Etrafta kahve kokusu var. Her tarafa sinmiş resmen. Ne kadar havalandırsalar büyük salonu, geçmeyecek gibi yıllarca. Tutkuları yakan kırmızı rengin sarmaladığı bir halı yerde. Bütün salon boyunca, büyün masaların altında, kendi öyküsünü anlatmak için yayılmış. Sandalyeler eskimiş ahşaptan. Eskimişliklerine rağmen, üzerinde oturanları asilce taşımaya çalışıyorlar. Onlar gibi olmak lazım. Eskidikçe, asilleşmek. Masaların durumu biraz daha farklı. Onlar sandalyeden biraz daha yeni. Üzerleri düzleştirilmiş ki rahat kullanılabilsinler. Gene de renkleri sandalyelerle aynı. Sandalyelerin asilliğine ulaşamıyorlar bir türlü. Nedendir bilinmez.
Geniş görünen salonun dört bir yanında, halının tutkusuyla yarışan, kırmızı perdeler var. Hepsi iriler ve ışıkta parıldıyorlar. Bu salonda ki en yeni şeyler onlar. Gelip geçenler, belli ettirmeden, onlara dokunuyorlar. Kumaşını anlamak için, dokunmak gerek diyorlar. Yaptıkları şey ise, sevişme arzusu. Kırmızı ile sevişme. Yeni ile sevişme. Sevilmekte olabilir tabii ki. İhtişam ve arzu tarafından sevilmek.
Koca salonun ortasından geliyor bütün ışık. Klasik bir dizayn ama detaylarda saklıdır Tanrı. Küçük taşlar var üzerinde. Biraz daha büyük taşlar ve ışık yayan ampuller var. Küçük bir gök taşı gibi hem ışık hem ısı veriyorlar. Büyük taşların değeri ödenebilir miktarlarda, küçük taşların fiyatları ise paha biçilemez. İnsanların ihtişam merakını yansıtıyor her saniyede. Küçük taşlar etrafına paha biçilmez ışıklarını yayarken, büyük taşların daha fazla yansıttığı ışığa bakmıyor kimse. Genelde herkesin gözleri küçük taşların pırıltılarında. Küçük ama değerli taşların.
Masalar ortası açık bir çember oluşturuyorlar. Ortada abajurun sarktığı bir boşluk var. Muhtemelen önemli konuşmaların olacağı yer burasıdır.
Salon doluyor yavaş yavaş. Güzel kadınların, güzel ayaklarında ki, güzel ayakkabılar, halının tutkulu kırmızısına basıyor. Zevk alıyor kadınlar ona basmaktan, kendileri bile fark etmese de. Parlayan siyah ayakkabıları ile, güçlü adamlar basıyor kırmızı halıya. Onlar bir şey hissetmiyorlar. Sadece önemli olduklarının vurgulanmasından okşanıyor gururları.
Kadınların ayakları ve erkeklerin ayakları ilerliyor salonda. Kırmızı halıyı geçiyorlar. Oturacak oldukları masaya bakınıyorlar. Hepsi önceden hazırlanmış masalara. Sürprizlere yer yok bu salonda. İçeridekiler, dışarıda, yeterinde sürpriz ile karşılaşmışlar zaten.
Kadınlar masalarına giderlerken, narin ellerine giydikleri, zarif dantel eldivenleri çıkartıyorlar perdelere dokunmak için. Belli etmemeye çalışıyorlar. Geçerken küçük bir dokunuş. Elin belli bir süre arkada kalması. Belki hafif bir sendeleme ile dokunuş. Bütün kadınlar dokunuyorlar perdelere. Birbirlerinden habersiz, aynı şeyi yaptıklarını bilmeden farklı olduklarını düşünüyorlar. Perdeler onurla dalgalanıyorlar dokunuldukça. Eril bir gücü temsil ediyorlarmış gibi görünüyorlar o anda. Eril, dopdolu bir güç. Erkekler için ise durum daha farklı. Onların yarısı perdelere dokunuyorlar ve bunu açık açık yapıyorlar. Perdelere meydan okumak istermişçesine. Kadınların sakladıkları yasak duygulara, onlar açık açık meydan okuyorlar. Perdelerin kalitesinin ne kadar düşük olduğunu söylüyorlar. Kırmızısının solduğu yerleri birbirlerine gösteriyorlar. Dişi yarının sevdiği eril yarıyı kıskanan eril yarı.
Salona adım adam herkes oturduğunda, giriş kapısının tam karşısında ki büyük kapılar açılıyor iki tarafa. Ellerinde yemek taşıyan garsonlar dağılıyor salonun dört bir yanına. Onlar bastıkları halıya dikkat etmiyorlar. Onlar perdelere dikkat etmiyorlar. Çünkü hiç birisi onlar için değil. Onlar salonun dışına aitler. Beton ve çıplak duvarlara aitler. Belki de, daha iyisine. Kimse bilemiyor. İlgilenende olmuyor gerçi.
Klasik olarak gümüş tepsilerin içinde geliyor, sandalyelerden daha az asil duran masalara yemekler. Servis tabakları, çatalları, bıçakları ve kaşıkları masanın dört köşesine de açılmış. Gümüş tepsilerin kapakları açılmadan konuluyor. Her garson, bir masanın başında dikilmeye başlıyor. Ucuza alınmış ama pahalı gibi görünen parlak siyah ayakkabıları ile kırmızı halının üzerinde duruyorlar öylece. Çünkü onlara, durmaları söylendi.
Masaların içinden bir adam ayağa kalkıyor. Orta yaşlarında. Saçlarını geriye doğru taramış. Etrafa onlardan daha zengin ve daha güçlü olduğunu gösteriyor ister istemez. Bu sinyal dalga dalga yayılıyor salonda. Adam yakışıklı aynı zaman da yorgun görünüyor. Yürüyüşünde bir asillik, bir soyluluk var. Paha biçilmez taşlarla ve kıymetsiz taşlarla süslenmiş abajurun altına, salonun ortasına geliyor. Bu yemeği vermesinin nedenini açıklıyor. Daha fazla para kazanmasını sağlayacak olan olayı anlatıyor herkese. Herkese, aslında sizden kat kat daha güçlü olacağım diyor. Ayaklarını farkında olmadan, kırmızı halıda sağa sola oynatıyor. Konuşması bittiğinde, eğlenmesini söylüyor dostlarına. Bütün salondakiler, onlardan daha zengin olacağı ve onlara dostu olarak seslendiği için alkışlıyorlar. Kadınlar istemsizce yanında ki adama bakıyorlar. Aşk değil onlarınki. Güçlü bir erkeği sömürme arzusu. Erkekleri ise, kadınlarının ellerine hafif bir öpücük konduruyorlar. Bende bir gün böyle olacağım der gibi.
Yemek sahibi olan adam masasına apır ve emin adımlarla ilerlerken, garsonlar aynı anda eğiliyorlar ve aynı anda gümüş tepsilerin tabaklarını kaldırıyorlar. Farklı yemekler, farklı masalarda. Her masa, üzerinde yemek yiyeceklere layık olan yemekle doluyor. Hepsi statülerine göre biraz daha farklı yemekleri yiyorlar. Kadehlerine, yıllanmış şaraplar dolduruyor. Sıcak, yıllanmış şaraplar. Şaraba dikkat etmiyorlar aslında. Sadece içiyorlar. Çünkü dikkat etmeleri gereken şeyler daha önemli işleri var. Onlar, farklı masalarda oturanlarla, kendi çıkarları için sohbet etmeye çalışıyorlar. Bazıları ise, klasik olarak gerçekleşen, masa altında ki ayaklar oyununu oynuyorlar çaktırmadan.
Yemekler bittiğinde, salon birkaç saniyeliğine, sessizleşiyor. Rahatsız oluyorlar bu sessizlikten. Bir kadın kahkaha atıyor titrekçe ve herkes konuşmaya başlıyor tekrar. Saat ise, ya yirmi geçiyor, ya yirmi var.
Gece uzuyor. Perdeler sallanmak yoruluyor. İhtişamlı sandalyeler, egolarını bir kenara bırakıp, üzerindekiler hareket ettikçe gıcırdamaya başlıyorlar. Masalar ise, temizlenmek istiyorlar. Her temizlendiklerinde, tekrar battıklarını bile bile temizlenmek istiyorlar. Nereden geliyor bu temizlik arzusu diye düşünüyorlar ama o kadar yoğun bir istek ki bu, engel olamıyorlar.
Güzel kadınların, güzel ayaklarında ki, güzel ayakkabılar, halının tutkulu kırmızısında kayarak ilerliyor çıkış kapısına doğru. Zengin adamların zengin ayakları da, eşlerini takip ediyorlar. Kırmızı perdeler, kadınların gizli dokunuşlarıyla sallanıyor. Erkeklerde bazıları, halının tutkusu ile perdenin tutkusunun seviştiği yerde, perdenin üzerine basıyorlar. Zevk alıyorlar. Bazılarının gözleri, abajurda ki küçük taşlara kayıyor. Oturdukları yerden daha net görünen taşlara.
Salonu temizlemek için ayaklar geliyor, zengin ayaklar çıktığında. Temizleniyor salon ve tekrar boşaltılıyor.
Bir yerlerden, kahve kokusu yayılıyor şarap kokusunun üzerine. Nereden geldiğine aldırmıyor perdeler ile halı. Kokuyu içlerine çekip hapsediyorlar. Buram buram kahve kokmaya başlıyor güneş ışıklarını göstermeye başladığında salon. Şarap kokan tek bir köşe yok.
Asil sandalyeler, küçük gıcırtılar ile rahatlıyorlar güneş tepeye ulaştığında. Onlardan daha az asil olan masalar, temizlenmenin rahatlığını yaşıyorlar. Tekrar kirleneceklerini bile bile.
Bütün akşam ayaklar altında kalmış olan kırmızı halı ile, bütün akşam pohpohlanmış kırmızı perde, tutkularını birleştiriyorlar her köşede. Sevişmedikleri tek bir yer yok. Perdenin tutkusu, halınınkini sarmalıyor. Onu korumak istediğini fısıldıyor. Dişi yarı, eril yarıya teslim oluyor, güneş batana kadar. Güneş batınca, salonun giriş kapıları ardına kadar açılıyor. Güzel kadınların, güzel ayaklarında ki güzel ayakkabılar ...