olacaktı.
O gece Melik tekrar kızın karşısına çıkmış. O sabah olan biteni anlatmış. Bunun yanına kıza karşı duygularını da eklemiş. Ömründe kalbini bu denli hızlı attıranın o olduğunu bir tek ona bakmak istediğini anlatmış. Öyleki Melik’in aşkı kızı dile getirmiş.tanıdığından beri çok nadir sesini duyduğu bu kızın böylesine güzel konuşması Melik’i dahada bağlamış Suna’ya. Suna; çok uzak bir ülkeden geldiğini bir kadının kendisine bir şey yaptığını o gün bugündür de gündüzleri kuş geceleri insan olarak gezdiğini anlatmış. Anlattıkça Melik’i dahada bağlamış kendine. Bir çözüm bulmalıydı Melik haline. Gidip o kadını bulacak ve Suna’ya ne yaptıysa onada yapmasını isteyecekti. İki aşık çıktılar yola. Çok uzun zaman sonra o kadını buldular. Kadın yaşlı beli bükülmüş kıvrışık suratlı biriymiş. Saçları bembeyaz ve uzunmuş. Suna’yı görür görmez anlamış başına gelecekleri. Melik anlatmış ne yapması gerektiğini. Kadın kabul etmiş. Ancak bir şartı varmış. Melik’in ömrünün 10 yılını alacakmış. Hiç tereddütsüz kabul etmiş Melik. Ve ne yapıp edip oda kuş olmuş sevdiceği gibi. 2 aşık göklerde süzülmüşler. Aşklarını dile getirmişler kendilerince. Hep gezmişler. Beraberce yeni yerler görmüşler.
Bir gün melik kendi kabilesine rastlamış. Durmuşlar orada. Melik kendi çadırlarının oraya gitmiş. Babası çok yaşlanmış bir vaziyette oturuyormuş. Biraz konuşulanları dinlemiş.duyduklarına göre annesi öldüğü haberini aldıktan sonra evlat acısına dayanamayıp ölmüş. Babası bu iki acıya dayanamayıp her şeyden elini eteğini çekip yerine en büyük oğlunu getirmiş. Melik olanları izlerken Tuna Han onu görmüş. Kuşu savuşturmak için attığı taş Melik’in kafasına gelerek kafasını yarmış. Bunu gören Suna hemen Melik’in yanına gelmiş. Ancak oda bir taşın hedefi olmaktan kaçamamış. İki aşık yan yana düşmüşler. Öldüklerinde yaşlı kadının büyüsünün geçeceğini bilmeden son kez birbirlerinin gözlerinin içine bakarak son nefeslerini vermişler. Ölen iki kuşun büyük bir parlamayla insan olduğunu gören Tuna Han hemen yanlarına gelmiş. Ölenlerden birinin kaybettiğini sandığı Melik olduğunu görünce bir kez daha ölmüş.Tuna Han halkının bundan sonra hiçbir kuş sataşmayacağını , vurup yemeyeceğini söylemiş. O günden sonra Tuna Han ne bir kuşa bakmış ne de penceresini açmış. Ve ölürken ”kuş-atma” diye sayıklayarak ölmüş.
Daniel Ecem Radcliffe
Yazıyı Ecem yazdı, ben değil. Şimdi kendisi burada olamadığı için yazıyı buraya ben koyuyorum. iyi okumalar.
«
Son Düzenleme: Haziran 19, 2008, 01:18:31 Gönderen: Arna Belorn
»
Logged
Madeleine
Sert Espresso
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1248
Lonca Editörü...
Ynt: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
Yanıtla #2 :
Haziran 23, 2008, 13:22:10 »
Yediyamanlar Efsanesi
Vakti zamanında varlıklı bir padişah yaşarmış. Bu padişahın ülkesi çok verimli topraklara sahipmiş, bire bin verirmiş. Zavallı halk de geçimini ekip biçerek, hayvan otlatarak sağlarlarmış. Ekinler ürün verince kendilerine yetecek kadarını alır, geri kalanı da ağalara vermek sorunda kalırlarmış. Ellerinde para kalmayınca da kendilerine ayırdıkları ürünün bir kısmını satar, bütün yıl sersefil dolaşırlarmış. Padişah bilmezmiş ağaların halka zulmettiğini. Bilmeyince de halkını sefillikten kurtaramazmış.
Halkın açlıktan bitap düştüğü bu ülkenin bir yerinde yeni evlenen bir karı-koca yaşarmış. Bunlar birbirini pek sever, bütün günü el ele geçirirlermiş. Günün birinde minik bir oğulları olmuş. Çocuk o kadar güzelmiş ki baktıkça bakası geliyormuş insanın. Bu çocukla aşkları daha da artmış. Yedinci ayın yedinci gününde doğan bebek onlara uğur getirmiş, toprakları bereketlenmiş. Gel zaman git zaman, arka arkaya altı yıl boyunca her yılın yedinci ayının yedinci gününde birer tane daha oğulları olmuş. Çocuklar o kadar güçlü kuvvetliymiş ki beş yaşında ata binip ok kullanmayı öğrenmişler. Ünlerini duyanlar karı- kocaya ve yedi oğluna gıptayla bakar olmuş.
Yıllar geçmiş çocuklar büyümüş. Her biri birbirinden kuvvetliymiş. Herkesten önce tarlalarını ekip biçmişler. Ürünü almaya gelen ağaları öyle bir korkutmuşlar ki bir daha onları gören olmamış. Halk minnettar kalmış yedi kardeşe. Sefalet devri bitmiş, sefil halk açlıktan kurtulmuş. Yedi kardeşin ünü tüm ülkeye yayılmış. Her yerden akın akın insanlar gelir olmuş kardeşleri görmeye. Yedi kardeşi kıskanan düşmanları da varmış. Onların ününü görünce düşmanların içi içini yermiş.
Karı-koca da oğullarının yiğitlikleriyle mutlu olurlarmış ama kimse bilmezmiş içlerini kor gibi yakan dertlerini, kız evlat hasretiyle için için yandıklarını. Ama komşu kadının gözlerinden kaçmamış onların üzüntüleri. Yedi kardeşin evde olmadığı bir an hemen gidip öğrenmeye çalışmış dertlerini. Türlü dil oyunları çevirmiş sonunda öğrenmiş kız evlat istediklerini. Kimseye de söyleyemezlermiş oğulları duyar da üzülür diye. Komşu kadın hemen koşmuş eve planlar yapmaya başlamış. Aslında bu kadın yedi kardeşi hiç sevmezmiş. Onların mutluluğunu hiç çekemez, ünü hak edenin kendi oğulları olduğunu düşünürmüş. Plan yapmasına da gerek kalmamış. Bir gün karı-kocayı evlerinin önünde ağlaşırken görmüş. Hemen koşmuş öğrenmiş dertlerini. Meğer karı-koca köyün falcısına gitmiş kızları olacak mı öğrenmek için. Falcı, oğullarıyla yan yana oldukları sürece kızlarının olmayacağını söylemiş. İşte bunun için ağlaşırlarmış. Kızları olsun isterlermiş ama oğullarından da ayrılmak istemezlermiş. Komşu kadın hemen koşmuş yedi kardeşin yanına. Olanları anlatmış. Bunu duyunca çok üzülmüşler ve kara kara düşünmeye başlamışlar. Sonunda ana babalarının üzülmesine dayanamamışlar ve onlara evden ayrılacaklarını söylemişler. “Biz karşıdaki dağlarda konaklayacağız ve hep burayı gözleyeceğiz. Eğer kızınız olursa dama kırmızı, oğlunuz olursa da mavi bayrak asın” demişler ve gitmişler. Tam yedi yıl sonra karı-kocanın dünyalar güzeli bir kızı olmuş. Kız evlat sahibi olmalarının mutluluğu oğullarına kavuşacak olmalarının mutluluğuyla perçinlenmiş. Hemen dama kırmızı bayrak asmışlar.
Damdaki kırmızı bayrağı gören komşu kadın kıskançlıktan kudurmuş ve hemen gidip bayrağı kaldırmış, yerine mavisini asmış. Avdan dönünce evlerinin damında mavi bayrağı gören yedi kardeş oturup dizlerini dövmüşler. Yeterince uzaklaşmadıkları için bunlara sebep olduklarını düşünmüşler. Ana babalarını daha fazla üzmemek için köylerini terk etmişler. Yürümüşler, yürümüşler ve sonunda durmuşlar. Bulundukları yere kocaman, yedi burçlu bir kale inşa etmeye başlamışlar. Karı-koca kilometrelerce uzakta evlat hasretiyle inim inim inlerken yedi kardeş de acılarını taşlara vurarak çıkartmaya çalışmışlar. Yedi kardeşin davranışları çevredekilerin ilgisini çekmiş. Her gün avlanmaya gider avladıklarını da yoksullara dağıtırlarmış. Bir anda herkesin sevgisini kazanmışlar ama bunun farkında bile değillermiş. Üzüntüden bir şey yiyip içemez olmuşlar. En sonunda dayanamamışlar ana baba hasretine ve her biri bir burcun tepesine çıkıp atmış kendini. Çevrede yaşayanlar her birini bir burcun altına gömmüş ve o meydana da “Yediyaman” adını vermişler. Zamanla Yediyaman meydanı büyümüş ve şehir olmuş. Bu şehre de “Adıyaman” adını vermişler ama yedi kardeşi hiç unutmamışlar…
Düşündüm taşındım ve sonunda bulunduğum şehrin efsanesini yazmaya karar verdim. Tamamen benim kurguladığım bir efsanedir, aslı yoktur. Hikayenin gerçek olan tek kısmı, Adıyaman'ın adının Yediyamanlardan geldiğidir. İyi okumalar
Logged
Karamel Kokusu
lucy_went
Kakao
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 257
Snape & Lily [T_T]
Ynt: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
Yanıtla #3 :
Temmuz 21, 2008, 00:31:51 »
Üç Ruh
Çok öncelerden insanoğlunun dünyada olmadığı zamanlarda, dünyanın en karanlık ,aklınızın alamayacağı derecede karanlık, köşesinde üç tane şetani ruh varmış. Bundan önce, Tanrı onlara bir görev vermiş fakat ruhlar bunu yapmayınca Tanrı tarafından sonsuza kadar cezalandırılmışlar. Ne yazık ki bu ruhlar tanrının cezasına aldırış etmeden dünyaya inmişler ve en karanlık köşesine yerleşmişler. Dünyaya insanlar gelmeden önce bu ruhlar dünyayı kendilerinin sanıyormuş. Tanrı bu davranışları üzerine dünyaya insanları indirmiş. Ruhlar buna çak sinirlenmişler. Kendilerini göremeyen insanların köylerini yakıp yıkmaya başlamışlar. Tanrı ruhların yanına bir melek yollamış. Melek ruhların diyarına geldiğinde aydınlığıyla etrafı yıkıyormuşcasına yürüyormuş. Melek ruhları görebiliyormuş. Ruhlar kendi tahtlarında oturuyorlarmış. Melek melodik bir şekilde konuşmuş,
"Theodere, Ulysses, Woodrow, Tanrı sizlerin bir bedene sahip olması kanısında. Ve benim aracılığımla da bunu yapacak. Size bir beden vereceğim, hiç yaşlanmayacaksınız. Vücudunuzda hiç bir bozulma olmayacak. Şimdi yerinizden kıpırdamadan bunu kabul edin bana zor kullandırtmayın."
Melek sözlerini bitirdiğinde Theodere hırıltılı bir şekilde konuşmuş,
"Bunda bir kazanç göremiyorum"
"Kazancınız olmayacak. Şimdi sonkez soruyorum; evet mi hayır mı ?"
Üç ruh kafa kafaya verip konuşmuşlar en sonunda Woodrow kararlarını söylemek için meleğe dönmüş ve mırıldanmış,
"Kabul ediyoruz yani evet."
Melek ellerini kaldırıp gözlerini kapatmış. Melodik sesiyle bir şeyler mırıldanmaya başlamış ama dedikleri duyulmuyormuş. Aniden gökyüzünden Theodere, Ulysses ve Woodrow'un üstüne yıldırım düşmüş. Bu yıldırımlar üç ruha bir beden vermiş. Theodere; Uzun boylu, iri yarı, siyah saçlı ve siyah gözlü olmuş. Ulysses; Orta boylu , iri, Gecenin derinliklerine inmiş mavinin renginde gözleri ve siyah saçları olmuş. Woodrow; Uzun boylu, iri yarı, Koyu kahverengi saçları ve koyu kırmızı gözleri olmuş. Melek onları şöyle bir süzdükten sonra elini sallamış ve üç ruhun yanında üç tane siyah at belirmiş. Tekrar elini salladığında sol köşede üç tane zırh oluşmuş. Gri ve siyah tonlarının birleşmesiyle oluşmuş gibi görünüyormuş. Melek işinin bittiğini söyleyip ortadan kaybolmuş.
Günler geçtikçe üç şeytani ruh bedenlerine alışmışlar ama ellerinden büyüleri alınmadığı için bir bakıma sevinçliymişler. Her geçen günde dahada güçlenip daha çok köyü rahatsız etmeye başlamışlar. Köylüler onlara, dünyaya inen şeytanlar veya tanrının sevmedikleri şeklinde isimler takmışlardı. Bu üç ruhun hoşunada gitmişti aslında... Bu dünyaya inen şeytanlar söylentisi giderek yayılıyormuş. Birgün bu imparatorun kulağına gidince, imparator halkının tehlikede olduğunu ve tüm ordunu toplanmasını istemiş. Ordu iki hafta içinde en güçlü askerleriyle birlikte toplanmış. İmparator orduya söylentinin olduğu Garland kasabasına gitmelerini emretmiş. Ordunun oraya en azından üç buçuk hafta sonra ulaşacağını bilen imparator hızlı olmalarını ve en fazla iki haftada oraya ulaşmalarını emretmiş. Ordu hızla Garland'a doğru yola koyulurken bundan dünyaya inen şeytanların hiçbir haberleri yokmuş.
Dünyaya inen şeytanlar iki hafta çerisinde bir çok yeri kara atlarıyla dolaşıp yüzlerce kişiyi katletmişler. Garland'a dönerlerken önlerinden geçtikleri kasabalara sataşmış ve yemeklerinden çalmışlar. Yemeseler bile kasabaların yemeklerini çalarlarmış. Eğlenceli oluyormuş bu. En sonunda Garland'a ulaştıklarında on iki gün geçmiş. Bilmeseler bile ordu beş ya da daha az bir sürede orada olacakmış.
Günler geçmiş ve ordu nihayetinde gelmiş. ( tam iki hafta ) Ordunun komutanı Yale kasaba halkına dünyaya inen şeytanların nerede olduklarını sormuş ve bu cevabı verebilen sadece genç bir kız olmuş. Ordu söz edilen üç kişinin yerini öğrenince oraya doğru atlarını sürmüşler. Çok geçmeden dünyaya inen şeytanların heybetli mağralarına gelmişler. Theorede, Ulysses ve Woodrow siyah atlarının üstünde onları mağranın girişinde karşılamışlar. Bir an birbirlerine bakmışlar ve bir dakika geçmeden savaş başlamış. Dünyaya inen şeytanlar onlarca askeri tek başlarına öldürmüş ve ordu geri çekilmek zorunda kalmış.
Gece dünyaya inen şeytanların mağralarından kahkaha sesleri yükseliyormuş. Tanrı bu olayı öğrendikten sonra onları cezalandırmak için aşağıya, insanların dünyasına, inmeye en azından sadece üç ruhun görebilmesini sağlayacak şekilde inmeye karar vermiş. Geceyi yaran bir gök gürültisüyle irkilen üç ruh, hiç bu kadar büyük bir gök fürültüsü duymamışlar. Ama mağralarından çıkıp gökyüzüne baktıklarında bunun sıradan bir gök gürültüsü olmadığını anlamışlar. Tanrı onlara usulca bakarken yavaşça konuşmuş,
"Siz adınız herneise kendineze ne diyorsanız. Siz buraya, bu dünyaya laik değilsiniz. Bu dünyaya sadece keder ve hüzün getirebilirsiniz. Sizi bu dünya ve öteki dünya arasına göndereceğim ve bilin o dünyadan asla çıkış yoktur. Ne yaparsanız yapın asla ordan kaçamazsınız."
Tanrı belli olmayan bir bilek hareketyle üç ruhun yanında boş bir kara delik yaratmış ve ruhları o deliğe savurmuş. Daha sonra Tanrı kendi katına çıkmış ve dünyayı izlemeye koyulmuş.
Garland artık dünyaya inen şeytanlar tarafından rahatsız edilmemenin rahatlığını yaşarken, aslında tüm kasaba onların gerçek şeytan oluduğunu biliyormuş ve bu hikaye oranın efsanesi olarak nesilden nesile , içine dahada gizemli şeyler karıştırılarak anlatılmış...
____________________________________________________________
Evet ben şimdiden yollayayım dedim yarından itibaren iki hafta yokum
Girsemde bilgilerimden çok uzak olacağım için koydum hemen... Ve tamamen aklımdan uydurduğum bir efsane =) Şimdiden okuduğunuz için teşekkür ederim (:
«
Son Düzenleme: Temmuz 25, 2008, 19:29:23 Gönderen: lucy_went
»
Logged
bekliyorum seni gecenin karanlığında...umutlarım aydınlatıyor karanlığı!! Ve biliyorum sonunda döneceksin!!
Özgürlüğe asla zincir vurulmaz!!!
Megolaman manyaklığın dışa vurulmuş hali [ben]
Peki ya sonra ne olacaktı ? Her şey bittikten sonra ? Bana gerimi dönecektin ? Cevabın hep aynı değil mi ? Her zaman soğuk ve kesin ; Hayır !
pansy
Sıcak Çikolata
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1981
Ynt: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
Yanıtla #4 :
Ağustos 06, 2008, 16:40:39 »
Çizmeyi Aşmak
Bir zamanlar,Apelle adında bir ressam yaşarmış.Resimleri bu ülkede oldukça popülermiş ve çoğu kişi onun yılın belli zamanlarında açtığı sergilere gelirmiş.Ayrıca bu ressamın çok önemli bir özelliği varmış;belki mütevaziliğinden belki de kendini geliştirme hırsından,her sergisinde bir perdenin arkasına geçer,sergisini görmeye gelenlerin eleştirilerini dinlermiş ve bunları not edermiş.Daha sonraki çalışmalarında da bunlara önem verirmiş.
Yine bir sergi zamanı gelmiş,çatmış.Ressam resimlerini, sergilemeye hazır hale getirmiş ve ertesi gün için bir defter ve bir kalem hazırlamayı da ihmal etmemiş.
Ertesi gün,sergisi her zamanki gibi ilgi görmüş.Ülkenin dört bir yanından insanlar gelmiş.Defteri hızla doluyormuş ressamın,çoğu olumlu eleştiriler olmakla birlikte burnu havada insanlardan da haketmediği eleştiriler alıyormuş zaman zaman.
Bu sergiye gelen bir kunduracı,bir resmi eleştirmeye başlamış.Resimde çizmeler ön plandaymış ve kunduracı da hem işi gereği hem de resmin teması olduğu için çizmeleri eleştirmeye başlamış.Eleştirmiş de eleştirmiş.Ressam da bu sırada notlarını alıyormuş.Kunduracı,hızını alamamış olacak ki bir süre sonra çizmenin dışına çıkmış.Resim hakkında ilk olarak olumlu eleştirilerde bulunurken,gitgide hem olumsuzlaşmaya hem de haddi olmayan konulara taşmaya başlamış.Hiçbir fikri olmayan biri olmasına rağmen,ressamın sanatını,resmin tekniğini eleştiriyormuş.
Bir süre sonra sabrı taşan Apelle,uyarıda bulunması gerektiğini anlamış.Perdenin arkasından;
-'Efendi,haddini bil.Çizmeyi aşma!' demiş.
O günden sonra çizmeyi aşmak,bugün bizimde kullandığımız 'haddini aşmak' anlamında kullanılmış...
---
İskender Pala - İki dirhem bir çekirdek kitabındaki bir öyküden alıntıdır.Ama kendim yazdım tabikii
---
Oldukça kısa olduğunun farkındayım ama hikayesi kısaydı olayın ve bende laf salatası yaparak uzatmak istemedim.Aslında yazım tam olarak bir efsane mi,emin değilim :S Ve önceki yazıma yapılan eleştiriler nedeniyle noktalama işaretlerine de dikkat ettim,ama yine hatalar vardır.. Yazım-noktalama işareti hatalarını -özellikle- duymaktan mutluluk duyarım
Logged
Arminas,imza için teşekkürler,İzninle çaldım
Goz
Göreceli Kavram :D
Tasarım Stüdyosu Üyesi
Sert Espresso
Offline
Cinsiyet:
Mesaj Sayısı: 1042
Bırak,o 'roketatar'ı
Ynt: Grup 2 ~ Efsane Kategorisi
«
Yanıtla #5 :
Ağustos 07, 2008, 12:42:48 »
Bir hafta kadar önce yazmıştım bu yazıyı
Ancak bilgisayara yeni geçirebiliyorum
2-3 sene önce Görsel Sanatlar dersinde canlandırdığımız bir oyundan esinlendim
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Çok eskiden,çok uzaklarda bir kasaba varmış.Eskiden büyük bir yermiş,ancak şehirlere göçler artınca,kasaba günden güne küçülmüş.
O kasabada her sene şenlikler olurmuş.O şenliklere çok eskiden kasabadan göçenler bile gelirmiş.Yenir içilir,günlerce eğlenilirmiş.Ve her sene temsili bir gösteri yapılırmış
.Bu gösterinin temeli çok eski bir efsaneye dayanırmış.Rivayete göre çok çok uzun ve zorlu bir yolun ardından varılan bir ovada,alabildiğince çok bal kavanozu olurmuş.
Balların bir damlasını tadan yaşlanmaz,günden güne gençleşir,ölümsüz olurmuş.Bu efsane nesiller boyu aktarılmış.
O sıralarda kasabada kalan tek genç Gıleng,bu ballara çok merak salmış.Kasabalılardan çeşitli bilgiler toplamış.Ve şenliklerdeki gösteriden hemen sonra o ovaya gitmeye karar vermiş.Kasabalılar onun bu hamlesini gülünç olarak karşılamışlar.
Ancak Gıleng oraya gitmekte kararlıymış.Tek sorun nasıl gideceğini bilmemesiymiş.Kasabanın bilginlerinden Uruk'a gitmiş ve derdini açmış.
Uruk,Gıleng'e yolu tarif etmiş ama
Bir kere gittin mi geri dönüşü yoktur,sonuna kadar gitmelisin,
demiş.
Gıleng ise bu uyarıyı önemsememiş.
Çıkınını da almış ve yola koyulmuş.Öyle uzun bir süre gitmiş ki,zaman kavramını yitirmiş.Günler boyunca yürümüş,ama hala Uruk'un bahsettiği tünele varamamış.
O kadar bitkin düşmüş ki,olduğu yere oturuvermiş.Bir süre dinlendikten sonra ne yapması gerektiğini düşünmüş.Önünde hala uçsuz bucaksız bir yol varmış.
Geri dönmeye karar vermiş.Ancak arkasını döndüğünde,geldiği yolun artık orda bulunmadığını görmüş.
Şaşkınlıktan dudağı uçuklamış.Neden böyle olduğunu düşünürken aklına Uruk'un sözleri gelmiş.Onu dinlemediği için başını yerlere vurmuş.Ama nafile.
Devam etmeye karar vermiş.
En sonunda-aradan günler geçtikten sonra- tünele ulaşmış.Tünele girmiş.İçerisi zifiri karanlıkmış.Göz gözü göremeyecek kadar.Dışarısının ışığı bile etkilemiyormuş içeriyi.Gıleng,günlerce yürümüş o karanlık tünelde.Çok yorgunmuş ve sürekli
dönüşü yok,dönüşü yok,
diyormuş.Tünele girdikten 9 gün sonra çıkışa ulaşmış.
Tümsekten aşağı indiği anda kendini alabildiğine yeşil bir ovada bulmuş.Ancak ovada,bahsi geçen kavanozlarca balın damlası bile yokmuş.Gıleng aklına gelen tüm küfürleri saymış.Ama dili damağı kurumuş.Tünele elindeki bir matara su ile girmişmiş.Uzun süredir de yemek yemiyormuş.Biraz daha ilerlemiş,belki yiyecek veya içecek bulabilirim düşüncesiyle.
Biraz ileriye gidince görmüş ki yanında inanılmaz güzellikte bir kapı var,muhtemelen kapının içinde de destansı bir şehir.
Gıleng sevinç ve şüphe ile kapıyı çalmış.Kapı saliseler sonra açılmış.Gıleng girince görmüş ki,orası ölümsüzlükten bile güzel bir şehirmiş.
Ancak Gılengin bilmediği bir şey varmış.Orası Ölümsüzlük Diyarı imiş.Gıleng,orda sonsuza dek mutlu yaşamış.
Logged
~Rezilliğinle bin yaşa Gamze!
Sayfa: [
1
]
Yukarı git
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
Harry Potter Konuları
-----------------------------
=> Gazete
=> Harry Potter
===> Kitaplar
=====> Felsefe Taşı
=====> Sırlar Odası
=====> Azkaban Tutsağı
=====> Ateş Kadehi
=====> Zümrüdüanka Yoldaşlığı
=====> Melez Prens
=====> Ölüm Yadigârları Kitap
===> Filmler
=====> Felsefe Taşı
=====> Sırlar Odası
=====> Azkaban Tutsağı
=====> Ateş Kadehi
=====> Zümrüdüanka Yoldaşlığı
===> J.K. Rowling
=> Oyuncular
=> Ölüm Yadigarları Filmi
=> Melez Prens Filmi
-----------------------------
Diğer Konular
-----------------------------
=> Sohbet
===> Geveze
===> Sıra Sende
=====> Cadılar Bayramı
=> Üye İlişkileri
===> Kulüpler
=====> Popomundo Kulübü
===> Üye Çalışmaları
===> Yardımlaşma
===> Üye Duyuruları
=> Müzik
=> Sinema
=> Televizyon
===> Lost
===> Heroes
=> Kitap
=> Oyunlar
=> Not Defteri
===> Harry Potter Hikayeleri
===> Alıntı
===> Arna Öyküleri
=====> Gözyaşı Prensi
===> The Unbroken Universe
=====> Savunulan Sözler
=====> Hatırlanan Sözler
=====> Unutulmayan Sözler
===> Genç Yazarlar Çetesi Barınağı
-----------------------------
Yönetim
-----------------------------
=> Duyuru Panosu
=> Resepsiyon
Powered by SMF 1.1.5
|
SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
Harry Potter
|
Galeri
|
Forum
Yükleniyor...